AKKAHVE ‘nin SANATÇILARI : İLYAS HALİL – (Doğan AKÇA – 4/16 )

1993 Kasımındaki İstanbul sergimin açılış kokteylinde, bana inanılmaz gibi gelen bir olay gerçekleşmiş ve hepimizi sonsuz mutluluklarla sarhoş etmişti. Osman Özeren ve Nurer Uğurlu İstanbul’da yaşıyordu ve o gün kokteylde olmaları belki doğaldı.
Hadi Nuri Abaç’ın Ankara’dan kalkıp gelmesini de onun evliyalık özelliğine bağlayalım. Ama İlyas Halil’in Türkiye’ye yapacağı iş seyahatinin tam o güne rast gelmesini ve ta Abu-Dhabi’den kalkıp gelerek kokteyle katılmasını nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum. Ama sonuçta olan olmuş ve Akkahve’nin en baba grubundan dört ünlü insan bir araya gelmişti. Tabii yanlarına ben de iliştim ve bir sürü fotoğraf çektik, binlerce ton özlem ve anılarla doldurduk galeriyi.
İlyas Halil 1960 ta Kanada’ya gitmişti. Yani otuz beş yıldır Kanada’da veya çalıştığı bankanın Abu-Dhabi bürosunda bulunuyordu. Fakat üç gün yurtdışında kalıp, döndüğünde konuşması bile değişen, ülkesini küçük gören, horlayan bir çoklarının tersine İlyas Halil hala bir Mersin’li, hala bir Türkiyeli olarak yaşıyor ve yazdığı hikayelerin neredeyse yüzde yetmişinde Mersin’i, yüzde yirmibeşinde Akkahve’yi anlatıyor.
1951 den 1957 ye kadar beş tane şiir kitabı çıkmış İlyas Halil’in. Hal ve Hayal (1951), Öpücük (1952), Mürdüm Dalı (1954), Emerson’dan şiirler (1954), Yalandır Herhalde (1957), Bütün bu kitaplar yayınlandığında İlyas Halil Mersin’de ve tam bir Akkahve’li. Sonra Kanada’ya taşınmak ve sanırım iş, güç, evlilik, yaşamda iyi bir yer yakalama telaşı onda da (yazmayı bitirmemiş ama) yayınlamayı engellemiş.
Bu durgunluk 1983 te bitmiş ve arka arkaya, bu defa hikaye kitapları yayınlanmaya başlamış. Doyumsuz Göz (1983), Çıplak Yula (1985), it Avı (1987), Boyansın Ramazan (1989), iskambil Evler (1991), Kiralık Mabet (1993) yayınlanmış. Ayrıca dünyanın muhtelif yerlerindeki edebiyat dergilerinde hikayeleri çıkmaya başlamış.
Ben bu yazımın sonunda onun Kiralık Mabet adlı kitabından seçtiğim ve çok sevdiğim Theodor Katz adlı hikayesini sunuyorum, size. Bakın İlyas Halil’in yayıncısı Toplum Kitapevi’nin sahibi Remzi inanç ne diyor O’nun için. “İlyas Halil, bir yanıyla usta ve soylu yazarların sandıklarında olması gereken şiirsel anlatımıyla ortalığı aydınlatırken, öbür yanıyla da, ayağı yerde bir toplumsal taşlama ve kara mizahin unutulmaz örneklerini verdi. Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna dek dünyanın  farklı çizgilerinde yaşanmış bir ömrün muzipçe tanıkları.. Hüzne aşina bir ozanın çığlık, çığlığa duyarlılığı ”
Ben sizin yerinizde olsam hemen bir kitapçıya gider, İlyas Halil’in bütün kitaplarını alır ve büyük bir coşkuyla okurum. Üstelik her kitabın kapağında bir Nuri Abaç eskizini görmek de işin çabası.
Hikaye
THEODOR KATZ
Önümüz göl, arkamız yağmur.Yol baştan başa ıhlamur ağaçları, ikindi serinliğinde,  Theodor Katz ile, yaprak hışırtısı içinde yürüyoruz. Bana İstanbul’u çok sevdiğini, Yeruşalem’de taksi şöföründen nasıl kazık yediğini anlatıyor. Tüm yaşantımız birlikte geçmiş gibi davranıyor. Neredeyse, onu daha önce neden arayıp sormadığıma kızacak. Oysa, onu az önce Moderna Museet’in yolunda tanımıştım. Müzenin yolunu sorunca ilgi gösterdi, bizimle yürüdü.
O gün, Stokholm nar çiçeği kızıldı. Güneş ağaçların arasına sıkışmış. Açık çay rengi bir  akşam dökülmüş yola. Kent, çiseleyen yağmurdan çıkmış genç kız saçı ıslak. Ciğerlerimizde bir ıhlamur havası.  Katz,  “Müzede açık oturum veri” dedi, “Yazarlar, yabancı dilde yazmanın güçlüklerini tartışıyorlar. Katılmak ister misin?” Müzeye vardığımız zaman oturum sona ermişti. Nereden geldiğimizi sordu. Adının Theodor Katz olduğunu söyledi. Bu adı nereden bildiğimi anımsamağa çalışırken bana İsveçli yazarları anlatıyordu. “çoğu bu ülkeyi sıkıcı ve tatsız buluyor. Bezginler kuşağı. ” “Tokluğun, rahat yaşamanın etkileri” dedim, “İnsanın  usuna coşku verecek yönü yok, ondandır belki.” Güldü, “Aristo’nun torunu olduğun belli.” dedi, “hiç değilse ülkesinde büyüdün.”
İki caddenin ortasında uzanan korulukta, az önce yağan yağmurdan arta kalan su damlaları havada asılı duruyordu. Birden anımsadım. Kırk yıl önce böyle yağmurlu bir akşamda Mersin’deki Akkahve’de Theodor Katz’ı yaratmıştık. O zamanlar saçı sakalı böylesine aklaşmış, kulağı ağır duyan bir ihtiyar değildi. Onu, içi coşku dolu, baskıdan kaçan, Hitler’e karşı koyan bir üniversite öğrencisi yapmıştık. Gerçekte yaşayıp yaşamadığını bilmeden, düşsel birini aramıza katmıştık. Tartışmalarımızı renklendireceğini sanıyorduk. Theodor’a sadece, “0l” demiştik. O da hemen Akkahve’de var olmuştu. Ondan öte, Theodor, Akkahvecilerin dostu oldu. çay sohbetlerimize katıldı. Hatta birkez, Celal Çumralı şaşırıp ona çay ısmarlamıştı. Haşmet Akal, çay paralarını isteyen Hasan Baba’ya boş iskemleyi gösterip, “Şu gavurdan al” demişti. Sonunda Nuri Abaç çay paralarını ödemişti. Çok geçmeden Theodor bizden biri olmuştu. Konuşmalar çıkmaza girince Aristo’dan, Descartes’tan örnek gösterip, tartışmalara yön verirdi. İsveçli’nin sözcülüğünü Osman Özveren üstlenmişti. Sosyal görüşlerine uygun düşmeyen bir fikir ortaya atılınca Osman, “Theodor burada olsaydı” diye başlar, konuşanları sustururdu. Osman’ın ikinci kişiliği idi bu. Sıkışınca birilerini yardıma çağırır, olmayan insanlardan fikir sorardı. Herkese akıl hocalığı yapmasına rağmen Nuri’ye pek dokunmazdı. “Sen, birgün bilinen bir ressam olacaksın” derdi.
Şimdi yanımda yürüyen şu adama bakıyorum, ne de çabuk yaşlandı. Ama hala dünyayı umursamayan bir hali var. Tavırları bizimle Akkahve’de, Akdeniz kıyılarında yetiştiğini gösteriyor. “Şimdi ne iş yapıyorsun?” diye sordum. “Öğretmenlikten emekliyim” dedi, “Arasıra da Hahama yardım ediyorum. Çocuklara din dersi veriyorum”.
Bu adamın var olmasının en önemli nedeni Akkahve yöneticisinin yakınmalarıydı. Hasan Baba, kahvenin zarara girmesinin suçunu oğluna yüklerdi. Kahve boş olduğu zamanlar, bize “Şuraya bakın!” derdi, “Şu güzelim kahve şimdi an kovanı gibi vızıldamalıydı. Ama yarı salak, bütünüyle sarhoş bir heriften hayır mı gelir. Sabahtan akşama kadar elinde rakı şişesi. Ah, bizi yurdumuzdan edenlerin gözü kör olsun. Üç şairle iki ressamdan başka gelen giden yok. Sabahtan akşama iki çay içip dünyanın derdine çözüm arıyorlar. Laf ebesi tümü de. Bu züğürt müşterilerle kahve mi dönermiş .”
Katz’ın yaratıldığı gün masada beş ya da altı kişiydik. Dışarda ince bir yağmur. Buram buram bir yaşam kokusu. Bahar, kapının ardındayım diyor. Nurer Uğurlu, Celal Çumralı gelen geçenlere dalmışlar, yarım kulakla konuşmaları izliyorlar. Nuri, Hasan Baba’yla yarenlik ediyor. Osman ikisini de ahretlik sorularına boğmuş. Hasan Baba’ya “Haklısın!” dedi, “yabancı diyarda yaşamak güç. Kilis ‘den ayrıldıktan sonra uzun süre doğduğum yerlerin özlemini çektim. Bahar geldi mi Kilis, elma, kayısı çiçekleriyle donanır. Kızların yanakları allanırdı.” Konuşmaya Haşmet de katıldı. “Atma Osman” dedi, “Kilis sokaklarında elma çiçeği ne arar. Köyünde kalsaydın ya berber ya da terzi olmuştun. Belki de, ineklerin fışkısını temizleyen bir rençber. Kişi ancak karnının doyduğu yerde özgür yaşar.” Nuri, “Örnek ortada değil mi” dedi, “Haşmet Paris’te kalsaydı şimdiye dek ünlü olurdu.” “Belki de olmazdım”. dedi Haşmet, “Ama hiç olmazsa Bakanlık baskısının altında üzüm gibi ezilmezdim. “
Tam o sırada, kahveye Ziya Arıkan, Hüsnü Mengenli girdiler. Masaya katıldılar. Haşmet, “Yahudi olmayı çok isterdim. .. dedi, “Hitler’e karşı koymak keyifli ve coşkulu bir şey. Dış ülkelerin birine kaçardım.” Nuri, “Nereye giderdin?” dedi. O anda sokak kalabalıklaştı. Gelen geçen arttı. Celal’in önünden geçen kızın gözleri yasemin gülüyordu. Celal Nuri’ye, “Geçen kimdi?” dedi. Nuri “Bilmem görmedim!” dedi. Haşmet düşünce dizisi bozulduğu için Celal’e kızdı. “Havayı bozuyorsun” dedi. “Kim geçerse geçsin sana ne be adamı. Ayakta düş görmekten vazgeç yollar bomboş. Celal, “Gördüm” dedi. Bana “Sende gördün değil mi” diye sordu. “Bilmem” dedim, “Hiç dikkat etmedim. .. “Vallahi geçti!” dedi Celal “Elleri üşümüş, nefesi ılık bir dumandı. Nisan ayı gibi geldi geçti önümden. Haşmet’in gözleri parıldadı,”Böyle mitolojik varlıklar, senin gibi evli yer yaratıklarına pek yüz vermezler, vazgeç düşlerden. Hitlere karşı koymak gerekseydi nereye kaçardın?” Osman, “En iyisi Moskova” dedi, “Sanatçıya çok değer verirler o ülkede. Nuri, “Sen bir düşünürsün. Paris ya da Londra bence en uygunu”. Celal, “Bana kalırsa Stokholm.” dedi, “isterseniz düşsel birini yaratılım, Stokholm’a gönderelim” Nuri, “Çok ilginç.” dedi” “Adam genç, yakışıklı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenci.. Nurer, “Güzel bir sevgilisi de olmalı sevecek, kızacak bir arkadaş gerek ona.” “Tamam” dedi. Celal “Genç adamı şimdi görür gibiyim. Berlin’de resim eğitimi gören Theodor Katz, Lisbet adındaki İsveçli sevgilisinin peşinden Stokholm’e gidiyor.” Nuri, “Yine gerçek dışı bir dünyaya daldın Celal!” dedi, “Theodor Katz adını nereden çıkardın?” “Öylesine aklıma esti!.Dedi Celal. Osman, “Oldu Bu Theodor, bir yaz gecesi, sahte pasaportla Berlin’i bırakır, kaçar.” “Evet” dedi Celal, “Sevgilisi Lisbet yanındadır.” Haşmet, “Pes birader” dedi, “Yahu, neredeyse adamın ne giydiğini de ayarlayacaksın. Ama çevrende olan bitenden haberin yok. Nasıl yargıçlık yapıyorsun sen?” Celal gülümsedi, “Şair gibi! Şair gözüyle gerçekler daha açık seçik görülür”.
Müzeyi gezerken Theodor bize sanat yapıtlarının özelliklerin anlattı. Söz arasında İsveç’ten yakındı. Limon kesince güneş fışkıran İsrail’e yerleşmediğine üzülüyordu. “Kırk yıldır çekiyorum bu soğuk ülkeyi.” dedi. “Akkahve’ye dönüp Celal’e, Nuri’ye bildirmeliyim.” dedim. “Theodor’u İsrale gönderseydik daha iyi olurdu. Yahudi’nin gideceği ülkeyi biz seçmemeliydik.
Nuri’nin, Osman’ın Mersin’i bırakıp gitmelerine engel olmalıyım. Limon Çiçeği kokan kenti bırakıp yabancı ellere düşmesinler.
Kahraman Katz bile canından bezmiş İsveç’te. Üstelik Lisbet’i gördüm. Pancar yanaklı, tombul bir kadın olmuş. Artık öyle peşinden koşulacak birşey değil. Sonra, o gün, yağmurlu havada Akkahve’de pencerenin önünden geçen, elleri üşüyen, nefesi duman kızı anımsadım. Kara üzüm gözlü bir güzeldi. Hüseyin Bey’in kızıydı. Ben de görmüştüm onu. Benim içimde de bir Nisan uyandırmıştı. O gün Celal’e, görmedim, dediğime üzüldüm.
Katz’ın yakınmaları bitmedi. “Benim buralara gelmeme neden olanın gözü kör olsun” dedi, durdu. “Öyle deme” dedim, Buraya gelmene neden olan kişilerden birisi şair yargıçtı, öteki ise ressam mimardı.
Theodor Katz güldü. “insanların alın yazısını yazan güçlerin böyle nitelendirildiğini hiç duymamıştım” dedi…

* Bu yazı  “İçel Sanat Külübü” Aylık Bülteni “Haziran 1995 – 37. Sayı” sından alınmıştır.

Biyografik Bilgi

scroll to top