ÇUKUR KÖYÜNDEKİ KARACAOĞLAN MEZARININ TARİHİ VE MADDİ DAYANAKLARI -Sıtkı SOYLU

Sıtkı-Soylu-3.jpg

Halk edebiyatı ile ilgili araştırmalarda, sözlü örneğin dışında kaynak, yok denecek kadar azdır.
Yazılı kaynak olarak başvurulacak belgelerin kaynağı da, yine sözlü gelenekten aktarılanlardır.
Özellikle biyografik araştırmalarda ortaya konan birbiriyle bağdaşmaz yazılar doğru sonuca ulaşmayı zorlaştıran bir başka bir sorunu oluşturuyor.
Rivayetlerin  efsaneye yaklaşan abartıları, zaman ve mekan unsurunu göz ardı eden özelliği, sözlü örneğin en önemli zaafını oluşturuyor.
Bu eksikliği; başka kaynaklardaki sağlam verilerle bir dereceye kadar gidermek mümkün     olabiliyor.
Rivayetlerin özündeki müşterek çizgilerle, bu kaynakların doğrularını çakıştırabildiğimiz ölçüde doğru sonuca yaklaşabiliyoruz.
Bu yardımcı kaynaklar;
a) Zaman içinde en az değişime uğrayan folklorik unsur olarak gelenekler.
b) Tarihi ve sosyolojik oluşumlar.
c) Şairin eserlerinde geçen maddi unsurlar,
olarak özetlemek mümkün .
Kendisini:
Kozan dağından neslimiz
Arı Türkmendir aslımız
Varsaktır durak yerimiz
Gurbette yar eğler bizi,
şeklinde  tanıtan Karacaoğlan, önemli ipuçları veriyor.
Rivayetlerin verdiği bilgiler ise; şairin Feke ilçesinin Gökçe, Bahçe ilçesinin Varsak, Kilis’in Zobular köyünde doğduğu noktasında. Yani birbirine oldukça yakın köylerde, küçük bir bölgede yoğunlaşıyor rivayetlerin anlattıkları.
Gerçi aşiret yaşantısında insanların nerede doğduğunu kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz.
Ama, rivayetlerin müşterek noktası, şairin kendi ağzından verdiği ipuçlarıyla birleştirilince, Karacaoğlan’ın; Doğu Çukurova’daki Kozan-Gavur dağlarının eteklerinde kışlayan aşiretlerden birine mensup olduğu, oralarda doğduğu; çocukluk ve ilk gençlik yıllarını orada geçirdiği geniş kabul görmüş bir tahmin olarak söylenebilir.
Bu tespit, 17.yüzyılda yaşadığına inandığımız, Güneyli veya Büyük olarak nitelendirilen Karacaoğlan’ a aittir.karacaoglan-1
Başka yüzyıllarda ve başka bölgelerde yaşamış, Karacaoğlan mahlasını kullanmış şairler, bildirimizin konusu dışındadır.
Bir seminer bildirisinde, Karacaoğlan coğrafyasını işlemiş, şairin verdiği ipuçlarıyla oluşturulan münhaniler sonucunda, özlemle andığı coğrafi unsurların Adana-Gaziantep- Maraş üçgen içinde yoğunlaştığını görmüştüm.
Çukur köyündeki mezar konusu da bu çalışmanın içinde daha belirgin hale gelmişti.
Biraz önce, aktardığım, şairin aslını, neslini, eğlendiği yeri bildiren dörtlük, dikkatlice tahlil edildiğinde de bu gerçek açık biçimde görünüyor.
ilk dörtlüğü yukarıda verdiğimiz şekilde başlıyan ve tamamı beş dörtlükten oluşan bu şiir, İbrahim Aczi Kendi tarafından 1942 yılında yayınlanmıştı.(1)
Nedense şiirin tamamı toplu metinlere girmemiş. Ve bir çok araştırmacı tarafından sadece bu ilk dörtlük işlenmiş; Varsak’ta tıpkı Akşehirli Ahmet
Hamdi Efendinin anılarında değindiği gibi algılanmış, Bahçe kazasının Varsak kariyesi şairin hem doğup büyüdüğü yer hem de bir yar yüzünden eğlenip kaldığı yer olarak değerlendirilmiş.
Biraz daha açmak gerekirse Varsak; hem sıla, hem de gurbet olarak gösterilmiş. Bu tezat gözlerden kaçmış.
Dikkat edilirse dörtlük hem vatanı, hem de gurbeti açık şekilde işlemiş.
Bize göre Varsak, şairin bir yar peşinden eğlenip kaldığı Gurbettir. Varsak’ı dar anlamda, bir çoğrafi unsur olarak alırsak, yani burdaki kasdı Bahçe’nin. Varsak köyüne indirgersek, karşımıza bir başka alternatif çıkar.
Antalya merkez ilçeye bağlı Varsak beldesi var. Hem de bu belde Bey dağlarının doğu yönündeki Kozan dağının eteklerine yakın yerde kurulmuştur.
2. Beyazıt döneminde bazı vergi ihtilafı yüzünden İçel’den Antalya ya göç eden Farsak halkı da Salur boyuna mensup Türkmenlerdir. Yani Türkmen, Kozan ve Farsak üçlüsü, bu bölgçde de geçerlidir.
Ama olayı daha geniş açıdan alır, sosyolojik olarak değerlendirirsek önümüze Cebelibereketten, Binboğalardan, Hadim’in Aladağ bölgesine kadar uzanan geniş bir coğrafya çıkar.
Onun için Varsak’ı küçük bir coğrafi unsur olarak değil, Varsak yurdu, Varsak topluluğu şeklinde algılamak daha sağlıklı sonuç verebilir.
Karacaoğlan gibi tüm Anadolu’yu harmanlamış bir gezginci şairin, ayak izlerini de ancak böylesine geniş bir coğrafyada bulmak mümkün olabilir. Karacaoğlan’da en çok geçen Dağ, Bulgar dağıdır.
Bulgar dağıyla İlgili şiirlerde bir yar peşinden gidişin öyküsü, isterliği çok açıktır. Keza Bulgar’ın güney uzantısındaki Eğri Dağında da yitirdiği hilal kaşlı yari arar.
Şimdi Bulgar, Varsak ve Karacaoğlan ilişkisini, bir de tarihi olguların yardımıyla gözden geçirelim.
Şikari’nin Karaman tarihinde, Bulgar’da eğleşen Varsaklar önemli bir askeri güç olarak vurgulanır. Ve Karamanlılar ile birlikte savaşan bu insanlarda Bulgar askeri diye söz edilir. Şikari’nin Senkendaz diye de nitelendirdiği bu Bulgar Varsakları sapan taşı atarak özel bir savaş tekniği geliştirmişlerdir.(2)
Hoca Sadettin; Tacüttevarih’te; Rum Mehmet Paşanın Larendeyi yağmaladıktan sonra Bulgar Varsaklarına yöneldiğini, ancak dağlık bölgede bu Varsaklar tarafından bozulduğunu, aldığı ganimetlerini de bırakıp gittiğini uzun uzun anlatır. (3)
Neşri tarihi; Karamanoğlu’nun Kara Timurtaş Paşaya saldırmasını vesile sayarak Karaman’a yürümesi üzerine Karamanoğ’lu’nun “İklim-i Kadimi Yunan leşkerini, Varsağını ve Turgut’un ve Sumağar’ın, Tatarın beylerini toplayarak” Osmanlıya karşı çıktığını haber verir.(4)
Osmanlı maliye defterlerinde Silifke’nin doğusundan başlayan dağlık bölge Varsak yurdu, Varsak dağı şeklinde geçer.(5)
Yine Şikari tarihinde ilginç bilgiler var ve bu bilgilerdeki isimler hala köy-kasaba ismi olarak yaşar.
Şikari de aynen şöyle der “Mehmet Bey Engürü ile Konya arasındaki sahrayı ikiye bölüp yansın Turgut’a yarısın da Bayburt’a verdi. Tarsus’u iki nahiye idüp birin Kosun’a, birin Elvan’a virdi.”
Varsak’ların ünlü beylerinden Elvan’ın ismi Elvanlı olarak, Sömek Beyin ismi de aynen Silifke’nin bir köyünde, Silifke Mersin Güzergahında yaşamaktadır.
Gedik Ahmet Paşa ile Pir Ahmet’ Bey arasındaki savaşta da Varsak vurgulanır.
Pir Ahmet Bey Ermenek’te Mennan kalesinde sıkışır. Beklediği yardım gelmeyince teslim olmayı da kendine yediremediği için kaleden atlayarak intiharı tercih eder.
Karaman Beyliğinin sonunu belirleyen bu savaşla ilgili olarak söylenmiş, yaşamı hakkında fazla bilgimiz olmayan Aşık Muslu’nun destanında, Pir Ahmet Beyin ağzından yardıma gelmeyen beylere de sitem vardır.
Kanı noldu Karaman’ın beyleri
Kanı Varsak, Turgutoğlu, Candarı
N’oldu acep yayaları seymeni
Gedik Paşa etme elden say bizi
Konuya; Karacaoğlan’ın yar yüzünden eğlenip kaldığı gurbetin, bu Bulgar Dağı, yani, Varsak yurdu olduğunu vurgulamak istiyorum, bu açıdan bakıyorum.
Bir destan konusu yaptığı Eğri Dağı da biraz önce belirttiğim gibi Bulgar’ın güney uzantısıdır.
Eğri Dağı’nın Karacaoğlan tepesi ve Karacakız tepesi ile arasında ise sadece bir vadi bulunmaktadır.
Hemen bu noktada Eğri Dağı ile ilgili bir açıklamaya da gerek olduğu kanısındayım.
Bu destanı ilk olarak İbrahim Aczi Kendi cönklerden aktararak yayınlamıştır. Destan daha önce yayınlanan Sadettin Nüzhet’in toplu metin halindeki kitabında yoktur.
İbrahim Aczi, Bulgar’ın güney eteğindeki Eğri Dağından haberdar olmadığı için, bir paragrafla, Eğri’nin Ağrı olması gerektiğine dair not düşmüş.
Bu ihtimal Cahit Öztelli’ye de, hayli makul gelmiş olacak ki, Milliyet Yayınları arasında çıkan kitabında metni aynen almış, bir dip notla Eğri’nin Ağn olması ihtimaline değinmiş.(6)
Müjgan Cumbur ise, Cahit Öztelli’nin bu bilgi notunu değerlendirmiş ve metni, Ağrı olarak değiştirmiş.(7)
İlhan Başgöz, destanın içeriği ile Ağrı Dağı arasında bağlantı kuramadığı için, bu dağın güney nde bir dağ olabileceği ihtimalini not etmiş.(8)
Biz, 1975 yılında yayınlanan bir yazımızda  Eğri Dağı hakkında geniş bilgi vermiş, Dağın 200.000 ve daha düşük ölçekli paftalarda görülebileceğini belirtmiştik.(9)
Şimdi Karacaoğlan ve Karakız tepelerine bakıyorum.

harita1
Bu iki tepe, oldukça yumuşak bir vadinin iki yanındadır.
Doğudaki Karacakız, batıdaki ise Karacaoğlan adını taşırlar.
Karacaoğlan tepesinin eteklerinde ise Çukur Köyü bulunur. Eski Çukur diye bilinen ve halen ören şeklindeki köy, Karacakız tepesinin doğu eteğindeki su kaynağı nedeniyle şimdiki yerine taşınmıştır.
Her iki tepe de Mut merkezine 60 kilometre uzakta ve kuzey-doğu yönündedir.
Tepelerin bulunduğu bölge; Akdeniz üzerinde kışlayan Susanoğlu, Boynuinceli, Bolacalı, Kocahasanlı, Sömekli, Erdemlioğlu, Arpaç Bahşişi, Elvanlı gibi Yörüklerin Bulgar yaylağına göç yolları üzerindedir.
Ayrıca Göksu vadisinde kışlayan Karakayalı, Tosmurlu, Melemenci yörüklerinin yayla yolu üzerinde bulunmakta olup, tepenin etekleri de güzleleridir.
Şairin
Kargıcakta bir güzele rastladım
Ala gözler ispir gibi bakıyor
Görmesinden görmemesi yeğimiş
Aşkı düştü yüreğimi yakıyor,
Dörtlüğündeki Kargıcak halen Erdemli’nin mahallesi, eski bir kışlaktır. Buradan geçen dere de Kargıcak deresi ismini alır.
Şimdi bir başka maddi unsuru açıklıyorum. İki unsur şimdiye kadar hiç işlenmemiştir. Bu tespiti ilk defa açıklamış bulunuyorum.
Silifke-Mersin yolu üzerinde, Kargıpınar da denize dökülen derelerden birinin adı Karacaoğlan Deresi, diğerinin adı Karacakız Deresidir.
Bu dere isimleri de küçük mikyaslı paftalarda işlenebildiği için araştırıcıların dikkatinden kaçmıştır.
Kültür Bakanlığı da konuyla yeterince ilgilenip Karayollarına bilgi vermediği için derelerin ismi plakalara geçirilememiştir.
Şair bir dörtlüğünde:
Aşamadım Karamanın belini
Köprüsü yok geçemedim selini
Kervan yaylasın Perçem belini
Lale sümbül bürüsün de gidelim, diyor.
Gülnar Ermenek arasında bir Kervan Yaylası yar.
Perçem Beli ise, Bulgarın güney uzantısında, Perçem dağını dolanarak Susama deresine katılan Perçem deresinin oyduğu, bir yayla geçeğidir.
Ve bu bel, yani yayla geçeği, Akdeniz’den Karaman yönüne giden yayla göç yolunun, Bulgar üzerindeki en “uygun ve önemli bir geçittir. Varsak ve Bulgar kavramları üzerinde yeterince durduğumu sanarak şimdi mezarla ilgili bilgilere geçiyorum.
Şairle ilgili rivayetlerin, sebepte çeşitlilik olmakla birlikte müşterek bir yönü var. O da, Karacaoğlan’ın bu sebeplerden herhangi birine bağlı olarak başını alıp gurbete gittiğidir.
Rivayetlerin birleştiği bir başka nokta ise, Karacaoğlan’ın sılayı terkederken Batıya doğru yöneldiğidir.
İhsak Refet’in Gaziantep dolaylarından derlediği bir rivayete göre “Şairin menkıbeleri arasında Karacakız adında sevdiği birisi vardır, fakat ölünceye kadar birbirine kavuşmıyan bu ikili sevgili öldükleri zaman birisi bir tepeye, diğeri de  karşıki tepeye gömülmüşler ve bu tepeler Çukur-Ova da imiş.(10)
Tabii dar anlamda Çukurova’da karşı karşıya Karacaoğlan – Karacakız tepesi yok. Çukur adı ise rivayetin özünde var.
Ne var ki bu rivayeti nakledenler Mut’un Çukur köyünün varlığından haberdar olmadıkları için bir çağrışımla Çukur, Çukur-Ova olur.
Ve bu rivayetteki Çukurova deyimi ile, Çukurova da böyle anılan tepelerin bulunmaması Sadettin Nüzhet’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, Çukurova’yı bitişik yazmamış, Çukur ile Ova arasına bir tire koymuş.
Aslında Çukurova deyimi, Cebelibereket’ten Mersin batılarına kadar uzanan çok geniş, 250 kilometre uzunluğunda bir alanı kapsar.
Ve bu coğrafya içinde de ne Mut’taki Çukur’dan başka Çukur Köyü, ne de Çukur Köyü yakınında Karacaoğlan, Karacakız tepesi bulunmuyor.
Bilindiği gibi Türkiye’de Harita çalışmalarını İbrahim Müteferrikaya kadar götürmek mümkün. 18. Yüzyılın sonlarına doğru küçük ölçekli pafta ve harita çalışmaları yoğunlaşır.
Paftaların ölçeğine göre, işlenebilecek coğrafi unsurların isimleri, o yörede tanınan yaygın ismiyle işlenir.
Demek ki ilk pafta çalışmaları sırasında da bu iki tepenin ismi böyle idi ve öylece işlenmiştir. Mezarın belgeye dayalı birinci kanıtı budur.
İkincisi, uzun uzun açıklamaya çalıştığım Bulgar dağı ve Varsak gerçeği.
Üçüncüsü, Karacaoğlan tepesine giden çığır üzerinde ve kısmen eteğe yakın yerde, doğal haliyle yüzlerce yıldır duran Makam ve Yörükler arasında hala yaşayan Makam geleneğidir.
Makam geleneği, halen yaşayan şekliyle, yüzlerce yıldır asla değişikliğe uğramayan gelenekler arasındadır.
Aşiret göç yolları üzerinde bazen tek, bazen ikili-üçlü mezarlar görünür. Biraz ileride veya gerilerde ise toplu mezarlık vardır. Hemen yakında mezarlık var iken, yol kenarında tek başına bir garip mezarın bulunuşunu bu geleneğin dışında izah etmek mümkün değildir.
Aslında bu tek mezarlar mezar değil, makamdır. Geleneğe göre ölen kişinin son nefesini verdiği yerde sembolik bir mezar yapılır. Bu mezar değil, mezar görüntüsünde bir yığıntıdır.
Bütün unsurlarıyla hareket halindeki aşiret obasının zamanı çok değerlidir. Ölüm vukuunda hemen makam yapılır. Obadan birkaç kişi cenazeyi alıp, en yakın mezarlığa defneder. Cenaze ile ilgili uzun boylu törenler yapılmaz, yapılamaz. Süslü mezarlar, yazılı mezar taşları yapmaya ne zamanlan müsaittir, ne de bunları yapacak elemanları vardır.
Cevdet Paşa’nın çok ilginç bir tespiti var.
Diyorki: “Tecirli aşiretinde ölenlerin cenaze namazı için hoca hazır değilse, defin yapılır. Daha sonra bir hoca bulunduğunda cenaze namazı kılınır. Hatta evlenmelerde de öyle. İki genç evlenir. Hoca varsa hemen, yoksa bulunduğunda nikah sonradan kıyılır. (11)
Şehir ve medrese kültürü dışında Yörüklerin bir yaşam gerçeğidir bu. Olayı bugünün değer yargılarıyla değil, 17.yüzyılın değer yargıları içinde görmek gerekir.
Şayet ölü bir ünlü kişi ise, cemaatın değer, verdiği bir kişi ise, cenaze ya uygun yere götürülür ya da bir vasiyeti söz konusu ise veya cemaat böyle bir vasiyet var olmasa bile yaşantısıyla uygun gördükleri senaryoyu uygularlar.
Biz diyoruz ki veya tahmin ediyoruz ki, Karacaoğlan’ın bir vasiyeti olmalıydı. Değilse hemen iki kilometre yakınında toplu aşiret mezarlığı var iken tepeye cenaze götürmenin mantığı olamazdı.
Karacaoğlan ölüm gerçeğini sezdiği andan itibaren tepeye götürülmesini vasiyet etmiş, ancak yolda son nefesini verince hemen orada dinlendirdikleri kayanın üzerine makam yapılmış daha sonra da cenaze alınıp tepeye defnedilmiştir.
Son zamanlarında, ölüm gerçeğinin soğukluğunu bütün benliğin ile, duymaya başladığında söylediğini sandığımız bir türküsünü vermek istiyorum.
Bu türkü de yayınlanmış toplu metinlerde yoktur. İbrahim Aczi’nin yayınladığı şiirler arasındadır.

Bakın dostlar felek beni neyledi
Büktü belim kaddim kemend eyledi
Hasta iken dilim bunu söyledi
Yol ver ecel ben sılama varayım

Duman çöktü bulamadım yolunu
Kim soldurdu benim gonca gülümü
Ne güç olur şu gurbeti ölümü
Yol ver ecel ben sılama varayım

Bülbülleri inmiş viran bağına
Haber olsun Zılgaroğlu beyine
Doyamadım bu gençliğin demine
Yol ver ecel ben sılama varayım

Şu dünyada hakka yarar yok işim
Ecel yatağına koymuşum başım
Hani nerde eşim dostum gardaşım
Yol ver ecel ben sılama varayım

Koraş yaylasının uzun deresin
Sıladaki genç kuzum hani nerdesin
Karacaoğlan derki Murat göresin
Yol ver ecel ben sılama varayım

Duygu yüklü, mesajlar içeren bu şiirinde Karacaoğlan’ın sıla özlemiyle dolu olduğunu görüyoruz.
Kendi gurbette, selam gönderdiği Zılgaroğlu, yani Dulkadirli beylerinden birisi sılada.
Tabii bulunduğu yeri de isimlendiriyor. Bahsettiği Koraş yaylası, Bulgar’ın ünlü yaylalarından birisidir.
Şimdi bu yayla da Küçük Koraş ve Büyük Koraş adında iki köy vardır. Bu köyler 1930’lara kadar İçel’e bağlı idi. O tarihten sonra Konya Ereğli’sine bağlanmışlardır.
Uzun dere ise iki köy arasındaki ince uzun bir vadidir.
Sanırız Karacaoğlan’ın yaşantısının  ve mezarının bulunduğu yer ile ilgili verdiğimiz olaylara bağlı bilgiler ile maddi unsurların böylesine bir yerde birleşmiş olması herhalde tesadüfün eseri sayılamaz.
Bunlar, rivayetten doğan olgular değil; belki de rivayetleri doğuran gerçeklerdir.
(1) İ.Aczi Kendi. Karacaoğlan. Konya Halkevi Dergisi /1942
(2) Mesut Koman, Şikari Tarihi. Konya Halkevi Yayını
(3) Hoca Sadettiin,Tacüttevarih.Kültür B. Yayını C.III
(4) Türkiyenin İktisadi Ve Içtimai Tarihi. M. Akdağ – C.I
(5) Sami Göksu, Silifke Tarihi.
(6) Cahit Öztelli. Karacaoğlan. Milliyet Yayınları
(7) Müjgan Cumbur.Karacaoğlan. Kültür Bak. Yayınları
(8) İlhan Başgöz.Karacaoğlan. Cem Yayınları
(9) Sıtkı Soylu.Karacaoğlan.Mut Belediye Yayını
(10)Sadettin Nüzhet, Karacaoğlan.İst Maarif Kitabevi.

Biyografik Bilgi

scroll to top