DÜKKAN KOMŞUMUZ MERSİNLİ AHMET VE OLİMPİYAT KIRAATHANESİ – M. KAYADELEN

Mersinli-Ahmet-2.jpg

MEHMET KAYADELEN

 Mersinli Ahmet Olimpiyat şampiyonluğunu kazandığında, http://kcmeesha.com. Erişim: 06.12.2014


Mersinli Ahmet Olimpiyat şampiyonluğunu kazandığında, http://kcmeesha.com. Erişim: 06.12.2014

Mersinli Ahmet’in Olimpiyat Kıraathanesi ile babamın kuyumcu dükkânı, şimdilerde köşesinde Akbank olan Hanri Atat Sokağında (4706 nolu sokak) karşılıklı idi, 1954-1961 yılları arasında. Sonraki iki yılda da dükkânımız sokağın elli metre kadar daha kuzeyinde, Atatürk Caddesi’ne daha yakın bir yerde idi. Okulların kapalı olduğu zamanlarda sürekli, açık olduğu zamanlarda da okul saati dışında hep dükkânımızda bulunduğum için, Mersinli Ahmet’i, güreşi bıraktığı 1949 yılından yaklaşık beş yıl kadar sonra tanıma ve onu gündelik yaşamında çocuk gözü ile dokuz yıl kadar gözleme şansım olmuştu.
Olimpiyat Kıraathanesi Yeni Cami’nin batı komşusu idi. 1898 yılında yapılmış olan Yeni Cami 1977 yılında yıkılarak yerine ondan daha büyük olan şimdiki Ulu Cami yapıldı. 1950’li yılların sonlarına kadar Kıraathane ile Atatürk Caddesi arasında, dar bir sokak ile derme çatma ahşap yapı olan bir zahire ambarı vardı. Ambar, Gümrük İskelesi’nden yüklenecek malların geçici olarak depolandığı yerlerden biri idi. Depolanan mal olarak da aklımda yalnızca çuval çuval harnuplar yer etmiş. Bu ambar da dahil olmak üzere Caminin önündeki tüm yapılar 1960 yılı dolaylarında yıkıldı; Cami ve yanındaki Olimpiyat Kıraathanesi ile Atatürk Caddesi arasında bir boş alan oluştu. Şinasi Develi’nin http://www.yumuktepe.com/gumruk-meydani-h-sinasi-develi/ internet adresinde yer alan Gümrük Meydanı başlıklı yazısındaki fotoğrafta, sözü edilen boş alan da görünmekte. 1965-66 yıllarında çekildiği anlaşılan bu fotoğrafta, öndeki bina Sahil Sıhhiye Merkezi Tabipliği, minarenin arkasında görülen kiremit renkli iki katlı bina da Emperyal Oteli binası.

 Hanri Atat Sokağı, Eylül 2014. Olimpiyat Kıraathanesi Sokağın sonunda solda idi.


Hanri Atat Sokağı, Eylül 2014. Olimpiyat Kıraathanesi Sokağın sonunda solda idi.

Ulu Cami ve önündeki Ulu Çarşı’nın yapılmasıyla, ne bu binalar, ne Olimpiyat Kıraathanesi, ne Gümrük Meydanı ve ne de Caminin önündeki boş alan kaldı. Burada bir parantez açıp, pek çok Mersinlinin paylaştığını bildiğim bir dileği bir kez daha yinelemekte yarar var: Ya bu beton yığını çarşı bir an önce yıkılmalı ya da çarşının buraya yapılması ve dolayısıyla Mersin tarihinde çok önemli bir yeri olan Gümrük Meydanı’nın katli kararında imzası bulunan tüm kent yöneticilerinin heykelleri, marifetlerini anlatan bir yazıt (kitabe) ile birlikte o mekâna dikilmeli; ki, o çarşı orda durduğu sürece hatırlansınlar! O mekânın yok edilmesi karşısında, bir kentin hiçbir şey olmamış gibi davranma hakkı olmamalı. Parantezi kapatabiliriz.
Kıraathane, tek katlı bir bina ile güneyindeki verandadan oluşmakta idi. Binanın, hepsi dikdörtgen biçiminde olan üç bölümü vardı: Büyük salon ile bunun kuzey kenarında konumlanmış küçük salon ve ocak. Salonlar Hanri Atat sokağına nazırdı. Büyük salonun batı ve güney, küçük salonun batı ve kuzey cephelerindeki sütunların aralarında, üst bölümleri cam olan ahşap paneller vardı. Bu durum, salonları aydınlık kılıyor ve ferah gösteriyordu. İki salonun duvarlarının tavana yakın bölümlerine, Mersinli Ahmet’in güreş yaşamında çekilmiş çerçeveli fotoğraflar dizilmişti. Çoğu siyah beyaz, azı renklendirilmiş idi.
Büyük salon, tahminen 17-18 metre boyunda, 11-12 metre eninde olmalıydı. Uzun kenarları sokağa paralel, yani denize dik idi. Bu salon kâğıt ve tavla oyunlarının oynandığı ana mekândı. Başka oyun türleri oynanmazdı. Kışları ortada bir yerde bir soba kurulurdu. Doğudaki duvar ile ocak bölümüne yakın bir yerde kasayı yönetenin masası vardı. Kasa, yıllarca ev komşumuz Süleyman Amcaya emanet edilmişti. Süleyman Amca, her zaman bakımlı bir daire müdürü görünümündeydi. Çoğunlukla takım elbise giyer, kravat takardı.
Küçük salon, tahminen 6×4 metre boyutlarında olmalıydı. Bu mekânda oyun oynanmazdı. Okuma (kıraat) salonu (gibi) idi. 1950’li yıllarda kente iki gün gecikmeyle ulaşabilen bazı ulusal gazeteler ile dergileri, Kıraathanenin düzgün giyimli, sayıları çok olmayan bazı müdavimleri bu bölümde okurdu. Bu anlamda Olimpiyat Kıraathanesi, “Müşterilerinin okumaları için gazete, dergi ve kitap bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş kahvehane” olarak tanımlanan (TDK Güncel Sözlük) kıraathane tanımına kısmen uygundu. Kıraathanenin bütünü dikkate alındığında oyun oynatma işlevi çok daha ağırlıklı idi. O yıllarda Mersin’de adı kıraathane olup bu tanıma kısmen uyan bir diğer mekân da Ziya Paşa Gazinosu/Kıraathanesi idi. 1884 yılında açılan Ziya Paşa Kıraathanesi 1950’lerin sonunda yıkıldı. İlk dönemlerine ilişkin bilgilere bakılırsa “mekteb-i irfan” olarak nitelenebilecek mekânlardan. 1950’li yıllarda bu nitelemeyi Akkahve’nin hak ettiği söylenebilir.
Küçük salonun kuzey cephesindeki kapı, Caminin önünden de geçen yukarıda anılan dar sokağa açılırdı. Salon ile Cami arasında bir umumi hela vardı.
Ocak, büyük salondan, üstü cam altı ahşap bir bölme ile ayrılmıştı. Ön ve arkasındaki raflara boş nargileler ile çay ve su bardakları konurdu.
O yıllarda nargile içmek bugünlere göre çok daha yaygın bir tiryakilik idi. Nargile tutkunları bir yandan oyun oynamak, bir şeyler okumak, sohbet etmek ya da hayallere dalmak gibi “asıl işleri”ne yoğunlaşmış iken, diğer yandan nargilelerini tokurdatır, gerektiğinde ya da sıkıldıklarında tömbekinin üstündeki közleri karıştırır, ateşleri canlandırırlardı.
Verandanın uzun kenarı, salonun kısa kenarı kadardı. Kısa kenarı da 6-7 metre dolayında olmalıydı. Bu bölüm daha çok bahar ve yaz aylarında kullanılırdı. 1950’li yıllarda “denize sıfır” idi. Buradan sahile inip, kumsalda gezinmek ya da denizde taş sektirebilmek mümkündü. Verandada yüzü güney-doğuya dönük oturan, Gümrük İskelesi’nin bir bölümü ile bu iskele etrafında yoğunlaşan mavna, kayık, motor ya da açıkta demirlemiş olan yük ya da yolcu gemisi gibi deniz taşıtlarını görebilirdi. Liman inşaatı için deniz doldurulup önünde İsmet İnönü Bulvarı oluşunca verandanın bu güzel manzarası da yok oldu. Sonraki yıllarda etrafı, üstü cam olan ahşap panellerle kapatıldı ve bu bölüm bilardo oyunlarına tahsis edildi.

 Şimdilerde Akbank’ın bulunduğu köşedeki Ziya Erdem Pasajı ve dükkânımız, Nisan 1962,. İsmail Kayadelen arşivi.


Şimdilerde Akbank’ın bulunduğu köşedeki Ziya Erdem Pasajı ve dükkânımız, Nisan 1962,. İsmail Kayadelen arşivi.

Anılan sokaktaki ilk dükkânımız, T biçimindeki Karamehmet Pasajının doğu-batı doğrultusunda uzanan koridorunun doğu ucunda idi. Dolayısıyla da doğu cephesi şimdiki Hanri Atat sokağına ve Olimpiyat Kıraathanesine, güney cephesi de Pasaj içi koridora ve Arap Usta’nın (Abdurrahman Türkcan) kebapçı dükkânına bakardı. Kuzeyinde de Abdülhayl Usta’nın lokantası vardı. Hanri Atat sokağını gösteren yukardaki fotoğrafta da görülen ve yıllardır bu biçimi ile duran, ne tamamlanan ne de yıkılan on yedi katlı bina, bu lokantanın da arsasını kullanmış. Pasajın doğu-batı yönündeki koridorunun batı ucu Soğuksu Caddesi’nin en güney kesimine, kuzey-güney doğrultusundaki koridoru da Atatürk Caddesi’ne açılırdı. Pasajda kuyumcu dükkânları çoğunlukta idi. Üst katında o zamanlarda Deniz Pavyon vardı. 1960’lı yılların ortalarına doğru pavyon kapandı, yerinde Kamer Sineması açıldı. Sonraki yıllarda Pasaj ve Emperyal Oteli binaları sahip değiştirdi ve 1995 yılında yıkımlarına başlandı. Yerleri bir süredir açık otopark olarak kullanılıyor.
Anılan sokaktaki ikinci dükkânımız da, Akbank’ın olduğu köşede bulunan Ziya Erdem Pasajı’nın doğu cephesinde idi. Bu pasaj diğerine göre daha küçüktü. L biçimindeki koridorlardan biri anılan sokağa diğeri de Atatürk Caddesi’ne açılıyordu. Bu pasaj 1964 yılında yıkılıp yerine Akbank’ın şimdiki binası yapıldı.
*****
Mersinli Ahmet (Kireççi)/Ahmet Mersinli, her gün kıraathanesine gelirdi. Ancak Kıraathane işleri ile doğrudan ilgilenmezdi. Soğuk ya da yağmurlu olmayan günlerde onu çoğunlukla kıraathanesinin önünde, kaldırımda sandalyede otururken ya da birileri ile ayakta konuşurken görürdük. Kıraathaneye daha çok kardeşi Mustafa nezaret ederdi.
O yıllarda atletik yapısından henüz çok şey yitirmemişti. Seri hareket ederdi. Saçları sürekli usturaya vurulmuş olurdu. Gündelik yaşamında Arapça da konuştuğu olurdu. Mütevazı, sempatik ve güleçti. Şaka yapmayı severdi. Grekoromen sitilde Altın Madalyayı kazandığı 1948 Londra Olimpiyat Oyunları anılarının henüz taze olduğu, ülke çapında popülaritesinin devam ettiği; onu görmek, onunla tanışmak, fotoğraf çektirmek isteyenlerin fazla olduğu yıllardı. Mersin’e geldiğinde onunla tanışmak isteyen bazı ünlüleri, onun sayesinde, biz de görebilirdik. Örneğin ünlü sinema oyuncusu Hüseyin Peyda, onu görmeye gelenler arasında aklımızda kalan bir isim. Onu öylesine içimizden biri olarak kabul etmişiz ki, o yıllarda onunla bir fotoğraf çektirmeyi akıl edememişiz. Yazık.
Pençesinin de çok güçlü olduğu bilinirdi. Bunu herkesin hissetmesinden sanırım hoşlanırdı da. Keyfi yerinde olduğunda, kendisiyle tanışmak isteyen ünlülerle mutlaka neşeli biçimde tokalaşır, onların ellerini “hafiften” sıkar, kıvranmalarını ve yalvarmalarını zevkle izlerdi. Kimilerine de elense çektiği görülürdü. Bunları yaparken adeta eğlenirdi.
Pençesinin gücüne dair o yıllarda anlatılan, kaynağını bilmediğim, doğruluğunu özel olarak araştıramadığım, ama doğru olabileceğini düşündüğüm bir anekdotu hep hatırlarım: Mersin-İstanbul arasındaki bir tren yolculuğunda, ahşap kanepe üstünde uzanmış uyurken trene yeni binmiş iri kıyım bir adam başına dikilir, dürterek uyandırır ve oradan kalkmasını ister; niyesini sorduğunda da oraya kendisinin yatacağını belirtir. Mersinli Ahmet trende boş yerler bulunduğunu, oralarda oturabileceğini ya da yatabileceğini, kendisini rahat bırakmasını söyler. Ama adam kabadayılıkta ısrarlıdır. Zor kullanmaya kalkar. Kendisini kanepeden kaldırıp atma niyetiyle bir yerlerinden tuttuğunda Mersinli Ahmet adamın ellerini kavrar ve sıkar. Adam acılar içinde aman diler. Kurtulduktan sonra onun kim olduğunu sorar ve öğrenince de defalarca özür diler.
Pençesinin kuvvetine fındık yerken de tanık olurduk. Sıkça seyyar satıcılardan aldığı yarım kilo dolayındaki fındığı kısa zamanda tek başına bitirirdi. Kaldırımda bir sandalyede otururken, sol kolunu bir diğer sandalyeye dayar, başka bir sandalyedeki fındık torbasından sağ avucuna aldığı fındıkları tek hareketle hiç zorlanmadan avucunu sıkarak kırar, sol eliyle iç fındıkları ağzına atar, çabuk çabuk çiğner, avucundaki kabukları bir kenara bıraktıktan sonra, henüz ağzındakileri yutmadan sağ elini tekrar torbaya daldırırdı.
Beslenme sürecindeki pratikliğine Arap Usta’ya sipariş ettiği sokum kebapları yerken de tanık olurduk. O yıllarda Mersin’de açık/lavaş ekmekle yapılan sokum denilen yemek biçimine, şimdilerde dürüm deniyor. Ayakta dolaşırken ya da kaldırımdaki sandalyesinde otururken, sokumun bir araya getirdiği iki ucunu birden ısırır, yanaklarını bariz biçimde şişiren koca lokmaları çabuk çabuk çiğner ve kısa zamanda bir sokum kebabı bitirirdi.
Sonraki kuşak dünya ve olimpiyat şampiyonu güreşçilerden Ahmet Ayık’ı aktif spor yaşamının son döneminde (1960’ların sonlarında) ve Tevfik Kış’ı daha ileri yaşlarında Ankara’daki işletmelerinde (Lokanta ve kebap salonu) oturup bir şeyler yerken ya da gelip geçerken gözleme, Mersinli Ahmet ile ister istemez kıyaslama şansım oldu. Tevfik Kış halen Karanfil Sokak ile Yüksel Caddesi’nin köşesindeki iş yerinde ara sıra görülebilmekte. Mersinli Ahmet bana hep daha neşeli, daha şakacı, daha mütevazı; diğerlerinin duruşu daha vakur gelir(di).
*****
Mersinli Ahmet’in yaşamında iyisiyle kötüsüyle rastlantılar önemli rol oynamış. Türkiye’de pek çok özel yetenekli insanın yaşamında olduğu gibi. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak bir fırında çalışırken kuvvetinin iyi niyetli bir kişi (Mersin İtfaiye Müdürü Muharrem Bey) tarafından on beş yaşında iken fark edilip spora yönlendirilmesi (1929), kısa süreli boks ve atletizm denemeleri derken güreşe başlaması, güreş yaşamında iyi niyetli bazı insanların ilgi ve desteğine mazhar olabilmesi (Kumkapı Güreş Kulübünün Başkanı Vefa Bozacısı İsmail Hakkı Bey, dönemin ünlü güreşçileri Saim Arıkan ve Nuri Boytorun…), İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) nedeniyle uluslararası spor karşılaşmalarına ara verildiği dönemin en verimli olacağı 25-31 yaşlarına denk gelmesi, Mersin’e dönüp İş Bankasında çalışırken 1948 Olimpiyat Oyunlarına hazırlanacak Milli Takıma çağrılması ve son olarak da, içinde bulunduğu aracın karşıdan gelen bir otomobil ile çarpışması sonucu hayatını 63 yaşında kaybetmesi (17 Ağustos 1978)… Işıklar içinde yatsın.
Yararlanılan Kaynaklar
1) Cem ATABEYOĞLU; Olimpiyat Şeref Direğinde İlk Bayrağımız Mersinli Ahmet Kireççi, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Yayınları No:10, 2003, İstanbul.
2) H. Şinasi DEVELİ; Gümrük Meydanı, http://www.yumuktepe.com/gumruk-meydani-h-sinasi-develi/. Erişim: 20.11.2014.
3) H. Şinasi DEVELİ; Dünden Bugüne Mersin, http://dundenbugunemersin.blogspot.com.tr/. Erişim: 20.11.2014.
4) Onur CAYMAZ; Gelgelelim 37: Bir Kırkambar denemesi; Birgün Gazetesi Pazar Eki, 24.08.2014.
5) Mehmet ve Akın KAYADELEN, Niyazi KOLUKIRIKOĞLU; doğrudan ya da dolaylı görüşmeler.

MEHMET KAYADELEN

MEHMET KAYADELEN

Maden mühendisi. Ankara’da yaşıyor. Mesleki örgütlerde etkin görevler üstlendi. Çeşitli konularda yayımlanmış yazıları var.

scroll to top