ESKİ MERSİN SOKAKLARI – ŞİNASİ DEVELİ

Vahap-Kokulu.jpg

ESKİ MERSİN’DEN İZLENİMLER – ŞİNASİ DEVELİ
1930’lu yılların Mersinini bu kerre de sokaktan izleyelim istedik. Bu yıllar bizim İlk ve Ortaokul yıllarını kapsar ve sokağı çok iyi tanıdığımız yıllardır, bu yıllar.
Mersin o yıllarda bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Otomobille değil, bisikletle bile şehrin dört yanını birkaç saatte dolaşmanız mümkündü.
1927 yılında Mersin Belediyesi kendi imkanlarıyla bir nüfus sayımı yaptırmış, 11.730 kişi sayılabilmiş. 1936 yılında ise Mersin nufüsu 27.620’dir.
Şehir oldukça dağınıktır. Giritli ve İhsaniye Mahalleleri, Hamidiye ve Müftü Mahalleleri, Osmaniye ve Gavur Köyü gibi mahallelerle, şehir arasında hayli, boşluklar vardır.
Sokaklarımız
Şehir merkezindeki ticari öneme haiz birkaç cadde dışında: Mersin sokakları kışın çamur, yazın toz yüküydü. Genellikle evlerde sofalar yollara açık olduğundan evler tozdan kurtulmazdı. Yalnız evler değil insanlarda öyle. Sıtma ve veremden sonra görülen hastalık trahomdu. Mersin’de, Trahomlu Mektebi vardı. Ben İlkokulu Trahomlu Okul’da bitirdim. Kışın çamur insanlara fazla zorluk vermezdi, hemen her sokakta oldukça iyi sayılabilecek kaldırım vardı. Belediyenin gücü o zamanlar ancak buna yetiyordu. Bazı caddeler parkeydi. Yoğurt Pazarı’ndan Fabrikalar Caddesi’ne kadar olan kısım ile Fabrikalar Caddesi’nin tamamı LENZ şirketi tarafından asfaltlanmıştı. Bu Mersin’in ilk asfaltıdır. Hastahane Caddesi’nin geri kısmı yapışkan bir çamur deryasıydı. Ben bir akrabamın evine giderken bu çamura saplandım ayağımdan çıkan ayakkabıyı zor çıkardığımı hiç unutmuyorum.
Mersin’in sokaklarını anlatırken, insanları taşıyan vasıtalardan bahsetmemek olmazdı. Bugün ancak fotoğraflarından görebildiğimiz bu araçlar sokaklarımızın süsüydüler. Bunlara FAYTON denildiği gibi KEROSA da denilirdi. BU sonuncu adı genellikle Tarsus asıllılar kullanırdı. Ara sıra LANDON dediğimiz kapalı, pencereli at arabalarını görürdük. Fakat Mersin’liler bundan hoşlanmamış olmalı ki pek devamlı olmadılar.
Faytonlar genellikle çift atla çekilirdi. Az da olsa tek atlı olanlarda vardı. Bugünkü taksiler gibi onlarında durakları vardı. İhtiyaç halinde gidip oralardan binilirdi. Şehirde dolaştıkları da olurdu. Eski Sebze Hali önü, Yoğurt Pazarı, Azak Han karşısı, Postahane civarı, Gümrük Meydanı duraklardan bazılarıdır.
Biz rastladıkça bu faytonların arkasındaki demire biner, gideceğimiz yere kadar giderdik. Arabacı fark eder veya yayalardan işaret alırsa arkaya kırbaç sallardı. Yüzümüze değerse kötü olurduk.
Yağmurlu havalarda faytoncu müşteri önüne muşamba koyar, yağmurdan korurdu. Yazın sıcakta faytonun üstü açılırdı. Genelde faytonlar pırıl pırıl boyalıydılar. Binmek istediğinizde nereye gideceğinizi sorarlar, çamurlu bildikleri bir yer ise, gitmezlerdi…
Keşke bunlardan şimdi birkaç tane Mersin’de olsaydı. Bazı Avrupa şehirlerinde turistik ve belki de nostaljik bir değer taşıdıkları için bunların belli semtlerde çalışmasına izin verilmiştir.
Saydıklarımız insan taşıyanlar. Bir de yük taşıyan arabalarımız vardı. Tek atlıları saymıyorum. VAGON tabir ettiğimiz çift atla çekilen dört tekerlekli arabalar özellikle istasyon ve iskelelere mal götürüp getirirdi. Birkaç tane de yaylı araba sokaklarımızın lüksüydü.
Motorlu araçlar da sokaklarımızın yakın dostlarıydı, ancak adetleri parmakla sayılacak kadardı.
Ticari araçlar eski model, tenteli genellikle FORD marka otolardı. Stepne ve el frenleri dışardaydı. Kolçakla çalışan bu arabalara “Bas bir, kaldır iki” de diyorlardı. Pedala basınca araba birinci vitese geçip yürüyor, kaldırınca ikinci viteste yürümeye devam ediyordu. Tabii bu izahatı sonradan öğrendik. Bunların, yanında kapalı karoserli KAPTIKAÇTI tabir edilen arabalar da vardı. Motorlu araçların şehir dışında ihtiyaçlara cevap verdiğini de ilave etmeliyim.
Şehir içinde özel otomobiller de çok azdı. Sahiplerini bu nedenle ismen tanımak mümkündü. İtalyan Konsolosu, Enis Bey, Şaşatiler, Alanyalı Mustafa Efendi, Sait Arif ve Veli Tevfik gibi gelir seviyesi yüksek kişilerin arabaları vardı…. Almanya’dan gelen bir yakınımız Gözne’ye gitmek için bu arabayı kiralamıştı, bende o vesile ile binmiş ve arabayı tanımıştım.
Şehir içerisinde nakliye genellikle at arabası ve raylı sistemle yapıldığından kamyona tek tük rastlanırdı. Kamyon daha ziyade yaylalar da kullanılıyordu. Fındıkpınarı ve Gözne’ye içerisine tahta sıralar konulmuş “ÇARDAK” dediğimiz bu arabalarla gidilirdi. Yayla yolları çok tozlu olduğundan, yaylaya vardığınızda bembeyaz olurdunuz. Bisiklet yaygındı. Şehrin birçok yerinde bisikletçi dükkanları vardı, saat hesabı kiralanabilirdi. Bisikletçi Nedim, Hastahane Caddesi’nde Bisikletçi Ahmet ve Süleyman en yeni bisikleti olanlar olarak sayılabilir.
SOKAK LAMBACILARI bir başka manzaramızdı. Bir elinde ayaklı merdiven, diğer elinde tenekeden ibrik bulunan bir görevli akşam yaktığı sokak lambasını, sabahleyin söndürürdü. Gazyağı bittikçe de, elindeki ibrikten tamamlardı. Mersin’de ilk elektrik her ne kadar 1928 yılı başlarında görülmeye başlamış ise de, şehrin her tarafında tesisat tamamlanmamıştı. Mahmudiye Mahallesi gibi sonradan teşekkül eden mahallelerde elektrik daha sonra verilmişti. Evlere alınması da maddi imkanlara bağlıydı. Bizim evimiz elektriğe ben orta mektebi bitirdikten sonra kavuşabildi.
Mersin sokaklarının köşe başlarının bir diğer değişmez manzarası “TULUMBA”lardı. Evlere muntazam su verilmesi ancak 1938 yılında mümkün olabilmiştir. Gerçi Nazım Hikmet’in dedesi Nazım Paşa’nın Mutasarrıflığı döneminde bazı semtlere su tevzi edildiği biliniyor ise de, bu yeterli değildi. Bu nedenle Belediyenin sokak köşelerine koyduğu tulumbalardan halk evinin suyunu temin ederdi. Evlerde de tulumbalar olurdu. Mersin’de 10-12 metreden içilebilecek su çıkabiliyordu. Mersin’de sokak çeşmeleri yok denecek kadar azdı. Mezarlık güneyinde İtalyanların artezyen suretiyle su çıkarma teşebbüsü iyi sonuç vermemişti. Hatta bu su İçin yapılmış olan ve adı o zaman SÜSLÜ ÇEŞME olan çeşmemiz, buradan su alamayınca adı KURUÇEŞME’ye dönmüştü.
Bugün olduğu gibi, o günde şehrin değişmez manzarası SEYYAR SATICILARDI. Özellikle Bahçe Mahallesi’ne yakın yerlerin sabahında şu sesle uyanırdınız. ARTIMİRRİYE TEMRİYE…. Bu devam ederdi. Satılan nesne, bir tepsi içinde üstü bezle örtülü, arasına şeker konulmuş kızartılmış bir tür bazlamaydı. İster çay ile ister öylece yenirdi. Başka mahallelerde de satılır mıydı, bilemiyorum. Ancak Mahmudiye Mahallesi’nde her sabah erken bu sesle uyanırdık.
Eşekle sebze ve meyve satan seyyarlarımız da vardı. Bunlar Bahçe Mahallesi veya Karaduvar’da yetiştirdikleri sebze ve meyveleri evlere kadar taşırdı. Tabii bunlar da bağırırdı. BANADURA… BALCAN… diye. Banadura domatesti. Öteki de malum.
Sebzelerde bugünkü gibi fazla çeşit olmadığı gibi, meyvelerde de bugünkü kalite yoktu. Elma, armut, kayısı, dut, yeni dünya, cennet meyvesi, dikenli incir, ciğriz inciri gibi meyvelerin hiçbiri aşılı değildi. Bunlara harap derdik, fakat lezzetleri fena değildi. Kaliteli üzüm de yoktu…
Yine daha ziyade Bahçe Malahallesi civarlarında duyulan seslerden biriside HALİR..HALİR.. sesleridir. Öğleden sonraları bu seslere LEBENİYYE … LEBENİYYE… sesleri de eklenirdi.
Birincisi süt, ikincisi yoğurttur. Yalnız bir hususu özenle belirtmek isterim, sütler katkısızdı. Belediyenin Çarşı ağaları, yani bugünkü tabirle Zabıtaları devamlı takip eder, elindeki aleti süte batırıp su karışık olup olmadığını kontrol eder, su tespit ederse süt kovasını yol kenarına boşaltırdı.
Yollarımızın durumu malum olduğu için, umumiyetle seyyar satıcıların taşıma vasıtası eşeklerdi. Temel Kardeşlerin iğne-iplik, Yahudi Yakup’un manifaturası ve diğerleri işe böyle başladılar, sonraları bisiklet, motosiklet oldu. Daha sonrada mağaza sahibi oldular. Malum, Yakup Sıdalı Pasajında Al-İpek mağazasını açtı. Temel Kardeşlerde öyle.
Roman hemşehrilerimiz de KARA MURT satarlardı. Aslında satmazlar, ekmek karşılığı verirlerdi. Çocuklar murtçu Roman kadınlara takılırdı: Su Eleği Var mı? O da cevap verirdi: Gidip ananıza sorun!
DARDAĞAN satıcıları çocukların gözdesiydi. Dardağanın üstündeki hafif şekerli madde somurulduktan sonra, dardağanla birlikte satılan kamışla çekirdeği üflenirdi. Yakından yüzünüze değse, kızarıklık yapacak kadar etkiliydi.
Sokaklarımızda Şam tatlısının yanı sıra muhallebi, sütlaç gibi tatlılarda satılırdı. Bunlardan bir de CİCİ-BİCİ Muhallebisi dediğimiz nişastadan yapılanı vardı. Bir parça üzerine pudra şekeri, renkli gül suyu dökülüp yenen bir nesne. Anlatırlar; bir adam bu cici-bici satan satıcıyı izledikten sonra satıcıya sormuş:
-Yahu bunu kim alıp yiyor? Satıcı cevap vermiş:
-Bir alan bir daha almasa bile, ben ömür boyu müşteri bulurum.
Bazen seyyarlarımız şehir dışından da gelirdi. Bunlar Bob-Stil kıyafetli, top ense, züppe kişilerden oluşuyordu genellikle. Ellerindeki küçük bölümlere ayrılmış tepsilerde değişik kokularda şeker macununu MANİLER söyleyerek satarlardı. Macun, bir çöpe sürülerek verilirdi. Şekerden bahsedince, Şekerci Nazım Ağayı söylemeden olmaz. Uzun yıllar ceviz ve fındığı şekerli macuna batırıp kurutup satan Nazım Ağa; bilhassa orta mektep talebelerinin yakın tanıdığı kişiydi. Bir taraftan sazını çalar, diğer taraftan da dumanını (esrar) çekerdi.
Yaz aylarının değişmez satıcıları, bugünde olduğu gibi MEYAN şerbetçilerdi. Limonata, ayran ve bugün rastlamadığımız buzlu çiçek suyu kokulu ÜZÜM HOŞAFI sık sık rastlanan seyyarlardandı.
Yıllarca bir tek dondurmacı hatırlıyorum. Dondurmacı ABBAS. Dondurma genelde evlerde yapılırdı. Dondurma yapımı için İç ve dış kaplar ve sahlep bolca bulunurdu.
Darılar kaynamış olarak değil, kömürde pişirilmiş satılırdı. Zira o tarihte sokakta kaynatmak olanağı bugünki gibi kolay değildi. Kış gecelerinde, evlerimizde bardakla ölçülüp satılan kavrulmuş darı eğlencemizdi.
Şeker kamışı nadiren seyyarlarda, genellikle mahalle bakkallarında satılıyordu. Bakkal önlerinde kamışla bir nevi kumar oynardık: Bakkalın verdiği keskin bıçakla kamışı dimdik dikip, düşünceye kadar el sürmeden parçalara ayırmak. Kim fazla ayırırsa o kazanırdı. Daha çok kamış parasına oynanırdı. Gazozla, şam tatlısı ile de oyun vardı.
İki tane gazoz veya Şam tatlısı yan yana konur. Kara sinek önce kiminkine konarsa o kaybeder, paraları öderdi. O tarihlerde kara sinek boldu.
Mersin sokaklarında DİLENCİ’leri de unutmamak gerekir. Ancak o günün dilencileri de, uygulamaları da, bugünkünden çok farklıydı. Bugünkü gibi sakatlayıp Mersin’e sevk edilmiş dilenciler yoktu. Mersin’in çok fakir kişileriydi bunlar. Ve haftanın sadece Perşembe günleri çıkarlardı. Esnaf ve tüccar hatta evler bunlara vereceklerini … hazırlarlar, gelenlere verirlerdi. Eğer yabancı bir dilenciyi Belediyenin Çarşı Ağası yakalamışsa, derhal trene bindirilip şehir dışına çıkarılırdı… Evlerin dilencileri daha ziyade Roman hemşehrilerimizin karısı ve kızlarıydı ve bunlar para değil, ekmek dilenirdi.
O yılların sokaklarını çok iyi tanımamıza rağmen unuttuklarımız da belki vardır. Ama hiç unutmadıklarımızdan biriside başıboş sokak köpekleridir. Kuduz vakası duymazdık, zira sokakta köpek bırakmazlardı. Esasen halkta köpek merakı diye bir şey yoktu. Bahçelerdeki koruyucu köpek yanında tek tük sahipli köpeğe rastlanırdı.
Belediye görülen her köpeği zehirlerdi. Biz bunlara rastlarsak; evde varsa, yoğurtlu sarımsak içirip diriltmeye çalışırdık. Fakat köpekler çok erken saatlerde zehirlenmiş olduğundan kurtarmak mümkün olmazdı. Bugünün trafik sıkışıklığını, kalabalığını düşününce; 30’lU yılların imkanları kısıtlı, tozlu sokaklarını aradığımızı söylersek, bunda samimi olduğumuzdan hiç şüphe edilmemelidir. (İçel Sanat Kulübü 92 nolu bülteninden alınmıştır.)

Fotoğraf Vahap Kokulu’nun Facebook sayfasından alınmıştır.

Top