AKKAHVE ‘nin SANATÇILARI : ZİYA ARMAN – (Doğan AKÇA – 7/16 )

Siz onu yıllardır avukat cüppesiyle Mersin Adliyesi’nin koridorlarında o davadan öbürüne koşarken görüyorsunuz. Saçları beyazlaşmış, ama hala yakışıklı bir orta yaş insanı. Ve eğer 1950–55 yıllarını yaşamamışsanız, Mersin Lisesi’nin o günlerini bilmiyorsanız, Ziya’ya benim gözümle bakmanız da mümkün değil. Çünkü onunla her karşılaşmamızda, her sohbetimizde Ziya yavaş yavaş gençleşir ve lise yıllarının o yakışıklı şairi gelir karşıma.
Ya Lise’nin, ya Halkevi’nin yüzlerce kişiyle dolu salonu. Sunucu, “Ziya Arman” dedi mi, salondaki yüzlerce kişi de bağırmaya başlar. “Maris… Maris…”. Ziya mikrofonun başında bir süre o “Maris”li çığlıkları dinler, o müthiş mutluluğu yaşar, sonra anlamlı erkek sesiyle “Maris” der. Alkış ve çığlıklar ayyuka çıkar ve yavaş yavaş azalır. Salon iyice sessizleşince Ziya hepimizin ezbere bildiği o güzel şiirini okumaya başlar. İstanbul’da, Ankara’da Atilla İlhan’dan “PİA”yı dinlenmek nasılsa Mersin’de Ziya’dan “Maris” dinlemek odur.
Teoman Karahun’u anlattığım yazımda da değinmiştim. Ziya, Teoman, Ercan Belen ayrılmaz üçlü o yıllarda. Şiir günlerinde de, okulda ve Akkahve’de de hep beraberler. Biz Ergun Evren de şair olduğu için onlarla birlikte olabiliyoruz. Yoksa her genç toplulukta o yıllarda görülen bir kaç yaş büyük olmanın verdiği abilik kasıntısı onlarda da var. Üstelik onlar şiirleri Varlık’ta, Türkdili’nde yayınlanan abiler. Fakat Ziya hukuğu bitirip Mersin’e döndükten ve hepimiz 22–25 yaş çizgisine geldiğimizde artık bir kaç yaş farkın da önemi kalmıyor. Sık sık buluşuyoruz.
Elek dergisinin çalışmalarına katılıyor ve bize Elek’te yayınlanacak şiirlerini veriyor. Ve hep birlikte, ve hiç farkında olmadan bugünlere geliyoruz işte.
Yazımın ekine Ziya’nın ünlü “MARİS” şiirini eklemek isterken baktım şiiri hala ezbere biliyorum. Demek ne çok sevmişiz bu şiiri. Niye ki, belki de o yıllarda hepimizin bir Maris’i vardı da ondan.
Ama bu sefer şiiri okurken başka bir şeye takıldım Ziya kuşluk vaktindeki denizi bakın nasıl anlatıyor.
“Mavnalar iskele
Çakıl taşları
Kayalıkta uyuklayan martı”
Yahu Ziya! biz ne güzel bir Mersin’de yaşamışız. Mavnası, iskelesi, çakıl taşları, martısı olan o Mersin nereye gitti?… Belediye gazinosunda bir bardak çay içip, yarım gün oturduğumuz, ayaklarımıza denizin değdiği o Mersin nerede?.. Akkahve’de şiir okurken çakıl taşlarını döven dalgaların fon müziğine ne oldu?. Asmalar, begonvillerle örtülü pergolaların altında, Atatürk caddesinin güzel kızlarını çaktırmadan keserek yürüdüğümüz o cadde nereye gitti?
Bir şiirinde de
“Bir akşam vakti çıkıp geldim
Yerli yerindeydi liman
Anılar buldum bembeyaz
Çamaşırlar gibi iplerde duran” diyorsun.
O muhteşem, o bembeyaz anıları, betonlarla, asfaltlarla denizimizi doldurarak kimler kirletti yahu.
Biz bu şehrin aklı başında gençleriydik ve hep burada yaşadık. Gözümüzün önünde o güzellikleri yok edenlere niye hiç tepki vermedik? Galiba biz millet olarak tepki vermeyi öğrenemedik daha, değil mi?
Neyse bunları sonra konuşuruz. Şimdi “Maris” zamanı.

MARİS

Dalgalar denizin
Zeytin yeşilinden
Kopup geliyordu.
İsmin hep o denizi
Hatırlatıyordu bana.

Hani o
Kuşluk vaktindeki
Denizi.
Mavnalar
İskele
Çakıl taşları
Kayalıkta uyuklayan martı
Hep seni hatırlatıyor.

Kahvedeki masaların birinde
İki sandalye
Vardı.
Başka bir şey söylememiştin
Gülmüştün sade.

Ver Maris,
Saçlarından  ağlarını örsün
balıkçılar.
O vakit ben
Bir balık olacağım.
Yeter ki saçların omuzlanma değsin
Yeter ki Maris,
Saçlarınla  öğünsün balıkçılar.

Ziya ARMAN

* Bu yazı  “İçel Sanat Külübü” Aylık Bülteni “Ekim 1995 – 40. Sayı” sından alınmıştır

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top