1 – F6 – EFSANENİN KAHRAMANLARI

Mersin-1960lı-yıllar.jpg

1960’lı yıllarda Cumhuriyet Alanı’nda bir baştan bir başa uzanan bakımlı yaya yolları. Begonvilla pergoleleri. Atatürk Evi önünden batıya uzanan Atatürk Caddesi görülüyor. İnönü Bulvarı adını alacak olan sahil yolu ise yeni dolduruluyor. Palmiyeler büyümüş. Bu güzellikler Tevfik Sırrı Gür döneminde başlatılmıştı

MERSİN HALKEVİ / MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ – Sayfa 48-54   “Kitabın başına dönmek için bu satırı tıklayınız…

Vali Tevfik Sırrı Gür inşaatın ana planını kendisi yapmış, mimari incelikleri içeren mimari detay projelerini Türkiye’nin seçkin ve popüler mimarlarına bırakmıştı. Planlama aşamasında yapılan bu organizasyonda bir araya getirilen mimarlar, o günün koşullarında çok başarılı kişilerdi. Halkevi Mimarları’nın ancak sonraki yıllarda ülke çapında söz sahibi olduklarını görmek ve Mersin Halkevi’nin Cumhuriyetin 50 yapısı arasında nitelikleriyle beş devlet binasından üçüncü sırayı hak etmesi Vali Tevfik Sırrı Gür’ün isabetli seçimini ortaya koyuyor.
Mersin Halkevi’nde, günümüzde Devlet Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılan, Arif Hikmet Koyunoğlu’nun yaptığı Ankara Halkevi binasından esinlenildiği görülür. Projelendirme aşamasında Koyunoğlu Mersin’e çağırılmış ve görüşleri alınmıştır. Adı geçen diğer Mimar Dr. Mukbil Gökdoğan ise, o dönemde Ankara’da Bayındırlık Bakanlığı’nda görevlidir. Tevfik Sırrı Gür, yazışma ile devlet ve parti desteği alarak Bayındırlık Bakanlığı mimarlarını konuk etmiş, görüş ve önerilerini almıştır.
Mimari ve uygulama için de titiz davranmış, dünya vizyonu olan mimar Ertuğrul Menteşe ve Macar asıllı yüksek mühendis Matisner’i de teknik ekibe dahil etmiştir.

MERSİN’DE YAPTIĞI ESERLERLE VE ETKİNLİKLERİYLE İZ BIRAKAN TEVFİK SIRRI GÜR  (1892-1959)
1892 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası devrinin tanınmış bilginlerinden ve Darülfünun müderrislerinden, Maarif Meclisi reislerinden Sırrı Efendi, annesi Nesime Hanım’dır. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nden sonra, İstanbul İdadisi’nde öğrenim gördü. Ağustos 1911 tarihinde Mülkiye’den iyi derece ile mezun oldu. Kayıtlarda okul numarasının 619 olduğu yazılıdır.
12 Ocak 1912 tarihinde İstanbul Vilayeti Maiyet Memurluğu’na ve ek görev olarak da Kabataş Sultanisi Tarih muallimliğine vekaleten tayin edilerek devlet hizmetine girdi.
14 Haziran 1912 ‘de Üsküdar Sancağı, 1 Kasım 1913 tarihinde Edirne Vilayeti Maiyet Memurluğu’na, 23 Kasım 1913’ de Şahin (Edirne), 8 Temmuz 1914 ‘te Pınarlı Nahiye Müdürlüklerine tayin edildi. Pınarlı Nahiye Müdürlüğü’nden kaymakamlığa terfi etti. 25 Eylül 1914 ‘de Babaeski Kazası Kaymakamlığı’na atandı. Bu görevinde iken askere alındı. Yedek Subay olarak I. Dünya Savaşı boyunca çeşitli birliklerde görev yaptı. Mayıs 1920’de terhis edildi. 10 Temmuz 1920 tarihinde Hayrabolu Kaymakamlığı’na getirildi. Trakya’nın Yunanlılar tarafından işgali üzerine Anadolu’ya geçerek Milli Hükümet emrine girdi. 2 Şubat 1921’de kaymakamlıktan mutasarrıflığa yükseltildi.
Bu görevde iken bir süre Edirne Belediye Reisliği yaptı. 29 Mayıs 1928’de II. Sınıf Mülkiye Müfettişliği’ne, 1 Aralık 1931’de İçel, 28 Şubat 1933’de Elaziz, 13 Temmuz 1937’de Muş, 2 Haziran 1943’de ikinci defa İçel, 1 Kasım 1947’de Kastamonu valiliklerine atandı.
Kastamonu Valiliği’nden 14 Haziran 1950’de emekliye sevkedildi.
Kastamonu’daki geniş ve çok verimli imar çalışmalarından son derece memnun kalan Kastamonulular, vakitsiz yapılan bu emeklilik işini bir nevi protesto etmek amacıyla, o zamanki Belediye Reisini kendi isteğiyle istifa ettirerek Belediye Reisliğine Tevfik Sırrı Gür’ü getirdiler.
Ekim 1952’de Belediye Reisliğinden istifa ederek ayrıldı. Türkiye’de ilk defa beton briket atölyesi kurup işletmeye başladı. Ayrıca Ankara’da sun’i mermer atölyesi kurmuş, işletiyordu.
28 Şubat 1959 günü geçirdiği bir kalp krizi sonunda Hakk’ın rahmetine kavuştu.
26 yaşında iken Mukaddes Hanım’la evlenmişti. İki kız evlat babasıydı. Fazıla Gür ve Melike Gür Hanımlar Ankara’da yaşamaktadırlar.
Fransızca ve Almanca biliyordu.
Tevfik Sırrı Gür Mersin’e vali olarak atandıktan kısa bir süre sonra o tarihlerde yayımlanan Yeni Mersin Gazetesi’nde Mersin’de ve vilayetin ilçe ve kasabalarında gerçekleştireceği 100’e yakın projelerini anlatmış, sanırız çoğunu gerçekleştirmişti. Silifke ortaokulu inşaatı da bunlardan birisidir.
Mersin Halkevi bugünkü hali ile bir Kültür Sarayı’dır ve devlet yardımı olmadan başarılan eserlerin başında gelir. O günlerde çok eleştirilen ve rahmetlinin Mersin’den tayinine neden olan bu eserle bugün Mersin övünmektedir…
Mersin Halkevi binasından evvel görev yaptığı yerlerde pek çok mimari projeyi hayata geçiren Vali Tevfik Sırrı Gür, Elazığ, Harput, Pertek, Hozat, Mağden ve Muş Halkevleri’ni inşa etmişti. Halkevleri ve işlevleri hakkında deneyimliydi. Ayrıca 300’e yakın çeşitli inşaat yaptırmıştı. Halkevi binasının fikir babası Vali, büyük olasılıkla yapının içereceği bölümleri de saptıyordu.
Necati Tütüner’in anımsadığına göre, 1954 yılında Mersin’den CHP adaylığını koymuş, ama ön seçimi bile kazanamamıştı.Tevfik Sırrı Gür

MERSİN VALİLİĞİ
2 Haziran 1943 tarihinde İkinci kez Mersin’e atanan Tevfik Sırrı Gür, 12 yıl önce kısa süre kaldığı valiliği sırasında kenti tanımış olmalı. Tekrar Mersin’e geldiğinde hem daha deneyimli hem de donanımlıydı. Ülkenin çeşitli kadrolarını da tanımış, farklı kesimlerden dostlar edinmişti. Cesurdu, bilgiliydi, 50 yaşının yaratıcılık düzeyindeydi. Zaten Mersin’e gelmeden önce Anadolu’da çalıştığı vilayetlerden “bayındır vali” olduğu haberleri geliyordu.
Prof. Dr. Uğur Ersoy, Tevfik Sırrı Gür’ün gelişini şöyle anlatır:  “Mersin’e bir Pazar günü ulaşan Tevfik Bey doğru bizim portakal bahçesine geldi. Akşam yemeğinde babamla bol bol eski günleri andılar. Sonra Tevfik Bey babama Mersin’de nelere gereksinme duyulduğunu sordu. Babam da gereksinimleri söyledi.
Tevfik Bey kendine çok güvenen bir adamdı. O yıllar savaş yıllarıydı, tahsisat olmadığı gibi hiçbir şey bulunmuyordu piyasada. Fakat O, bunları umursamıyordu.
Tevfik Sırrı Gür’ün bir Macar mühendisi vardı, hemen işe başladı. Önce Lise’yi ele aldı. Şehrin ileri gelen zenginlerinden büyük bağışlar topladı. Toplanan bağışlarla yapılan dershane o kişinin adını alıyordu. Tevfik Bey Ankara’ya giderek büyük bir beceri ile o günlerde piyasada bulunmayan kamyon lastiği, çimento gibi endüstri ürünleri getirtti.
(Feyyaz Aydın o yıllardaki Mersin’i anlatırken:– Mersin’den Nevşehir’e gidecek kamyon, Beydeğirmeni’ne gelip, çamurdan kurtulduğunda, yolu yarılardık; dört lastiğe sahip olan bir kamyona yarı yarıya ortak olurdu, der. S.V.)
Bunların satışında Lise için bağış alınmasını şart koştu. Kiremitler batan bir gemiden çıkartıldı. Sonunda yoktan var edilen Lise (binası) tamamlandı. Sıra Halkevi’ne gelmişti. Tevfik Bey büyük düşünüyor, yokluk tanımıyordu. Mersin’e Türkiye’nin en büyük Halkevi binasını yaptı. Halkevi’nde büyük tiyatro salonu vardı.
Tevfik Bey Ankara’ya gidip Devlet Operası’nı Mersin’e davet etti. O’na opera için gereksinme duyulan sahnenin İstanbul’da bile bulunmadığını anlatmışlar. Tevfik Bey de rejisörü sahneyi görmek üzere Mersin’e davet etmiş. Gelenler sahneyi görünce çok şaşırmışlar. Sahnenin Ankara’dakinden bile iyi olduğunu söylemişler. Devlet Operası’nın Mersin Halkevi salonunda sahneye koyduğu eser, Madam Butterfly’dı. Opera Mersin’de büyük olay oldu. Soprano Ayhan Aydan sahneye ve Mersin’e hayran kaldı.
Bir gün akşamüzeri Tevfik Bey onları bizim portakal bahçesine getirdi. Ayhan Hanım, yemyeşil ağaçların üstünde noel ağacındaki süslere benzeyen turuncu portakalları hayranlıkla seyretti. Babamın özenle yetiştirdiği, birbirinden güzel çiçekleri teker teker koklayıp okşadı. Akşama doğru onu adeta zorla götürdüler. Gitmek için öne sürdüğü koşul, ertesi gün yeniden oraya gelmekti.
Tevfik Bey Mersin’de bir de Tüccar Kulübü binası inşa etti. Yanındaki kemerli eski bir binayı restore ederek nefis bir kafe yaptı, adını Akkahve koydu. Kahvenin üstüne de bir otel inşa etti. Bu bina şimdi Belediye olarak işlev yapıyor.
Tevfik Sırrı Gür Mersin’e güzel bir stadyum ve bir de Ticaret Lisesi yaptı. Atatürk ve İnönü Heykellerini diken de O’dur. Tevfik Gür’ün bu kadar yokluk içinde Mersin’e kazandırdığı eserlere inanmak gerçekten zordur.
Vali sosyal hayata da çok önem verirdi. Mersin’in ileri gelen ailelerine telefon eder, onların Akkahve ve Tüccar Kulübü’ne gelmelerini rica ederek bu iki güzide yerin canlılığının devamını sağlardı.
O dönemde akşam üzeri genelde Akkahve’ye gidilirdi. Savaş yıllarında orada bir Macar orkestrası vardı. Orkestranın kemancısı matmazel Kato sarışın, hoş bir kadındı. Erkeklerin çoğu Kato’ya hayrandı. Hatırladığıma göre Akkahve’de dans edilmezdi. Aileler ve gençler orada akşam çayını içer, müzik dinlerdi. Dans gece Kulüp’te yapılırdı.
Tevfik Sırrı Gür’den sonra sinemaya dönüştürülen salon bir süre sonra bakımsızlıktan kullanılamaz hale geldi ve kapatıldı. Yaklaşık elli yıl sonra dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ve Mersin’in ileri gelenlerinin gayreti ile salon restore edildi ve yine Madam Butterfly Operası ile açıldı. Bu kez geçici olarak değil, kalıcı olarak. Mersin’de opera kuruldu. Bu işi başaranlara ne kadar teşekkür etsek azdır.
Tevfik Bey’in devlet adamlığı da örnek olacak nitelikteydi. Seçim kampanyası sırasında İçişleri Bakanı olan Emin Erişgil babamların Mülkiye’den sınıf arkadaşıydı. Bir gün Emin Erişgil Mersin’e propaganda amacı ile geldi. O gün biz Vali Konağındaydık. Babam Vali’ye İstasyon’a gidip Emin Bey’i birlikte karşılamayı önerdi. Tevfik Bey bunu kesinlikle reddetti.
‘Yakup, Emin özel bir ziyaret için gelmiş olsaydı, arkadaşımız olarak karşılamaya seve seve giderdim. Bakan olarak resmi bir ziyarete gelseydi, ben vali olarak elbette onu karşılardım. Ama bugün o bir partili olarak geliyor. Ben oraya gidersem devletin tarafsızlığına aykırı bir davranışta bulunmuş olurum. Sen git, ben gidemem. Yarın sizin bahçede buluşup sohbet ederiz. Lütfen kendisine bunu ilet.’
O dönemde hava karardıktan sonra konuşma yapmak yasaktı. Hava karardıktan bir süre sonra telefon çaldı. Arayan emniyet müdürüydü. Anladığımız kadarı ile Emin Erişgil hava kararmış olmasına rağmen seçim konuşması yapmak istiyordu. Tevfik Bey son derece kararlı bir biçimde, “Lütfen Sayın Bakan’a yasayı hatırlatın ve konuşma yapmasını kesinlikle engelleyin. Bu işin sorumluluğu bana ait. Bakan ısrar ederse, bununla ilgili tamimin onun imzasını taşıdığını da hatırlatın,’ dedi.
İşte Tevfik Bey böyle bir devlet adamıydı ve kesinlikle ilkelerinden taviz vermezdi. Acaba bugün bir vali böyle bir davranış sergileyebilir mi? Sergilerse o valiye acaba ne olur?
36- Gölgeli yaya yolları. Begonvilla pergoleleri arkasında Mersin Halkevi Binası…
(Burhanettin oğlu) Levent Sait Koleksiyonu.
Mersin’e inanılmaz hizmetler yapan vali Tevfik Sırrı Gür’ü halk nasıl baş tacı yaptı diye düşünüyorsunuzdur sanırım. Halkı bilmem ama, o günün iki partisi, Demokrat Parti ve CHP il yönetimleri ilk kez bir konuda anlaştılar ve valinin alınması için Ankara’ya başvurdular! Başvuru için özellikle yaz ayları seçilmişti, babam yayladaydı. Vali ile ilgili yapılan şikayet iki nedene dayanıyordu; diktatör gibi davranmak ve para yemek!
İki parti bir olunca Ankara gerekeni yaptı ve bir yıldırım kararla Tevfik Sırrı Gür Kastamonu’ya atandı, bir süre sonra da emekli oldu. Emekli olduktan sonra yaşadığı mütevazı ve hatta sıkıntılı hayat bilmiyorum O’nun hakkında çirkin dedikodu yapanları biraz olsun utandırdı mı? Acaba bu kişiler kör olma tehlikesi ile karşılaşan emekli valinin ameliyat olabilmek için borç almak zorunda kaldığını duydular mı?
Ülkemizde insan değeri ölümünden sonra bilinir. Tevfik Sırrı Gür için de bu kural bozulmadı. Liseye ve stadyuma onun adı verildi. Her vesile ile onun yaptığı hizmetler anıldı. Halkevi’ndeki salon yeniden operaya açılırken hep o’ndan söz edildi. Keşke Tevfik Bey bunları görebilse, duyabilseydi. Mersin’e büyük hizmetlerde bulunan bu örnek devlet adamını bir kez daha rahmetle anıyoruz”.

RAFET SAFA
1920 Mersin doğumlu Rafet Safa “Kuleli Ev’in” yanındaki bahçeli evde doğmuştur. Evinin çok yakınındaki alanın toprak ve ağaçlı halini hatırlıyor.
“Lisenin bulunduğu yer ise spor yaptığımız alandı. İki tenis kortu vardı. Akşama kadar tenis oynardık. Akşam üzeri şimdi Halkevi’nin yerindeki havuzlu parkta otururduk. Sık ağaçlıklı parkta kız-erkek flört ederdik. Gece eve dönerken Vali Tevfik Sırrı Gür’ü inşaat çevresinde gezinirken görürdük. ”Sayın Vali, gece vakti neden buradasınız?” diye sorulduğunda, “Çevreyi denetliyorum, zaten kıt olan devlet malı çimentoyu demiri çaldırmayalım” diye cevap verirdi.

Atatürk’ün 1938 Mayıs’ında Mersin’de gündüz dinlendiği Belediye Başkanı Mithat Toroğlu’nun evi.

Atatürk’ün 1938 Mayıs’ında Mersin’de gündüz dinlendiği Belediye Başkanı Mithat Toroğlu’nun evi.

VELİ TEVFİK YÜĞRÜK
Mersinli Veli Tevfik Yüğrük, Halkevi inşaatının canlı tanığıdır. Yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor:

GÜLÜMSEYEN TAŞLAR 
1945 yılının nisan ayında bir cumartesi günü, arkadaşım Hikmet’le birlikte Halkevi inşaatına gitmeyi düşündük. Biz o sırada liseye başlamıştık. Kısa sürede bitirilen Lise inşaatından sonra yeni yapılan büyük Halkevi binasını merak ediyorduk. Mersinlilerin katılımlarıyla sürdürülen inşaat için, biz de harçlıklarımızdan biraz para biriktirmiştik. Sanırım 87 kuruşumuz vardı. İki arkadaş henüz subasman durumundaki Halkevi inşaatına geldiğimizde Vali Bey bir küçük çardak tentenin altında oturmuş çalışanları izliyordu.
Yanına yaklaşıp, “Vali bey, biz biriktirdiğimiz para ile Halkevi inşaatına yardım etmeye, katkı vermeye geldik” dedik. Yüzümüze gülümsemeyle bakarak, “Kaç liranız var deyince”, parayı “bir” liraya denkleştireceğimizi söyledik.
Oradan geçen inşaat işçisini, taş çeken bir hamalı yanımıza çağırıp, sırtındaki yük semerini yere indirtti. Semeri bizim sırtımıza taktıran Vali Bey “Hele inşaata, şu tahta iskeleden bir çıkıp gelin”, dedi. Bizler boş semerlerle kalas iskeleden yürüyebildiğimizi görünce, bu kez sırtımızdaki semere bir kesme taş oturtarak, “Hadi inşaata çekin bunu, diyerek bizi duvarı ören taş ustasına gönderdi. Yürüdüğümüz kalas üzerinden dikkatle ve hafif zorlanarak taşı ustaya götürüp, geri döndük. Bu kez sırtımıza iki taş koydu vali bey. Şimdi daha dikkatli, taşların ağırlığını hissederek kalasa yöneldik. Zordu. Ama başardık. Ustaya teslim edip döndüğümüzde alnımız hafifçe terlemişti. Vali Bey, “Tamam çocuklar, dedi. Siz Halkevi’ne gereken katkıyı koydunuz. O taşları hiç unutamayacaksınız.
Arkadaşımla ben, ödevini yapan öğrenciler gibi mutlu, ama bu kez vakur ayrıldık… Şimdi bizim taşlarımız, binanın giriş podyumunda, sağ taraftaki gişenin alt tarafında, zeminden yükselen ilk taşlar bize gülümsüyorlar…

VE VEDA TOPLANTISI…
Günler çabuk geçer, Mersin Halkevi Binası’nın açılışından tam bir yıl sonra Tevfik Sırrı Gür’ün Mersin Valiliği görevi sona erer…
C.H.P. MERSİN HALKEVİ Başkanlığı 572 sayılı, Mersin 18 Kasım 1947 tarihli davetiye ile yapılacak olan toplantıda Mersin’e veda eder:
Yakında İlimizden ayrılacak olan sayın Tevfik Sırrı Gür şerefine Halkevi Tören salonumuzda evimiz tarafından 19.11.947 Çarşamba günü saat: 17 00 de verilecek Veda Çayına sizin de gelmenizi saygı ile rica ederim.
Halkevi Başkanı Fikri Mutlu

TEVFİK SIRRI GÜR HAKKINDA ELEŞTİRİLER
Tevfik Sırrı Gür, Mersin’de olduğu kadar Türkiye’de pek çok eseriyle, iz bırakmış bir validir. Adını artık silemeyeceğimiz önemli yapıtlarıyla yaşayacaktır. Ancak kişisel eleştirilerin dışında, bazı olumsuz uygulamaları da gizlemek doğru olmaz. Zaman içinde pek çok ülkede pek çok yöneticinin sonradan hatalı olduğu anlaşılan, tarih önünde sorumlu olacak uygulamalarda bulunduğu görülür. Elbette kötü örnek, örnek olmamalı…
1- Aya Yorgi kilisesi bir kültür merkezi olarak kullanılsaydı, kente değer katacak bir anıt yapımız olabilirdi.
2- Bazı yüzey araştırmalarına göre ve Halkevi inşaatı ile daha önce yapılan Vali Konağı inşaatlarında rastlanan mimari parçalardan, bu alanın kesinlikle bir antik kent kalıntısı olduğu çeşitli yayımlarda belirtilir. Olasılıkla Mersin’in yerinde Zephyrium antik kentinin liman yapıları olabileceği uzmanlarca belirtilir. Bu antik alana ait görülen son izler 2000 yılı Cumhuriyet Alanı düzenlemeleri sırasında saptanmış, ilgili kişilerce yetkili kurumlara ihbar yapılmışsa da, dikkate alınmamıştı.
3- Aykut Hokkacı’nın tespitlerine göre; Halkevi inşaatı için Viranşehir (Soli/Pompeipolis), Ayaş (Elaiussa Sebaste), Susanoğlu (Korasion/Çokören) beldelerinden sökülerek getirilen antik mimari parçalar ve kesme taşlar inşaatlarda kullanılmıştı. Özetle yörede bulunan örenler ve eski yapılar Tevfik Sırrı Gür tarafından “taş ocağı” gibi görülmüştür. Bu uygulama için mazeret kabul edilemez. Kaldı ki, Atatürk’ün 21 Mayıs 1938 tarihindeki Viranşehir’i ziyareti, antik kentlere karşı yakın ilgisini anlatmaktadır.
4- Cumhuriyet Alanı yapımı için buradaki kulübeler yıktırılmış, ama vatandaşlara yer temin edilmemiş, mağdur durumda bırakılmışlardı.
5- 30 Kasım 1947 tarihli Yeni Mersin gazetesinde Mersinli iş adamı Bahri Ok’un bir eleştiri yazısı var:  “Bir milyon nüfusu olan İstanbul’da bile büyük bir halkevi yoktur. Mersin gibi ufak bir şehirde niçin olsun, binanın temizliği için ayda bin beş yüz lira lazımdır. Halkevinin yerinde binlerce lira sarfedilerek yapılan bir park alanı vardı. Park neden feda edilerek buraya Halkevi yapıldı”
Bu eleştiriye CHP ilçe başkanı Veysel Arıkol da katılarak, Halkevinin başka bir yere yapılmasını, parkın bozulmaması gerektiğini söylemişti. (Kızı Sevinç Osma ile söyleşilerden. S.V.)

TAM YERİNE GELDİK…İLYAS HALİL’DEN ÜÇ ÖYKÜ KIRINTISI KOYDUK.
Mersinli şair yazar İlyas Halil, “Agap Çiçeği” adlı kitabındaki “Köprüdeki Çingene Kadın” öyküsünde 70 yaşındaki bir kadınla söyleşir…. Bu hüzünlü öyküden kısa bir alıntı aktarıyoruz:
Kadına biraz daha yaklaştım. Yüzüne baktım. Altmış yıl önce tanıdığım bir yüzdü sanki. …düşündüğümü anlamış gibi, “Bendim dedi, O küçük kız. …Çok çok eskiden evimiz o kıyı köyündeydi. Damı yasemin dallarından örülmüştü. Duvarları Japon gülünden……
Sonra yıllar sonra yaşamadan yaşlandım…On üç yaşımda çocuğum oldu.
Kilisenin güvercinlerini ürkütüp uçuran sabah çanlarıyla uyanır, güllere rüzgarda yapraklarını nasıl sallayacağını öğretirdim…
Sonra kargalar üşüştü köyümüze; Damı gülden, duvarları yaseminden evimizi yıktılar. Güneşi kuma gömdüler. Yüzüm hep gölge… ’Sen Çingenesin’… dediler”.
Çingene kadının sesi kulağımda çınlıyor. Gerçekten o kız olabilir miydi? .. Çocukluk yıllarımda… Kuşların henüz uçmayı beceremediği yıllar… Akdeniz’in bir köyünde, domates kızıl bir güneş doğmuştu o sabah. …
Vali Konağı’nın yanındaki arsadan bağırtılar duyuldu.
Zabıta Memurları ateşe sürdükleri maşayla birini dağlıyordu. Sesler çingenelerin oturduğu çardaklardan geliyordu. O evlerde bazen sek sek oynadığım küçük bir kız vardı. On bir yaşındaydı. …Tüm gün şarkı söylerdi… sabah ayaklarını yıkayınca denizde, kumsalda dans ederdi. …
Küçük kız ağaca çıkmış yıkılan evlerine bakıyordu…
‘Bendim’ dedi. “O gün son olarak mavi gözlü ece, sarı saçlıydım…son kez yaşıt oğlanlar peşimden koşmuştu.
Evimizin yıkıldığı gün şarkımın yarısını yitirdim. Notalar uçtu gitti. O gün çingene olmuştum.
‘İyi bildin’ dedi. Evi yanan, on üç yaşında çocuklu ana, çingene kızı bendim… Güneş doğmadan bir daha “Güzelsin” dersen hani, yetmiş yılı unutmaya hazırım”.
Aynı kitabın “Talas” adlı öyküsü de Vali Tevfik Sırrı Gür’e ve Mersin’in durumuna saptama yapıyor…
“Ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir savaşın içindeydik. Almanlar Moskova’nın kapısında …Ruslar sapır sapır açlıktan dökülüyor…
Mersin’de durum başka… Ekmek, şeker vesikaya bağlanmış. Babamın yüzü asık, işler kötü… Para sıkıntısı kasıp kavuruyor kenti. Vali Bey ekmeğe yüzde on zam yapmış. Ayakkabı boyacısı çingenelerin çoğu aç…İşsizlerin hepsi çıplak… Parkın ortasına Orta Doğu’nun en büyük Halkevi’ni yapıyorduk…”
İlyas Halil yaklaşık 20 yıl önce yayımladığı “Boyansin Ramazan” adlı kitabının aynı adlı öyküsünde bu dramı yaşamış bir kişi olarak şöyle anlatıyor:
“Bir yaz akşamı arka bahçeye açılan çimento sahanlıkta yemek yiyorduk. Babamla Avrupa’da süregelen (ikinci dünya) savaşın son durumunu konuşuyorduk. Daha doğrusu annem soruyor, o yanıtlıyor, ben de dinler gibi yapıyordum. Aslında yemekten sonra sofraya getirilecek fıstıklı baklavayı bekliyordum. Babam birden sözü değiştirdi. “Rum Kilisesi ile Vali Konağı arasındaki çardakları kent parkına çevirecekler”, dedi. Annem “İyi olur belki” diye yanıtladı. “Çardaklardan kurtulacağız”….
Kışın ağzındaydık. Bir Pazar günü, ilk kez uzun pantolon giymiş, sinemaya “Baytekin yeni dünyalarda” filmini görmeye gidiyordum. 117. sokağın başına çıkınca çingene çardaklarının cayır cayır yandığını gördüm. İlk kez bir yangın izliyordum. Bir süre kızıl alevlere gözlerim takıldı. Sonra sinemaya yöneldim.
Babamın bize anlattığına göre, Valimiz çingenelere çok insancıl bir yaklaşım göstermiş. Çardakları yanan boyacılara, kalaycılara, dilencilere, “Üzülmeyin siz!” demiş. “Sizler de bu vatanın insanlarısınız. Gelecek yılbaşında gelin, beni görün, o zamana belki size çardaklarınızı kuracak daha güzel bir yer gösterebilirim”.
İlyas Halil 2006 yılında Halkevi kitabına bir bölüm yazdı, elektronik posta ile gönderdiği öykü, kitabın sonunda okunabilir. (S.V.)…………………..Kitabın devamı için bu satırı tıklayınız……………………………

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top