DURAN HATÇA’NIN AĞITLARI – ALİ UYSAL

Ağıt.jpg

Gerçekte adı Haticedir. Köylüler tüm Haticelere böyle söylerler.Ben de onlara uyacağım. Bu Duran Hatça köyün ağıtçı kadınlarından biridir. Olayları anlatacak sözleri anında bulmakta, uyakları yerli yerine yerleştirmede, ölçüleri anında denk getirmede üstüne yoktur. Komşu köyden teyzesinin oğluyla evlidir. Teyzesinin oğlu Duran yani kocası uzun boyu, görkemli bedeni, sarışın yüzü ile köyün en yakışıklılarından biridir. Yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarındadır. Bir oğlan bir kız iki çocukları ve de mutlu bir yaşantıları vardır. Bu yakışıklı Duran bir gün Hatça’nın akrabalarını ziyarete gider. Şakayı seven bir yapısı vardır Duran’ın . Gülmekten kırar geçirir akrabalarını. Derken korkunç bir sancıyla kıvranmaya başlar bu neşeli adam. O zamanlar yol yok, doktor yok, hastalık bilinci yok. Tüm bunlar olsa bile para yok. Olanca hastalık Allah’a havale edilir.
Çevresinde bulunanlar bu durumu ciddiye almazlar. Öte başı bir sancı, geçer gider. Karısı Hatça da bu yargıdadır. “Koskoca adam bir sancı için böylesine bağrılır çağrılır mı! Anam bubam bu kadar incitilir mi!” biçiminde düşünür.Duran ise eleştirilere kulakascak durumda değildir.Çığlığıyla dağları taşları yıkmaktadır. “Sumacık’taki tarlamı satın beni kurtarın Hamdi Ağa! Kara lökümü satın beni kurtarın Hamdi Ağa !” Karısı Hatça şaşırıyordu bu işe. Başını iki yana sallıyarak “Koskoca adamın işine bakın hele!” demekten kendini alamıyordu. Köylülerin çokça kullandıkları “tiyrek” adındaki ilacı veriyorlardı sancının geçmesi için; hintyağı içiriyorlardı bağırsakların sökülmesi için. Hiçbiri işe yaramıyordu.
Köyün öğretmeni ile imamı da gelmişlerdi. Öğretmen “Kalkın hastayı Silifke’ye, Mersin’e bir atalım.” diyerek hasta yakınlarına kızıyordu. İmam da öğretmene kızıyor, onu azarlıyordu:” Derdi de dermanı da viren Allah’tır!”
Bu tartışmalar sürüp giderken Duran’ın karnının sağ alt tarafında bir şeyler kopar gibi oldu. “İşte gittim!” diyerek yere yıkıldı genç ve dalyan gibi duran. Duran Hatça beyninden vurulmuşa döndü. Çığlıkları, ağıtları yere göğe sığmadı.
Şimdi Hatça’nın ağıtını dinleyelim; ancak bu ağıtta alışık olmadığımız bir söyleyiş özelliğine rastlanmaktadır. Şöyle ki Torosların üstünde yaşayan yörük kökenli köylerde sıkça kullanılan ulaçların (bağ fiil) sonuna “e” getirme özelliğini burada da görüyoruz. Böylece “gelmeden, gitmeden” biçiminde söylenmesi gereken sözcükler “gelmedene, gitmedene” biçiminde karşımıza çıkıyor.

Derdini heç annamadım
Bu sancıya nahıl kandım
Seni şaka yapar sandım
Bilemedim kula beğim

Tiyrek de kesecek sandım
Hintyağı sökecek sandım
Sancı da geçecek sandıma
Bilemedim kula beğim

Sene beşe dolmadana
Gelin alım solmadana
Ak Şadiye’m gülmedene
Sana ölüm yakışır mı

Deli derbeder olduğum
Burnuma denki doluyum
Ben de Allahın kuluyum
İki çocuk öğsüz kaldı

Gümüş yüzzük bannağında
Kumaş şalvar dınnağında
Kızın uyur kundağında
Sana ölüm yakışır mı

Altı üstüne uydurdum
Usul boyuna geydirdim
Anacığıma gndürdüm
Sana ölüm yakışır mı

Sırtıma vurdum kızımı
Dolandım köyün kuzunu
Aldım beğimden izini
Kal sağlıkla anacığım

Köy Enstitüsü mezunu, edebiyat öğretmeni. Özellikle halk kültürü, Karacaoğlan, N. Hikmet konularında konuşmacı, yazar.

scroll to top