2- H – HALKEVİ’NDE ÇALIŞANLAR, HALKEVİ’NDEN YETİŞENLER

Nurettin-Ergüven.jpg

MERSİN HALKEVİ / MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ – Sayfa 82-88   “Kitabın başına dönmek için bu satırı tıklayınız…

Çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilerle Halkevi’nde çalışan ya da yetişenler hakkında bir liste oluşturulabildi. Sanatçılar hakkında ayrıntılı bilgiler için yeni araştırmalara ihtiyaç olduğu açıktır.

Aşağıda verilen listeden sonra Celal Abaç hakkında derlenen biyografi ile, Nevit Kodallı, Nuri Abaç ve Sudi Abaç’la yapılan söyleşiler, bilgiler sunuluyor.
Ali Söylemezoğlu (1925)
Atıf Yılmaz Batıbeki (1925-2006)
Ali Rıza Yalgın
Avni Mutlu (1912-1988) Eğitimci-Yazar
Bekir Uluğ (Şair – Gazeteci/Yazar)
Danyal Topatan (1916)
Faruk Ediz
Hasan Mashar Gürepik (Hasan Dayı) (Daha fazla bilgi  için bu satırı tıklayınız……………………………………………….)
Halil Metin Ertem (1941)
Hasan Coşkun Orhon
İlyas Avcı (1930)
İsmet Barlas (1939-1992)
Kemal Kaplancalı
Nezihe Siren
Sait Uğur (Silifke 1882-1955) Araştırmacı – Yazar
Sait Arif Akınol Ressam
Sohban Koloğlu (1918)
Suphi Tekniker (1940)
Rıza Atila .Sanat yazıları, Matbuat Gn. Md. Yrd.
Taha Toros (1912 Tarsus)
Turan Oğuz
Celâl Abaç (1904 – 1962)
Yukarıdaki isimler geçmezken 26 I.teşrin 1943 tarihli Yeni Mersin Gazetesinde Vali Tevfik Sırrı Gür ile görüşmede adı geçen bazı kişiler var: Ayhan Kardeşler, Asım Balçık, Hasan Sümer.

CELAL ABAÇ  (1904 – 1962)
Mersin Halkevi sanatçıları arasında Celal Abaç’ın ayrı bir yeri vardır… Halkevleri bir devlet politikası olarak örgütlenmiş olsa da, nereden bakarsak Halkevi’nin gelişmesinde iki isim öne çıkar: (Eş zamanlı çalışmalarından sözedemeyiz ama) Sanat adamı Celâl Abaç ve devlet adamı Tevfik Sırrı Gür. Bu iki insanın sağladığı sinerji, güven ortamı ve zorunlu da olsa halkın desteği ile ortak bir başarı yaratılmıştır.
Asıl adı Mahmut Celâlettin olan ve Celâl (Cemil) Abaç olarak ünlenen sanatçı, 1904 yılında İstanbul’da doğdu. Darülbedai Osmani’de Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, ve Muhsin Ertuğrul ile birlikte tiyatro eğitimi aldı.
Kaynaklarda Mersin’e yerleşme tarihi 1931 olarak gösterilse de, Anadolu’ya ilk gelişleri Abaç kardeşler tarafından 1928 olarak düzeltilir. Ancak önce Mersin’e değil Niğde’ye yerleşirler. Niğde’de aradığı ortamı bulamayan Celal bey, malzeme almak için geldiği Mersin’i çok beğenir. Eşi Sahire hanımla ılıman bir iklime ve doğal güzelliklere sahip Mersin’e hayran kalırlar. 1929 yılında iki çocuklarıyla Mersin’e gelip, Kuvai Milliye (Hastane) Caddesi üzerinde bir eve yerleşirler. Celal Abaç, Mersin’de ilk kez açtığı fotoğrafhanede geçimini sağlarken fotoğraf ustaları yetiştirir, bir yandan da sanat ortamı yaratmaya çalışır.
Tiyatro alanında çalışmalar başlatan Celal bey, Halkevi kurulunca çalışmaları bu çatıya aktarır. Belediye Başkanı Mithat Toroğlu’nun döneminde, Mersin Belediyesi çatısı altında kurulan, ilk konservatuvar sayılabilecek bando-mızıka mektebinde Sahire hanımın adını görüyoruz. İlkokul öğretmeni olan Sahire hanım, piyano eğitimi aldığı için bu bölümün 18 sıra nolu üyesi olarak halka öncülük etmişti.
40 kişilik bando takımı, bayram ve törenlerde marşlar çalmaktan başka yılda birkaç kez (şimdiki Adil Kanun İş Hanı’nın yerindeki) Büyük Gazino’da konser verir.
Celal Abaç Mersin’de tiyatro çalışmalarında, yöneticiliği, rejisörlüğü yanında oyun yazarlığı ve oyunculuğu hep birlikte yürütür. 1930’larda Halkevi binası yapılmadan çok önce, tiyatro çalışmalarına başlamıştı. Eski fotoğraflarda görülen Halkevi etkinlikleri için kullanılan Aya Yorgi Kilisesi’nde sahnelenen tiyatro çalışmaları ön planda idi. Tiyatro çalışmaları düzenlenen turnelerle çevre illere de aktarılıyor, beğeni kazanıyordu.
Sudi Abaç’ın söylediği gibi, Tevfik Sırrı Gür’ün Mersin’e vali olarak atanmasıyla başlayan Mersin Halkevi binasının projelendirmeleri aşamasında, Celal Abaç’ın isteği ile Muhsin Ertuğrul da çağrılmış, tiyatro salonu hakkında görüşleri alınmıştı.
Giyim kuşamları ve yaşam tarzlarıyla çevreye örnek olan Abaç ailesinin, dostlarıyla oluşturdukları “Kahkaha Cemiyeti” bir efsane haline gelmişti.
İÇEL dergisine tiyatro yazıları yazan Celal Abaç’ın “Emirali” romanı, 1940’lı yıllarda Yeni Mersin gazetesinde tefrika halinde yayımlanmıştı. Sanatın yanında sporla da ilişkisi oldu, spor kulüplerinde yöneticilik yaptı.
Celal Abaç otuz yıl uğraş verdiği tiyatro çalışmalarında, pek çok genç sanatçıyı yetiştirdi. Anadolu’ya turneler düzenleyerek yöre halkına tiyatro sevgisini aşıladı. Oğulları Nuri Abaç ve Sudi Abaç sahneye konan eserlerin dekorlarını hazırladılar. Bunlardan Nazım Hikmet’in “Kafatası” ile İsmayil Hakkı Baltacıoğlu’nun “Bir Adam Yaratmak” isimli sahne yapıtlarının dekorları çok beğenilmişti.
Mersin’e gelen ressam Nurettin Ergüven ve Kemal Zeren’e asistanlık yapmışlardı.
İçimizden Halkevi’nin önemli bir tanığı Mersin’li Devlet Sanatçımız  Prof. NEVİT KODALLI  
İlkokula erken başlar, beşinci sınıfta 10 yaşında iken ilk müzik derslerini, mandolini ile Hayri ağabeyinden alır. Müzik öğretmeni İrfan Sermer kemana başlatır. 1939 yılında 14 yaşında iken Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü’nü kazanır. Eşzamanlı olarak Piyano Bölümü’nde de eğitimini sürdürür. 1942 yılında Konservatuvar’ın üçüncü sınıfında bestelediği Köroğlu Balladı, Bülent Arel tarafından seslendirilir.
1945 yılında sınıf bitirme ödevi olarak bestelediği iki keman, iki viyola, iki viyolonsel için bestelediği “Altılı” Ankara Radyosu’nda seslendirilir.
1947 yılı sonunda İleri-Yüksek Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Bölümleri’ni pekiyi derece ile bitirip, aynı yıl açılan Milli Eğitim Bakanlığı sınavını kazanarak burslu olarak, Paris’e gider.
Bu sırada Türk Beşleri adıyla anılan grupta Ulvi Cemal Erkin, N.Kazım Akses, H.Ferit Alnar, Adnan Saygun ve kendi olanakları ile daha önce Paris’e giden Cemal Reşit Rey vardır. Nevit Kodallı ve Sabahattin Kalender de bu eğitime katılır. Yurt dışında çalınan ilk eseri 1948 yılında Carel Ancel yönetiminde Prag’da çalınan Büyük Orkestra Süiti’dir.
1948 yılında Paris’te “Ecole Normandi de Musique”de Arthur Honnegger ile kompozisyon, Jean Fournet ile orkestra şefliği üzerine çalışmalar yapar, ilk kez Haydn’ın bir eserini yönetir.
1953 yılı sonlarında yurda dönüp Konservatuvar Yüksek kısmında, Form Bilgisi Kontrpuan ve Orkestrasyon öğretmeni olur.
Yazdığı ve yönettiği Atatürk Orotoryosu çok önemlidir. 1954 yılında Aziz Ata’nın, “naaşı”nın Etnoğrafya Müzesi’nden, ebedi istirahatgâhı Anıt Kabir’e yolculuğu sırasında, Ankara Devlet Opera Sanatçıları ve Orkestrası tarafından yorumlanır.
1955 yılında başlayan Orkestra Şefliği görevi 1991 yılına kadar sürer.
Nevit Kodallı eserlerini şöyle tanımlar:
-Devlet Opera’sında orkestra şefliği yaptım. Van Gogh, Gılgameş gibi eserlerimin prömiyerlerini Opera Orkestrası ve sanatçılarla kendim yapmış oldum…
-Ben üç tür eser vermişimdir:Birinci grup: Her Türk kompozitörünün görevi olması gerektiğine inandığım çağdaş, fakat halkımızı çok sesliliğe alıştırmak için verdiğim Telli Turna, Güzelleme, vb. tarzda yazdığım eserler.
İkinci grup: Türk atmosferini taşıyan fakat evrensel boyutta eserler verdim. Bunlar Atatürk Orotoryosu, Sinfonietta, Piyano sonatı gibi eserler.
Üçüncü grup: Bu grupta ise doğrudan doğruya evrensel fakat çağdaş anlamda yazdığım müzikler. Van Gogh Operası, Gılgameş Operası, ikinci yaylı çalgılar kuvarteti viyolonsel konçertosu ve benzerleri.
Bunlar dışında geleceğimizi oluşturacak çocuklar için müzikler, gençlik için müzikler ve geniş halk kitlelerine seslenmek üzere İstanbul Efendisi, Yedekçi vb. gibi müzikli oyunlara da çok önem verdim.
-Büyüklerden umudumu kestiğim için çocuklara yöneldim.
Nevit Kodallı çeşitli yazılarında Mersin’i tanımlar:
Kuruluşundan itibaren Mersin’de kültür düzeyi diğer şehirlerimize göre hayli yüksek olmuştur. İstanbul ve İzmir’den sonra kültürel hayatta üçüncü şehirdir diye anılır Mersin… Bu düzey kuşkusuz saydığımız şehirlerin birer önemli liman şehri olmasından kaynaklanır. Liman şehirleri, dünyaya açılma, temas, karşılıklı ticaret gibi konularda daima diğerlerinden daha avantajlı olmuştur. Bu ilişkiler şehrin kültürüne, yerelliğinin yanında birçok evrensel öğe de eklemiştir. Bu özelliklerin başında değişik dinlerin birlikte yaşaması gelir.
Benim çocukluğumda Mersin, şimdikine göre küçük bir şehirdi. Ahalisi başta Müslüman Türkler olmak üzere doğma büyüme şehrin yerlisi olan Yahudi, Katolik-Ortodoks, Hıristiyanlardan oluşuyordu. Herkes birbirine saygılıydı, bağnazlık yoktu, terbiye, adap hep Mersin’in özelliğiydi. Bu saygının, hoşgörünün, dostluğun en güzel örneğini Mersin’in Mezarlığı verir. Bilmem dünyanın bir başka yerinde böylesi var mıdır, ama Mersin Mezarlığı bana kalırsa bir laiklik anıtıdır. Orada Müslümanı, Hıristiyanı, Yahudisi, Sünnisi, Alevisi aynı yerde, sanki dostluklarını öteki dünyada da sürdürür gibi beraber yatarlar.
Mersin’de eskiden hiç bağnazlık yoktu. Tolerans bütün şehrin özelliği idi. Çocukluğumda hatırlarım, kısa şortlu, kolsuz, buluzlu hanımlar, ellerinde raketler, o zamanlar şehrin merkezi sayılan Yoğurt Pazarı’ndan yürüyerek geçer, şehrin kıyısında kalan, şimdiki gökdelenin bulunduğu yerlere düşen “Çiçek Bahçesi’’ne, tenis oynamaya giderlerdi. Kimse bunu yadırgamazdı, herkes huzur içinde idi.
Mersin’in diğer yörelere göre, müzikte ileri oluşu da bir başka özelliğiydi. Halkevleri’nin açılması, bu şehre büyük bir hareket getirmişti. Mersinliler ilk tiyatroyu, ilk evrensel, yerel müzik türlerini orada tanımışlar ve alışmışlardı. Sanat, özellikle şiirde, müzikte Mersin’in yüksek potansiyelinin temelleri Halkevi’nde atılmıştır.
Bugünkü Kültür Merkezi binası, yani Ankara dışında 1947 yılında, Türkiye’de ilk kez “Madam Butterfly” Operasının oynandığı Halkevi binası, o günlerin hala yaşayan tanığıdır.
Bizim mahallemiz Mersin’in seçkin mahallesiydi diyebilirim. Bu mahallenin içinde yetişmek kültür bakımından bizlere kolaylıklar sağladı. Atıf Yılmaz benim mahalle arkadaşımdı. Nuri Abaç bizim mahallenin çocuğu. Mersin’den çok sanatçı çıkması Halkevi’nin fevkalade çalışmalarındandır. Müzik resim, tiyatro kolları vardı. Çok güzel bir kütüphanesi vardı. Ben bu kütüphaneden çok faydalanırdım. Böyle bir Halkevinin olmasının, bizim üzerimizde çok etkisi olmuştur.
Halkevleri’nin açılması bu şehre büyük bir hareket getirmişti. Mersinliler, ilk tiyatroyu, ilk evrensel yerel müzik türlerini orada tanımışlar ve alışmışlardı. Sanatta, özellikle şiirde, müzikte Mersin’in yüksek potansiyelinin temelleri Halkevi’nde atılmıştır.
Benim çocukluğumda, Mersin Halkevi’nin küçük bir orkestrası, bir bandosu vardı. 23. Alay’ın hayli iyi olan bandosuyla, birlikte verdikleri Açıkhava konserlerini bütün Mersinliler dinlerdi. Bugünün opera seyircileri, belki de o zamanın halk konserlerinin bir ürünüdür.
Nevit Kodallı’nın şu saptaması önemlidir:
Türkiye genelinde gözlenen kültürel içe kapanıklığa karşın, geçmişteki Halkevleri etkinliklerinde olduğu gibi; Mersin, yüksek düzeyli kültürel faaliyetleri, Ankara’dan sonra sürdüren tek Anadolu kentidir. Her yıl düzenlenen geleneksel şenlikler dışında, yaz veya kış, bütün yıl boyunca kesintisiz kültürel faaliyetlerle dolu günler yaşanır. Hemen her meslekten halk, bu etkinliklere büyük bir ilgi ve coşkuyla katılır, sanatçı ve kültür çevresiyle kaynaşırlar.
Mersin Halkevi’nde emeği olan kişilerden birisi de Mimar Ressam Nuri Abaç’tır. Yaşadığı günleri şöyle anlatır:
– Mersin henüz küçük bir Anadolu kasabası iken, yani 1950’li yıllarda birkaç ressam, birkaç şair ve birkaç öykü yazarından ibaret bir grup insan zaten içten içe yanmakta olan bu ateşi harlandırmışlardır. Bu gün “Akkahveciler” adıyla anılan bu gruptan çok daha önceleri, 1930’lu yılların başından itibaren, Halkevi çatısı altında toplanıp sanatsal olaylara hız verenler de vardı. O dönemlerde halkevlerinde çeşitli kurslar açılmıştı. Bunların en önemlisi resim kursu idi. Başlarında ”Hasan dayı” takma adı ile anılan Hasan Mashar Gürepik anımsıyorum. Ama en uzun süreli hizmet veren bölüm Tiyatro Bölümü idi. Bu nedenle bugünkü tiyatro olaylarının temelinde Mersinlilere aşılanan bu tiyatro sevgisi ve tiyatro kültürü bulunmaktadır. Bu kişinin Celal Abaç olduğunu kıvanç duyarak belirtebilirim.

NURİ ABAÇ
1926 yılında İstanbul’da, Kocamustafapaşa’da dünyaya geldi.
Çocukluğu ve ilk gençliği Mersin’de Nevit Kodallı, Atıf Yılmaz gibi, günümüzün sayılı sanatçıları arasında yer alan “genç yetenekler” arasında geçti. Sanat ateşinin kıvılcımlaşmaya başladığı bu yıllardan sonra Abaç’ın gerçek anlamdaki resim öyküsü 1944 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmesiyle başlar.
1944 yılında İDGSA Resim Bölümü’nde Leopold Levy atölyesinde çalıştı. Daha sonra bölüm değiştirdi.
Mimarlık Bölümü öğrencisi iken resim atölyelerinde çalışmalarını sürdürdü. İlk sergisini çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Mersin Halkevi salonlarında 1949’da açtı.
Resme gönül veren Abaç’ın bu arzusu, kimi olaylarla zaman zaman kesintiye uğradı. Akademi’de resim bölümüne kaydolan sanatçının ailesinin ısrarı üzerine “mimarlık” bölümüne geçmesi de bu duraksamalardan biri. Mimarlık bölümünü bitiren Abaç, bu gelişmeye rağmen resimden uzaklaşmadı ve binaların değil, “gönüllerin mimarı” oldu. Mimari ise dünden bugüne her yönüyle tuvaline yansıdı, böyle yaşadı.
1950 yılında serbest çalışmakla yaşama atılan Abaç, üç yıl Devlet Su İşleri’nde çalıştı. 1960’ta Ankara’ya yerleşti. 1967’den başlayarak yurtdışında sergiler açtı, karma sergilere katıldı. 1969’da Birleşmiş Resim heykeltıraşlar Derneği’nin kuruluşunda görev aldı. 1970’den itibaren Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapıp, buradan 1985 yılında emekli oldu.
1990 yılından beri hiç bir yarışmaya katılmayan, bazı yarışmalarda jüri üyeliği yapan sanatçı, 1991 yılından itibaren bir süre Hacettepe Üniversitesi, bir süre de Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakülteleri’nde “Perspektif” dersi öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Abaç çalışmalarını Ankara’da sürdürmektedir.

Mersin Cumhuriyet Alanı’nda yapılan törenler sırasında “çelenk sunulan” Atatürk Heykeli altındaki bahçecik görülüyor.

Mersin Cumhuriyet Alanı’nda yapılan törenler sırasında “çelenk sunulan” Atatürk Heykeli altındaki bahçecik görülüyor.

NURİ ABAÇ’IN KARDEŞİ SUDİ ABAÇ’TIR
1960-1980 dönemi karikatüristlerinden olup, çeşitli uluslararası yarışmalardan ödül sahibidir. “Boş Veeer” isimli bir karikatür albümü yayınlanmıştır.
Halkevleri eşyalarının arasında, çöpçüye verilen Mersin Halkevi Şeref Defteri’ni, tesadüf eseri Sudi Abaç tanır, almak ister.
“Kimse neden bunlara sahip çıkmıyor,” diyerek isyan eder.
Çöpçü Recep efendi ile sohbet edince, Recep Efendi: – Al senin olsun ağabey, der. Yıllar boyu bir hazine gibi koruyup sakladığı Şeref Defteri’ni kimselere veremez, çünkü ne sıkıyönetim paşa valisi Aziz Avman, ne Cumhurbaşkanı sekreteri arkadaşı, Nasır Zeytinoğlu ve ne de Bayram Turan Çetin gibi valilerimiz almak isterler. Zaten alıp da ne yapacaklar, Halkevi yok ki defteri ne işe yarar? Belediye başkanlarının da ilgileri olmadığından, kentin belleği ve arşivi de olmadı. Yıllarca koruma altında kalan “defter” sonunda yerini bulacaktır. 1992 yılında yeniden yapılanan Halkevi, Mersin Kültür Merkezi olarak hizmete başladığında, Vali Çetin Birmek görevdedir.

SUDİ ABAÇ, Halkevi Şeref Defteri’ni, Vali ÇETİN BİRMEK’e teslim etti
Sudi Abaç öyküyü özetliyor:
Her biri birbirinden değerli amatör ruhlu, sanatçı arkadaşları ve öğrencileriyle 1946’dan 1960’a kadar perdelerini açık tutarak, bu muhteşem binanın tek ve en büyük aktivitesini teşkil eden Tiyatro’sunun Kurucusu ve Yöneticisi rahmetli pederim de “zamanı gelince bunu sahibine vereceksin evladım” demişti. İşte o an nihayet geldi çattı.
Bütün bunları şükranla, sevinçle anarken huzur ve gurur duyarak bu emaneti değerli İçel Valisi Çetin Birmek beyefendiye heyecan ve zevkle takdim ve iade eyliyorum efendim.
Teşekkür ve Saygılarımla.  .…………..Kitabın devamı için bu satırı tıklayınız……………………..

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top