1- C – MİMARLIK KAVRAMLARINA GÖRE DEĞERLENDİRME

MKM4.jpg

Kendinden önce yapılan solundaki Kilise ve sağındaki Vali Konağı arasında Mersin Halkevi Binası, çevresi ve Cumhuriyet alanı ile uyum içindedir. Fotoğraf: Mustafa Eser

MERSİN HALKEVİ / MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ – Sayfa 18-23   “Kitabın başına dönmek için bu satırı tıklayınız…

Mersin Halkevi binasını Türkiye’de Tarihi Çevre, Mimarlık ve Korumacılığın duayeni Prof. Dr. Doğan Kuban’ın adımları ile inceleyelim:

1 – C1 – FİZİKSEL ÇEVRE
“Çevre kavramı, özellikle son yıllarda büyük önem kazanmış ve dünya aydınları arasında sürekli olarak tartışma konusu olmuştur…
…Yapı ile çevre arasındaki ilişkiler bilimsel olarak ortaya konduğu ve daha iyi yaşanacak bir insani çevre yaratacak yöntemler ve tavırlar uygulama alanına getirilebildiği zaman söz konusu olacaktır.”
Eski Halkevi binası, (Mersin Kültür Merkezi, kısaca MKM) Fiziksel Çevre açısından kusursuz görülmektedir. 60 yıl öncesinin 33 148 nüfusuna göre planlanmış olmasına karşın, bugün nüfusu milyona yaklaşan Mersin’e hizmet verebilmektedir.
Yer seçimi, arsa temini, hakim rüzgar, yönlendirme konularında da ayrıntılı irdeleme yapıldığında, son derece isabetli olduğunu görürüz.

1 – C2 – GENEL YAPI KAVRAMI
Günlük konuşmalarda sağlam yapılı deyimi, uygulandığı durumlara göre, malzemenin, dokunun, iskeletin niteliklerini kapsar. Yapı kavramını bütün sınırları ve ayrıntılarıyla tanıyabilmek için, onu özel ilişkiler içinde belirlemek gerekir.
MKM, Amaç ve Biçim ilişkileri bakımından, gereksinim ve işlevin örnek yapısıdır. Bir biçimin elde edilmesi sürecinde izlenen işlemlerin tümüne “Yapım” yani “Konstrüksiyon” adını veriyoruz. MKM’nin yapımı, gereken malzemenin kısıtlı olmasına karşın, döneminin zor koşulları altında ve öngörülenden daha kısa sürede oluşturulmuştu.
Zorunlu olarak seçilen karma yapım tekniği ile yaratılan ana yapı, çoğunluğu devşirme malzemeler kullanılarak biçimlenmiş olmasına karşın, tarzı ve özenle yaratılan dokusu, MKM’yi yıpranıp yaşlanmadan günümüze taşımıştır.

1-C3 – ÖZEL BİR YAPI EYLEMİ OLARAK MİMARLIK 
Mimarlık özel bir yapı eylemidir. . . (Yapının) üretilmesinde öngörülen süreç içinde yapılan, belirli bir gereksinme, gereksinmeye uygun bir biçim tasarımı, bu biçimi ayakta tutacak bir strüktür tasarımı, biçimi gerçekleştirecek uygun malzeme ve teknik mimari yapıt için söz konusudur.
Yukarıda tanımlananların bütünü, MKM’nin yapım felsefesinin doğruluğunu ispat eder. (Binanın proje koordinatörlüğünü yapan Vali Tevfik Sırrı Gür’ün konuşma metninde de belirtiliyor.)
Doğan Kuban: – Boşluğun sınırlanması isteği özel yapı eylemini başlatıyor. En basit çözüm bu sınırlamanın sadece bir saçak ile yapılmasıdır.
M.Ö. VI. Yüzyıl’da Çin’li düşünür Lao Tzu “bir yapının gerçeği, döşeme ve duvarlarında değil, içindeki boşluklardadır,” diyordu.
(1946’da Ankara’da çevirisi yayımlanan Tao Te King Taoizm) Doğan Kuban, bu bölümü o kitaptan aktardığını açıklar.
Bölümde anlatılanlar şaşırtıcı düzeyde MKM ile örtüşüyor. Mimarlık ortamı, “içinde yaşayan insanı” doğal çevreden alıp, bir özel boşluğun ortasına koyabilmesi, “Mekân” olarak açıklanır. Bu bizi sarmalayan özel boşluk, bu özgün mimariyi diğer yapı eylemlerinden ayırtıp özelleştiriyor. Yapı eylemini “Mimarlığa” dönüştürüyor. Yapı olgusunu “sanat eseri”ne dönüştüren de zaten Mimarlık olarak özetlenebilir. Mimarlığı sadece bir iç mekân sanatı olarak algılamak yargısı, mimarlığı anıtsal yapı ile özdeşleştirmekten kaynaklanır. MKM binasında yaratılmış iç mekânların hemen hepsi için bu tanımlama geçerlidir. Mimari Yaratma Eyleminin Bütünlüğü’nü irdeleyecek olursak; koşullara bağlı olmaksızın düşünceden eyleme, yapının gerçekleşmesidir.
Kuban’ın dediği gibi: – Her kültür aşamasında, yapı yapmanın doğasına bağlı tavırların dışında, kişi ve toplum yaşamının değişik özellikleriyle belirlenen ve ancak ürünle tamamlanan ve kesin bir çözümlenmesi belki de olanaksız ölçütler mimari olguyu yönlendirmiştir.
Mersin farklı kültür özellikleri taşıyan insanların oluşturdukları hoşgörü özellikleriyle tanınan bir şehirdir. 1800’lerin ortalarından 1920’lere kadar farklı kültürlerin oluşturdukları eski yapılarda görülen mimari özellikler, Halkevi mimarları tarafından projelere aktarılmıştır.

1- C4 – TOPLUM ÖRGÜTLENMESİ VE İŞLEV KAVRAMI 
Toplum olarak örgütlenmiş olan insanların karşılıklı ilişkilerinin gerektirdiği eylemler, yapı gereksiniminin niteliğini belirlemektedir… Toplum örgütlenmesi geliştiği yani uygarlık düzeyi yükseldiği oranda, yapı çeşitleri artmaktadır.
Anılan örgütlenme ancak onu oluşturan kişilerle yaşam bulabilir. Hele fonksiyon kavramının işlerlik kazanması, ancak o örgütlenmenin içindeki kişilerin bilinç derecesi ile gerçekleşme şansını yakalayabilir. Bu açıdan bakıldığında, dönemin Mersin Valisi’nin toplumun teknolojik düzeyini irdeleyip, teknik kadroyu oluşturması yanında, toplumsal değer yargılarını da algılayarak, kentin iç dinamiklerini de harekete geçirmesinde olağanüstü bir başarı görülmektedir.
‘Biçim’i bir ara sonuç olarak değerlendirirsek, yine Doğan Kuban’ın belirttiği gibi analizi yapılan bütün olgular sonuçta mimarlık ürününün ortaya çıkmasını sağlarlar. Ürünün değerlendirilmesinde tek ölçüt, karşısındaki bütün maddi engelleri aşarak, mimarın özgün ve doyurucu bir sonuca ulaşmasıdır. Bu temelde estetik bir doyumdur. Biçimin estetik boyutları üslup tartışmalarının ana konusunu oluşturur.
Bu nedenle 60 yaşındaki MKM’nin tartışılmaz estetik üslubuna saygı duyuyoruz.

1 – C5 – GELENEKSEL YAPIM MALZEMELERİ VE YAPIM TEKNİKLERİ 
Ondokuzuncu yüzyıla gelene kadar bütün büyük yapı eylemlerinin ne kadar az sayıda malzeme ve ne kadar ilkel tekniklerle yürütüldüğü, çağdaş teknolojinin nefes kesen olanaklarından haberi olan bizler için şaşırtıcıdır. Aynı derecede şaşırtıcı olan, bu olanaklarla ulaşılan biçim zenginliğidir.
Eski Halkevi Binası’nın yapımında geleneksel yapı malzemelerinden olan doğal taş, çevredeki Aya Yorgi Kilisesi gibi eski yapıların yıkımından ve ören yerlerinden sağlandı. Aslında bu ironi Anadolu’da yaşanan pek çok örnekten biri olup, ne yazık ki, yücelttiğimiz bir devlet memuru eliyle gerçekleştirilmiştir. Öyküsünü çeşitli yazılarda bulacağımız Mersin Halkevi Binası hüzünlü bir gerçektir. II. Dünya Savaşı sırasında yokluklar arasında yaratılan MKM böylece kendi kurbanını da vermiş olur.
Yapının özgün yapım tekniği, gelenekselin yanında çağdaşı da zorunlu olarak bir araya getirmiştir. Zamana eskimeden karşı koyacak sıvasız ve boyasız genel görüntüsü ortak bir beğeni sergilerken, bina içi tasarımlarda kullanılan taş, mermer, ahşap ve çelik işçiliklerinin de teknik düzeyde, ustalıkla yorumlandığını görüyoruz.

1- C6 – GELENEKSEL STRÜKTÜR
Doğal malzemenin olanakları geleneksel strüktür şemalarını çok sınırlandırmıştır. Yapıyı ayakta tutan strüktürün yapımı, doğal olarak önce taşıyıcı öğelerin yapılmasıyla başlar. Geleneksel yapı tasarımında örtünün tasarlanması ve gerçekleşmesi mimarların baş sorunudur. Geleneksel strüktür öğelerini, taşıyıcılar ve örtü olarak ikiye ayırabiliriz.
Duvarlar gibi sürekli taşıyıcılar yanında, kolonlar gibi tek tek taşıyıcılar sonunda örtü öğeleri ile buluşacaklardır.
MKM’de geleneksel taşıyıcılarla çağdaş örtü sisteminin sentezini görüyoruz.
Anadolu özgün mimarlık yapılarından, Selçuklu ve Osmanlı örneklerinde gördüğümüz geleneksel modüler kemer/eyvan cephe sistemi MKM’nin güney ön cephesinde örnek alınmıştır. Çatıda ise çağdaş beton ve çelik kafes örtü sistemi benimsenmiştir.
Oysa ki Mersin’de 1930’lu yıllara kadar yapılan pek çok taş binada, özellikle ritmik kemerli yığma sistem uygulamaları benimsenmişti. MKM binasının izlediğimiz cephe ve çatı görüntüleriyle bu eski Mersin yapıları karşılaştırıldığında büyük benzerlik gösterirler. Yanı başındaki Arap Ortodoks Kilisesi (cephesi ve çatısı) ile MKM benzer çizgileri taşırlar.

Mersin Halkevi Binası yanı başındaki kiliseyle renk ve doku birlikteliği gösterirken, kemerlerindeki benzerlikler de dikkat çekiyor. Fotoğraf: Mustafa Eser

Mersin Halkevi Binası yanı başındaki kiliseyle renk ve doku birlikteliği gösterirken, kemerlerindeki benzerlikler de dikkat çekiyor. Fotoğraf: Mustafa Eser

1 – C7 – YAPI VE BEZEME 
“Yapı yapmak ve çevre yaratmak kavramlarının içinde salt fiziksel nitelikleriyle açıklanamayacak istekleri başlıca üç grupta toplayabiliriz. Düzene ve ölçüye bağlı istekler; düşsel imge yaratma istekleri.”
Düzene ve ölçüye bağlı istekler “planlar ve simgesel” öneriler olarak özetlenebilir. Bunlar çağa ve modaya uygun teknik ve estetik uygulamalardır. Bezemeye bağlı istekler zorunlu olmamakla birlikte bir statü göstergesidir. Bezeme ile düşsel imge yaratma güdüsü, mimarlıkta çeşitli tepkilere yol açmaktadır. Ancak yine de toplumun isteği doğrultusunda mimarlıkta iki şekilde yanıt bulur. Birincisi malzemenin doğal yapısı, renk ve dokusu ile mimari yapı tekniğinin sağlayacağı formlarla oluşur. İkincisi yapı öğelerinin sonradan başka malzemelerle kaplanması, doku ve renk arayışlarıdır. MKM’nde de form arayışlarının ötesinde akustik, optik ve hijyenik sorunların çözümü için, görsel kaplama malzemeleri kullanılmıştır. Ancak özenti ve abartıdan söz edilemez.

1 – C8 – GÜZELLİK, SANAT VE MİMARLIK 
..…”Sanat türlerinin yanında strüktürel zorunluluklar açısından mimarlığa en çok yaklaşanı yontu sanatıdır. ….. Sanat türlerinin her birinin meydana gelişinde mimarlıktan farklı ve daha özgür bir yan vardır. 10 saatlik tiyatro olmaz. Yüz ciltlik romanı kimse okumaz, sonsuz bir resim düşünülemez. Mimarlıkta ekonomik koşullar, var olmak veya olmamak sorunudur”.
Yapının birlik ve bütünlüğe sahip olabilmesi, ölçü ve oran (proporsiyon) konusunda, insan ölçülerinin benimsenmesi ile sağlanabilir. MKM mimarları zorlamalardan kaçınarak, simetriye önem vermişler, birim boyut yani “modül” sistemi uygulayarak, ritim duygusu yaratırken yapım süresinde ve işçiliklerde ekonomi sağlamışlardır.

1 – C9 – KENT VE MİMARLIK
“Kenti meydana getiren, tek tek yapıların yan yana gelmesi olmadığı gibi, kentin gelişmesini düzenleyen de uzmanlar tarafından hazırlanan fiziksel planlar değildir. Kent bir sosyal olgudur ve öyle değerlendirilemediği sürece mimarlığın onun içindeki yeri doğru anlaşılamaz.
Ünlü mimar ve tasarımcı Le Corbusier’in ana kural olarak benimsenen sözlerinden özetlersek: “Mimarlık kentin kaderini saptar…Daha başından üzerlerinde güzel oranlarla yükselecek yapılar için serbest alanlar yaratır…Bölgeleri birbirine bağlayan ulaşım ağları kurar. Mimari kentin güzelliği ve sağlığından sorumludur”…
MKM bir kültür adası niteliğindeki konumuyla konut, iş alanları, dinlence ve rekreasyon alanları arasında bir köprü oluşturmuştur.

1975 yılında çekilen fotoğrafta, Mersin Halkevi binasının kent içindeki konumu ve yarattığı rekreasyon alanları açıkça görülüyor. Denizin doldurulması ile oluşturulan alan uzun süre “fuar alanı” oldu.

1975 yılında çekilen fotoğrafta, Mersin Halkevi binasının kent içindeki konumu ve yarattığı rekreasyon alanları açıkça görülüyor. Denizin doldurulması ile oluşturulan alan uzun süre “fuar alanı” oldu.

1 – C10 – ULUSAL MİMARLIK ÜSLUBU 
“Kısa söylemek gerekirse ulusal üslup taşıyan mimari özellikler yaratılabilir. Fakat bu geriye dönerek, biçimsel olarak esinlenerek değil, süreklilikleri yorumlayarak olabilir. Zorlama ile ulusal üslup ve sanat yaratılamaz.
…Birçok değer ve standartların uluslararası olması da artık yadsınamaz. Eski evlerimizi koruma çağrısı, yeni evler yapmayalım, ya da onları eskisi gibi yapalım demek değildir.
Tarih çağdaşı yaratmamıza olanak verirse yararlıdır. Yoksa bir ayakbağı ve gericilik kaynağıdır. Atatürk’ün bu öğretisi bu açıdan şimdiye kadar söylenen ve yapılanlardan en doğrusu olmakta devam ediyor.
Bütün bu arayışlar içinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalı Mimarların zaman zaman ütopik de olsa, güçlü seslenişleri bugün de önem taşıyor”.
Mersin Halkevi Binası, işte bu son cümle ile özetlenen, görselliği ile geçmiş dönemlere gönderme yapmakta, ama “çağdaş işlevleri” ile günün gereksinimlerine de ayak uydurabilmektedir. II. Dünya Savaşı sırasında yaratılan yapı, elbette dünyada gelişen “yeni mimarlık akımı”nın tipik izlerini taşıyacaktı.
Nitekim, MKM’yi de II. Ulusal Mimarlık akımının belirgin (karakteristik) izleri ile değerlendirmemiz gerekiyor.

1 – C10a – İKİNCİ ULUSAL MİMARLIK AKIMI
Dünya mimarlığındaki olumlu gelişmelere ayak uyduran ve yaklaşık on yıl süren bu dönemden (1930-1940) sonra, başta 1927’den beri süregelen yabancı mimar egemenliğine tepki olarak doğan öze dönme çabalarının yanısıra İtalya’daki faşist, Almanya’daki nasyonal sosyalist ortamın ve totaliter düşüncelerin etkileriyle de beslenen “Millî Mimari” akımı başlar. Bu akım, romantik bir yaklaşımla, yeni bir ulusal mimarlık yaratmak amacına yönelerek 1939-50 yılları arasında Türk mimarlığını etkisi altında tutacaktır. Önceleri Milli Mimari, sonraları İkinci Ulusal Mimarlık adıyla anılan akım yerel, ulusal mimarlık öğelerinin bulunup kullanılmasına dayanan bir üslup araştırması niteliğindeydi. Sedad H. Eldem ‘in Güzel Sanatlar Akademisi içinde kurup yürüttüğü Millî Mimari Semineri adlı çalışmalarda özellikle geleneksel Türk sivil mimarlığı üzerinde yoğunlaşan çalışmaların bu akımın düşünce temelinin oluşturulmasında önemli etkileri olmuştur. Bu akımda o dönemde Rusya, Almanya, İtalya gibi ülkelerdeki siyasal baskı rejimlerinde tutunmaya başlayan seçmecilik anlayışının da payı vardır. Ayrıca Mimar Kemalettin ve Vedat Bey’lerin tam sönmemiş etkileri de bu eğilimin başka bir güç ve esin kaynağı olmuştur. Ancak bu kez seçmecilik, Birinci Ulusal Mimarlık Akımındaki gibi dinsel yapılardan alınan öğelerle değil, geçmişteki sivil yapılardan alınan öğelerden yararlanılarak daha sade şekilde uygulanmıştır. Özü biçim aktarmaya dayanan, simetriye önem veren, taş kaplama cepheler ve anıtsal bir anlatımla belirlenen bu deneme 1950’li yıllara değin sürmüş, dönemin yepyeni teknolojisine ve gereksinmelerine, kısacası, çağdaş mimarlık anlayışına ayak uyduramayarak sona ermiştir.
İkinci Ulusal Mimarlıktaki çözülme 1948’de İstanbul Adalet Sarayı için açılan üçüncü yarışmada S. H. Eldem ile E. Onat’ın ortaklaşa düzenledikleri rasyonel nitelikteki projenin birinci seçilmesiyle başlamış, akım, 1952’deki İstanbul Belediye Sarayı yarışmasıyla kesin olarak son bulmuştur.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yabancı öğretim üyeleri ve öğrencileriyle bir arayış içine girilmiş ve I. Ulusal Mimarlık Dönemi başlamıştı. Daha sonraları Atatürk’ün ölümü ve başlayan II. Dünya savaşı ile dünyada yükselen ırkçılık ve ulusçuluk akımları mimariye de yansımıştır. Türkiye’de II. Ulusal Mimarlık Dönemi olarak tanımlanacak 1940–1950 arasında üretilen yapılarda, başta Atatürk’ün düşünceleri doğrultusunda, dönemin yöneticileri çağdaş bilimsel temellere dayalı bir ulusçuluktan yanaydılar. Bu yıllarda mimarlarımız, iklim koşullarına uygun, geleneksel mimarlıkla ilişkili yerli malzeme ve işçilikle yapı üretmenin gerekliliği üzerinde duruyorlardı.

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun Ankara Halkevi Binası. Şimdi Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi

1 – D- HALKEVİ BİNALARI’NIN İDEOLOJİ ve MİMARLIK İLİŞKİLERİ
Mimar Neşe G. Yeşilkaya’nın “Halkevleri: İdeoloji ve Mimarlık” adlı eseri, Halkevleri’ne özgü ideoloji kavramları çalışmasıdır. Kitap, Halkevleri’nin ideolojilerini incelerken, mimarlık sanatıyla ilişkilerinin de ayrıntılarını araştırır.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yapılan devrimleri halka yaymak ve anlatmak, insanımızın yaşam kalitesini yükseltmek için Halkevleri kurulması amaçlanmıştı. Kemalist Cumhuriyet rejiminde Türk insanının ulusal birliği ve çağdaşlaşma çabalarında Halkevleri bu yeni hayatın okulu olacaktır. Kitabın IV. Bölümünde 1930-1940’lı yılların Türkiye’sinde “Mimar” ve “Mimarlık” konusunu irdelenir.
Bu bölümden aktardığımız alıntılar, Halkevleri ile Mimarlık ilişkilerini iyi anlayabilmek için dikkat çekicidir.

1 – D1 – 1930-1940’lı YILLARDA TÜRKİYE’DE MİMAR VE MİMARLIK
Tek Parti döneminde, Türkiye’de mimarların zihinlerindeki tanımlar incelenmeye, sosyal yaşama mimarlığa ve kendilerine yükledikleri anlamlar okunmaya, devrimle ilişkiler anlaşılmaya çalışılacaktır.
…Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Mimar, mesleki kimliğini oluşturma çabası içindedir. …1927 yılında Ankara’da Yüksek Mimarlar Birliği kurulmuştur. Ve bu ilk mimarlık meslek örgütüdür. 1928 yılında ise İstanbul’da Güzel Sanatlar Şubesi Mimari Birliği kurulur….(O dönemde) Önemli yapıların tasarımında yabancı mimarlar görevlendirilmiştir. Halkevleri ise yabancı mimarlardan kurtarılmış bir alandır. Türk mimarlar tarafından tasarlanan Halkevleri Türk mimarlığının gurur kaynağıdır…

MİMAR
…Dönemin mimarı, dönemin diğer aydınları gibi “mürebbi” dir (terbiye veren). Halka nasıl yaşaması gerektiğini öğretir. Sosyal yaşama uygun mimari aslında, devrimle gelen “yeni hayat”a uygun mimaridir. Devrim, fesin yerine şapkayı getirdiği gibi, minderin yerine sandalyeyi, yer sofrasının yerine masayı getirir. Burada modernizmin etkisi açıktır. Siyasi alanda ulus-devleti kurmaya çalışan devrim, sanat alanında da batılı ulus-devletlerin, “avangarde” modern sanatını almıştır. Sanatçı, halk için halka nasıl yaşaması gerektiğini öğretir. Mimar, halkı aydınlatan bir “medeniyet timsali” olarak, onun estetik eğitimini de üstlenir. …

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun danışmanı olduğu Mersin Halkevi Binası. Bu kez yalın yapı tarzında olduğu, ama eski Türk yapılarına da gönderme yaptığı açıkça görülüyor. Fotoğraf: Mustafa Eser

MİMARLIK 
Mimar, halkı eğiten bir aydın olduğu gibi, mimarın verdiği ürünler de halkı eğitir, aydınlatır, “terbiye” verir. …Mimarlığın bilimsel bir yönü olduğu kabul edilir. …
Düzen arayışı özellikle kent planlarında görülür. Gelişigüzel bulunan eski kentler, modern kent planlama yöntemleriyle “hizaya” getirilir….

SOSYAL YAŞAM VE MİMAR
Mimarlık sosyal bir meslek olarak görülür. Mimarlık “içtimai bünyemize uygun” luk ve binalar, içinde barınılan, sosyal yaşama uygun bir “kab”, “zarf “ ya da “elbise” olarak tanımlanır. Türk mimarlarının görevi, Türk sosyal yaşantısını inceleyerek ona uygun ev yapmaktır….

DEVLET VE MİMAR
Güzel Sanatlar ve Mimarlık, devletin emrinde gönüllü bir “telkin” ve “terbiye” aracıdır…Halkevi Tiyatrolarında bir “temsil” ile birkaç vatandaşa, “fikir telkin” edilebileceği hesaplandığı gibi, sanatçılar da devletin yaptırdığı her binaya bir sanat eseri konulursa, ne kadar vatandaşa ulaşabileceğini hesaplar. Böylelikle hem sanatçı, hem vatandaş, hem de devlet kazanacaktır….

DEVRİM VE MİMAR
Mimar devrimin emrinde, “Kemalizm” için çalışmaya hazırdır….
Mimarlıktan beklenen devrim mimarlığı yabancı mimarlar ile değil, ancak “Türk” mimarlar ile sağlanacaktır…Bu, mimarlıkta da bir devrim gerektirir.

DEVRİME UYGUN MİMARLIK
Devrime hizmet eden, devrime uygun olan ve ona yakışan mimarlık nasıl olmalıdır? Bu sorun üslup ve biçim tartışmalarını gündeme getirir. Kubbe ve kemer gibi mimari elemanlar, cami ve din sembolü olarak kabul edilir ve devrimin mimarisine yakıştırılmaz…
…Ulusal (milli) mimari ile bölgesel mimari arasındaki farkı ilk çizen Sedat Hakkı Eldem’dir. Eldem bu farkı bilir ve bölgesel olandan yararlanarak ulusal bir mimari yaratmaya çalışır. …Bir devlet örgütü olarak Bayındırlık Bakanlığı, Türk Mimarlarını milli mimariye yönlendirme çabası içindedir….

Fotoğraf Altyazısı : Kendinden önce yapılan solundaki Kilise ve sağındaki Vali Konağı arasında Mersin Halkevi Binası, çevresi ve Cumhuriyet alanı ile uyum içindedir. Fotoğraf: Mustafa Eser. ……………..Kitabın devamı için bu satırı tıklayınız……………..

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top