ATALMASI – ADAMOTU — Mustafa B.YALÇINER

Adamotu1-e1382468691970.jpg

Aydıncık’ta tabiat ana uyanmış, her türden otlar bir karış kadar yükselmişti. Yeşil ile mavi arasında tarihin derinliklerine dalmış, fotoğraf makinesi elimde, Han Yıkığı’na doğru giden yolda yürüyordum. Sağ taraftaki ilk zeytin ağacının hizasına vardığımda, dibindeki bir bitki ve çiçekleri dikkatimi çekti: Yüzeyi pütürlü, sert, geniş, uzun, ucu sivri, kenarları kesik ve oval yaprakları, toprak hizasında yan yana dizilip bir daire oluşturmuştu. Marulu anımsatan bu bitki beş yapraklı mor çiçekler de açmıştı.
İlk kez gördüğüm bu bitkinin hemen birkaç fotoğrafını çektim. Yanında bulunan ve henüz çiçeği olmayan bir başkasını da kökünden çekmeye çalıştım ama çıkmadı ve toprağa yakın bir yerden koptu. Çiçeğe olan ilgim tarihî yolculuğa galip geldiği için, bitki elimde çarşıya döndüm. Önüme gelene bu bitkiyi tanıyıp tanımadığını soruyordum. Ne yazık ki tanıyan çıkmadı. Bitki solmaya başlamıştı; umudumun da bir kuş olup uçmaya hazırlandığı bir sırada, bir kadın “ Buna atalması derler. Nisan ortasında erik büyüklüğünde ve hoş kokulu meyvesi olur. Bizim köyde bir çocuk meyvelerinden yemiş, sarhoş gibi davranmaya başlamış şimdi ise biraz safça” dedi.

Edindiğim bu bilgiyi bir tanıdıkla paylaşırken, bir başkası “Hayrola, atalması ile işiniz ne” deyince, bir daha heyecanlandım ve ona atalması hakkında ne bildiğini sordum.

— Bizim yeğenlerden ikisi bunun meyvelerini yemiş, tuhaf davranışlar göstermeye başlamışlar; biz de onları hastaneye götürdük.
— Çocuklarda bir iz bıraktı mı?
— Hayır.

Atalması beni büyülemeye başlamıştı. Bir an önce hakkında daha fazla bilgi edinmek arzusuyla eve gelip internette araştırma yapmak üzere arabama binmiştim. Hareket edecektim ki çocukluk arkadaşlarımdan biri işaret etti ve arabaya binmek üzere kapıyı açtığında, ön koltuktaki bitkiyi gördü.

— Atalmasıyla ne yapacaksın?
— Atalması hakkında ne biliyorsun?
— Bunun erik büyüklüğünde sarı meyvesi olur. Yiyenleri sarhoş eder. Benim yeğenlerden ikisi yemiş. Sarhoş gibiydiler. Biri ağlıyor, öteki türkü çağırıyordu.
— Hastaneye götürdünüz mü?
— Para ne gezer ki götürelim.
— Peki, çocuklara bir şey oldu mu?
— Yoo. Sabahleyin ikisi de ayıktı.

İnternette araştırmaya başladım ama atalması diye bir bitki bulamadım. Ankara’daki bir profesör dostuma, bitkinin fotoğrafını, edindiğim bilgileri yolladım ve bir araştırma yapmasını istedim. Birkaç hafta sonra, arkadaşımdan bir elektronik posta geldi. “Adı: Adamotu; Latince ismi mandragora. Hiosiyamin ve skopolamin alkoloidlerini içerdiği için ağrı kesici olarak kullanılmaktadır.”
Fransızca olarak yayınlanan sitelerde mandragorayı araştırmaya başladım: Adamotunun Türk kültüründe önemli bir yeri olmamasına karşın başka kültürlerde binlerce yıldır, özellikle de adama benzeyen köküyle, insanoğlunu büyülemiş olduğunu gördüm.  Kullanıldığı zaman adamotunun insanı hayal âlemine götürdüğünü, uyuşturucu olduğunu ve cinsel gücü arttırdığını aynı zamanda bazı rahatsızlıkların tedavisinde kullanıldığını öğrendim. Yine bu sitelerde, Hipokrat’ın (MÖ1V.yy)  adamotunu bugün adına stres denilen, melankoli, iç daralması gibi rahatsızlıkların tedavisi için önerdiği ayrıca kökünün cinsellik üzerinde çok güçlü bir etkisi olduğu belirtiliyordu. Cinsellik üzerinde çok etkili olduğuna öyle inanılmış ki bitkiye aşk otu adı bile verilmiş. Araplar da adamotu meyvelerine “Aşk elmaları” ya da “Şeytanın elmaları” demişler. Antik Yunan’da aşk tanrısı Venüs’e (adamotunun Latince ismini anımsatan)  Mandragoritis denilirmiş. Afrodizyak etkisinin yanında, çoğu kültürlerde adamotunun yenmesi hamile kalmanın bir garantisi olarak görülmüş.
İncil’de çocuğu olmayan Hz.Yakup’un eşi Rahel’in adamotunu yediği ve sonunda hamile kaldığından söz edilir. Hz.Yakup’un Lea’dan doğma beşinci çocuğu İssakar, çocuklarına şöyle der: “ Adamotu pahasına, Yakup için doğrulan beşinci erkek çocuğum. İşin gerçeği, ağabeyim Ruben tarladan adamotları ile dönerken, Rahel onunla yolda karşılaşmış ve adamotlarını elinden almış. Ruben ağlamaya başlamış. Onu duyan annem Lea, dışarı çıkmış. Rahel, ihtiyacı olduğunu söyleyerek adamotlarını vermek istememiş ama adamotlarına karşılık Yakup’u bir geceliğine sana verebilirim demiş. Yakup, Lea ile birlikte olmuş ve ben doğmuşum. Bu pazarlık yüzünden de adım ‘bir bedel karşılığı çocuk’ anlamına gelen İssakar olmuş.” Rahel adamotunu kullanır, hamile kalır ve bir oğlan doğurur. “Tanrı utancımı kaldırdı. RAB bana bir oğul daha versin” diyerek çocuğa Yusuf adını verir.
Cezayir’de de çocuksuz bayanların hamile kalabilmeleri için cinsel ilişki sırasında küçük bir torbaya adamotu kökünden parçalar koyup üzerine yatarlarmış.
Bitkinin 3 ile 4 cm çapına varan yeşil malta eriği şeklindeki meyveleri, nisanın başında sararır ve kavununkini andıran bir koku saçar. Olgunlaşıp düşen meyvelerinin içerisinde bol miktarda küçük çekirdekler mevcuttur. Bu meyveleri yiyen erkek ya da kadının cinsel güce ve verimliliğe sahip olduğuna inanılmış.
Afrodizyak ve kısırlık giderici özellikleri yanında, adamotu sahibine şans getirir ve onu zengin hazinelere kavuştururmuş. Ayrıca büyücülerin adamotu kökünü hazine bulacak, geleceği okuyacak, güç, zafer vb kazandıracak canlı bir yaratığa dönüştürebildikleri iddia ediyorlarmış. Bunun sonucu adamotu kökünün fiyatı hızla yükselmiş. Bu konuyla ilgili olarak,  J. Bouquet, 18 Nisan 1951 yılında verdiği bir konferansta, Fransa’nın Nice kentinde bir mahkemenin sahte adamotu davasına bakmak zorunda kaldığından bahseder. “Satın alırsan, bu bitki sana Milli Piyangodan çok para çıkartacak” diyerek davacıya yüksek fiyatla adamotu satılmış. Konuşmacı ayrıca Bruxelles’de yayımlanan Sabah adlı bir astroloji dergisine, Uzman botanikçi S. G. ANDRES’in (93, av. Alph. Denis. HYERES (VAR) FRANSA) verdiği şu ilandan da söz ediyor: “İnanca en uygun ve en eski dinî nesneyle, meşhur adamotu köküyle, tüm girişimlerinizde BAŞARI. Botanik garantiyle teslim edilir. Dinî usule uygun olarak çıkartılmıştır. Kökten bir parça, 60 Fransız Frangı. İnsan biçimindeki tek parça kökün fiyatı ise talep üzerine bildirilecektir. (İstek halinde uluslararası cevap kuponu ekleyiniz.)”
Adamotu tacirleri, başkaları kök sökmesin diye çeşitli söylentiler yaymışlar: Adamotunun kendisini söken her canlıyı öldürme gücüne sahip olduğu, sökülürken çıkardığı çok güçlü çığlığın sökeni öldürebileceği ve bu nedenle de kutsal günlerde, dini usullere göre ve bazı ilahilerin eşliğinde sökülmesi gerektiği iddia ediliyordu. Anlatılanlara göre, papazlar büyülü bir hançer ile adamotunun etrafına ortak merkezli üç çember çizip dua ederken, bir genç kız da adamotunun başında ağlarmış; bitkinin etrafındaki toprak kazılıp temizlenirmiş. Açığa çıkan köke uzun bir ip bağlar ve ipin diğer ucu da bir hafta aç bırakılmış siyah bir köpeğin boynuna geçirdikten sonra, bir parça et köpeğe koklatılır ve uzağa fırlatılırmış. Üç çemberi geçerek eti yemek için fırlayan köpek, kökü sökmeye çalışırmış. Bu sırada bitki kulakları sağır edecek bir çığlık atarmış. Papazlar ve ağlayan kız ise çığlıktan etkilenmemek için kulaklarını mumla tıkarlarmış. Üç deneme sonrasında köpek bitkiyi sökemezse, vazgeçilirmiş. Eğer köpek ölürse, kök kullanılabilirmiş. Sökülen kök yıkanıp suda bekletilir sonra da bir beze sarılırmış; böylece artık ebediyen sahibine sadık kalarak ona şan, şöhret ve para kazandırırmış.
Doğurganlık sembolü olarak kabul edilen adamotuna, bazı kültürlerin yazınsal yapıtlarında da rastlamak olasıdır: Fransız yazar Flaubert (1821–1880), “Hérodias” adlı öyküsünde, Salomé’nin dansıyla ilgili olarak “Siyah şalvarının üzeri adamotlarıyla doluydu… Bir kelebekten daha da hafif, Salomé uçmaya hazır görünüyordu” diye yazıyor.
İtalyan düşünür ve politikacı Niccoló Machiavelli (1469–1527) de “La Mandragore” adlı komedisinde adamotuna deyinir: Zengin olduğu kadar da salak olan Nicia, altı yıllık evli olmasına karşın bir türlü çocuğa sahip olamamış ve ümidini de kaybetmek üzeredir. 20 yıl Paris’te yaşadıktan sonra Floransa’ya dönen çapkın Callimaco Guadagni, Nicia’nın güzel eşi Lucrezia’nın peşine düşer. Arkadaşı Ligurio ile bir plan kurar. Ligurio, Nicia’ya Paris’ten kısırlık uzmanı bir doktorun geldiğini, adamotundan bir şurup yaptığını, bu şurubu içen kadının yüzde yüz hamile kaldığını ama ilacı içen kadınla yatacak ilk erkeğin bir hafta içinde öleceğini söyler. Ayrıca böyle bir tehlikeye maruz kalmaması için, karısının bir defalık başka erkekle yatmasına izin vermesini önerir. Saf koca da bu sözlere kanarak, hiç tereddüt etmeden, karısını yabancı bir erkeğin kollarına atar.
Yaşlı bir kadın da adamotuyla ilgili bir anısını anlattı: “Oğlak güdüyordum. Eve dönerken atalması gördüm. Meyvesi çok hoş kokuyordu ben de koparıp koparıp yedim. Bana bir şeyler olmuştu eve geldiğimde. Uykum var diyerek hemen yattım. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Sabah oldu. Anam bana, ‘Kız neydi o halin akşam? Sabaha kadar sayıklayıp durdun.” Ne dediğimi sorunca tuz çuvalı yılan girdi, diye sayıklayıp durmuşum.”
Bu bitkiyi iki ay gözlemlemiştim. Şimdi sıra kökündeydi; acaba denildiği gibi kökü adama benziyor muydu? Nisan ortalarında ağabeyim ile birlikte, yanımıza bir kazma, bel ve kürek alarak bir adamotu sökmeye gittik. Önce dallarını kestik, sonra bitkinin 50 cm uzağından kazmaya başladık, Köke zarar vermemek için açtığımız çukur gittikçe büyüyordu. Hava sıcak, toprak kuru. Güneş tepemizde, gömleği de çıkarmak zorunda kaldık. Elimize yüzümüze konan toz, terle çamura dönüşmüştü.
Elimizde ne hançer vardı, ne de adamotunun etrafına üç daire çizmiştik. Ne dua eden papazlar, ne de ağlayan bir genç kız. Aç bırakılmış kara köpeğimiz de yoktu. Korku ile karışık bir heyecan kaplamıştı beni. Ürperiyordum. Bir kurt içimi kemiriyordu. Ya yazılanlar doğruysa ya başımıza bir iş gelirse? Ağabeyim çok rahat bense telaşlıydım.
Kökün yan taraflarından kazarak devam ettik ve sonuçta şekil tam ortaya çıktı: Bir gövde ve iki kol. Sonuna kadar kazacak olsaydık herhalde akşamı ederdik. İkimiz birden asılıyorduk;  kök ne çığlık attı ne de başka bir ses çıkardı.  Koparıp aldık. Aman Tanrım! Gerçekten insana benziyordu. Ölçmeye başladım: Gövde 45 cm, kollardan biri 35 cm diğeri ise 20 cm idi.
Dönüşümüzde bizi adamotuyla görenler, “Hayır ola, bu yaşta çamurdan adamla mı oynuyorsunuz” dediler.
Duştan sonra terasa geçtim. Adamotu masamda, kahvemi yudumlarken bir tenis topu gibi kültürler arasında gidip geliyordum. Günümüzde unutulmaya yüz tutan bu bitkinin çok etken olduğu bir kültürde yaşıyor olsaydım, herhalde adamotu kökü sökmeye gidemezdim.
Edindiğim tecrübenin mutluğunu yaşarken bireylerin kültür yoluyla da sömürüldüklerini bir kez daha düşünmeden edemiyordum.MUSTAFA B.YALÇINER

Biyografik Bilgi

scroll to top