İÇEL’DE SARIKEÇİLİLER – Hilmi DULKADİR

keçi1.jpg

 Hilmi Dulkadir:  Mersin Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürü.

Giriş:
Anadolu’ya göç etmeden önce Türkler Orta Asya’da çoğunlukla bozkırlarda hayvancılıkla uğraşır, kısmen
de şehirlerde otururlardı. XI. yüzyılda Anadolu kapılan Türklere açılınca göçebe kesim, yani geçimi hayvancılığa bağlı unsur, Anadolu’ da ya dağlık bölgelere ya da dağla sahilin kesiştiği çizgilere yerleşmiştir. Pek tabiidir ki, bu tercihe etki eden faktör, hayvancılık için gerekli olan yayla o sahil iklimidir. Nitekim XIII. yüzyılda Moğol önünden kaçan Türk unsurlarda da aynı tercihi görüyoruz. Ve Anadolu’ya gelişten bu tarafa yaklaşık VII. yüzyıldan beri hala bu hayatı Toros’larda devam ettiren oymaklar vardır.
Selçuklulardan, Osmanlıların hüküm sürdüğü 17. yüzyıla kadar Yörük olarak adlandırılan bu göçebe Türklerin yerleşik toplum düzenine giremeyişlerini devlet tedbirlerinin lehlerine oluşundan beslendiğini kabul ediyoruz. 17.11.1017 (1608) tarihli kanunname’ de bulunan «Yörük maddesi»’nden «Toprak dolayısıyla Yörük kalınına, Gerdek vergisine karışılmaz. Yani, Yörük karıları, Gerdek vergisine dahil edilmezler. Bu vergi, ancak, toprak sahibi olanların ve bir yerde daimi surette oturanların karılarına aittir.(1) » «Tütün vergisi  bir köyde oturup vergi gibi bir şey vermeyen halkın evlilerden yılda 6 akçe olarak alınır (2).» «Yörük taifesi, konar göçer halktır. Belli yerleri, sancağa taallukları ve ihtisasları olmayıp ağaları su başı’lardır.» Görüldüğü gibi pek çok vergiden muafiyet, asıl önemlisi de Ketm-i nüfus (nüfusa kayıtsızlık) oluşları onları vergi dışında askerlikten de muaf kılmıştır.
19. yüzyılda konar – göçerlikten yerleşiğe geçiş için devlet gücünün kullanıldığını görüyoruz. Fırka-i İslahiye’nin Toroslar üzerine gönderilişinin nedenlerinden biri de bu idi. Yerleştirme çabalarında zorun dışında teşvik tedbirlerinden de yararlanılmıştır. Kara toplama denen asker celbi sisteminde köyden evlenen erkeklerin askerlikten muaf tutulması bu amaca yöneliktir.

Sarıkeçililer :
Sınırlı tabiat kaynaklan karşısında artan hayvan ve insan sayısı zamanla tarıma yönelmeyi zorunlu kılmıştır. Böylece tarımla uğraşmaya başlayan konargöçer unsurların şimdi sözünü edeceğimiz Sarıkeçililerden bir kısmı dışında tamamı köyleşmiştir.
XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlar’ın Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları olduklarını biliyoruz (4). Ancak, Sarıkeçililer’in Oğuz boylarından hangisine mensup olduğunu belirtemiyoruz. Sarıkeçili oymağının Sarıkeçi, Sarıkeçili (Sarıkeçilü), Sankeçilili (Sarıkeçülülü) (5) adlarıyla da anıldığını İçel, Aydın, Konya, Karahisar-ı Sahib, Akşehir ve Saruhan sancakları, Doğanhisarı Kazası (Konya Sancağı), Antalya Kazası (Feke Sancağı), Eğridir, Isparta, Burdur, Dazkırı ve Uluborlu kazaları (Hamid Sancağı), Tavşanlı, Honoz Kazası (Kütahya Sancağı, (6) onların yaşadığı çevreler idi.
Yaptığımız araştırmalarda, yukarıda sözü edilen yerleşim birimlerindeki Sarıkeçililerin tamamı yerleşmiştir. Bugün sadece 200 hanelik bir Sarıkeçili ailesi konar – göçer hayat sürdürmekte, bir başka ifade ile topraksızdır. Kışları İçel – Silifke – Gülnar – Anamur sahillerinde yazları da Konya’nın Seydişehir – Beyşehir yaylalarında kira ile yazlamaktadırlar.
Her geçen gün tarım alanlarının genişlemesi, devletin orman dikim çalışmaları ye en önemlisi çağın gereği bu hayatı sona erdirmeye zorlayan etkilere karşılık tükenmekte olan konar-göçer Sarıkeçili’lerin folklor ve etnoğrafyasını tespit ettik.
Sarıkeçililer, asıllarının Orta Asya’dan geldiğinden başka bir şey bilmiyorlar. Kendisi ile konuştuğum Sarıkeçili Hacı Ali Atar bu konuda şöyle diyordu:
«- Öteden, Orta Asya’dan gelmiş, dedelerimizin dedeleri. Buralarda, Konya’nın Çumra kazasında yaşamışlar. Devir hep böyle gidecek sanıp, yer yurt tutmamışlar. O zamanlar bizimkilere kimse kafa tutamazlarmış. İstediğimiz her yerde yazlar, kışları da Akdeniz’de kışlarmışız. »
1928 yılında Ali Rıza Yalgın’ın görüştüğü bir Sarıkeçili yukarıdaki ifadeyi doğrular mahiyette şöyle demişti. «Bizi kötelekle (bir çeşit kavga deyneği) dövmüş olsalardı biz buralarda (yörükeli’ne) konmazdık. Ama geçim daraldıktan sonra bak biz de Araplar gibi yaylasız, güzlesiz yaşıyoruz.» (7)
Sarıkeçililerin bütün varlığı deve, davar ve deve sırtında taşınan ev eşyalarıdır. Sabah gün doğmadan çadırlar sökülüp, develere sarılır, öğleye yakın müsait  bir alana çadırlar kurulur. Ertesi sabah aynı uygulama yenilenir. Bazı konaklamalar 2 günü bulabiliyor. Genellikle göç yolları bellidir. Yolun geçtiği köylerin muhtarlığından geçiş izni alırlar. Her geçtikleri ilçede adamları vardır. Bu vasıta ile sürünün aşısı ve doğum – ölüm gibi işlemleri yapılır. Hemen belirtelim halen pek çok Sarıkeçili nüfusa kayıtlı değildir.
Yolculukları süresince güneşe bakarak saatlerini tespit ederler. Kendilerince geliştirilen takvimlere bakarak ve geceleyin yıldızların durumuna göre hava tahminleri yapılır. Kimi fırtınalar yaklaştığında çadırlar kaldırılamaz, kimi belli günlerde de sürüler güneşe çıkarılmaz.
Düğün ve cenaze merasimleri en yakın köyde yapılır. Ölüleri hayvan sırtında yakın bir köyün mezarlığına taşınıp gömülür, ölüleri dağda bırakma adeti yoktur. Düğün için kız tarafı başlık alır. Başlık deve ve keçi olduğu gibi kısmen altın ve nakit para da olabilir………
Kadınların başı feslidir. Fesin önünde üç – dört katar altın veya gümüş olur. Üç peşli entari giyerler. Uzun gömlek giyilir. Önde «öncek» bulunur. Yeni yetişen nesil bu usulü devam ettirmiyor. Erkekleri de şalvar, şapka ve ceket giyerler. Başkaca erkeklerin değişik bir giysileri yoktur.
Sarıkeçililerin dili başlı başına incelenecek bir konudur. Çok güzel Türkçe konuşurlar. Kadınları erkekten kaçınmaz, yabancı erkeklerle beraber otururlar ancak konuşmaktan imtina ederler.
İslamiyete olan inançları tamdır. İbadetlerini yaparlar. Cuma ve Bayram namazlarını bulundukları yerden ayrılıp mutlaka bir köye giderek topluca yaparlar. Aralarında imamlık yapacak kişiler bulunduğu halde bir yerleşim birimine gitmeyi her zaman tercih ederler.
Sarıkeçili çadırlarının ikisini bir arada görmek mümkün değildir. Birbirine asgari 500 metre uzaklığa kurulur. Her hane sahibinin 100’ün üzerindeki hayvan sayısının biri birine karışmaması için bu tür uygulama  zorunludur. Ayrıca her sürü kendi çadırını bilir; akşam dağdan dönünce doğruca kendi çadırlarının etrafına koştukları gözlenmiştir.
Sarıkeçili çadırı 5 direklidir. Boyu 2 metreyi bulan «orta direk» bu direği aynı çizgi üzerinde karşılıklı ikide yan direk takip eder. Boyları orta direğe göre 10 cm. kadar kısadır. Orta direğe karşı ikide ön ve arka direk vardır. Bunlarda yan direkten 10 cm. kadar kısadır. Çadırın  çözgülük ve atkılığı 2 kat bükülmüş kıldan dokunur.
Çadırın içinde 6 m2.lik bir alan oluşur. Kapı kısmı güneye açılır. Girişin sağına yatak eşyaları dizilir. Karşısında yiyeceklerin saklandığı çuvallar dizilidir. Girişin hemen solunda ocak vardır. Geriye kalan tek yöne de çeşitli giyecek ve kıymetli eşyaların saklandığı «alaçuvallar» dizilmiştir.
Yer döşemesinde çokça 2,5 X 1,5 cm. ebadında keçe kullanılır. Keçenin yünü kendilerinden verilmek şartıyla başkalarına yaptırılır. Sarıkeçililerce yaptırılan hemen bütün keçelerde karşılıklı uzun kenarlarda 20 cm. enli iki bordür ile ortada da ayrı bir bordür dikkati çeker. Ortada  keçe sahibinin isminin yazıldığı görülmektedir.
1985 Nisan’ının 27 sinde bir grup Sarıkeçili ailesinin göçüne karışıp yolculuk yaptık. Nisanın ilk haftasında Gilindire’den yola çıkmışlar, yorgunlar; kadınların yüzlerinde tebessüm yok, ürkek, ürkek bakıyorlar insana. Henüz bir yaşına basmamış çocuklar dahi deve sırtına çatılmış bir yük çuvalı içinde, Sessiz, masum bakıyorlar yüzümüze…
Kadının biri hamile, eşeğe binmiş, develerin arkasından gidiyor.. Önde yine bir eşek üstünde 17 yaşında bir erkek var; her devenin yuları bir öndekinin sırtında bulunan hamuduna bağlanmış böylelikle bir katar oluşturuyor. Arada 8-9-12 yaşında kız çocukları develer ürküp birbirine dolaşmasın diye sağlı sollu develerin yanında yürüyorlar.
Yolculuğumuz’ Mut’un Kızıldağ’ından başladı, Mağras’ın eteğine kadar sürdü. Yaklaşık 25 km. Sabah, namaz vakti yola çıkmışlar. Şimdi Derinçay köyünün üst kısımlarındayız; ben:
-Konmayacak mısınız artık? Diyorum, Devenin başını çeken erkek:
-Konacağız.
-Burası müsait gibi?
-Yok, buraya konamayız şu ekinler var. Davarlarımız ekine girer, o nedenle bizi bekçiler burda kondurtmaz.
-Peki neresi müsait biliyor musunuz?
-Az yukarısı müsait, biliyoruz.
-Hadi bakalım,
Bu üç-beş dakikalık duraklamadan istifade ile önlerine geçip birkaç resimlerini aldım. Bir-iki erkek çocuğu; develerden seçip öne çıkararak:
-Benim de resmimi çek,
Diyor, belli ki bu develer çok seviliyor.
-Biraz sonra çekerim.
Deyip, yola devam ediyoruz. 500 m. ileride önümüze bir çadır, sürü ve bir kaç deve çıkıyor. Çadırın kenarında yaşlı bir kadın var. Ayağında, altının yırtık olduğu belli olan yün çorap; diz kapağının altına kadar don; üstte entari, beline bağladığı kuşağı arasına uçlarını toplayıp sokmuş; başında fes, iki dolam gümüş sıralı. Kadının boyu 1.70 kadar, cüsseli; «Osmanlı kadını» tabir edilen bir tipi hatırlatıyor. Yanımdakilere
-Kim bu kadın?
-Bu kadının kocası öldü,
Diyorlar; Koca sürüyü tek başına yazlak-kışlak-güzlek dolaştırıp duruyor.
Brava dememek elde mi?
Beni ve yanımdaki arkadaşı çadıra buyur edip oturmamızı söylüyor aynı kadın.
-Size çay yapayım mı?
-Yok, sağol.
Diyoruz. O bize böyle diyor ama, gözü de kulağı da dışarıda. Saniye sürmüyor, çadırın bir «peşini» kaldırıp o yöne bakıyor, bir diğer peşini kaldırıp o yöne bakıyor. Fıkır-fıkır. Anladığım kadarıyla, bizim, birlikte geldiğimiz grubun sürüsünün kendi sürüsüne karışmamasına dikkat etmekte. Arada bir çadırdan dışarıdakilere yüksek sesle ikazlarda bulunuyor.
Ben çadırda dinlenirken birlikte geldiğim gurup yola devam ediyor. Kadına, çeşitli konularda bilgi almak istediğimi söylediğim de:
-Ben bir şey bilmem, biraz yukarıdakiler daha iyi bilir, oraya çıkın.
Diyor, Müsaade isteyip 500 metre ilerideki bir başka grubun yanına geliyoruz. İki delikanlı karşılıyor ve bizi çadıra davet ediyor.
Çadırın, girişi doğudan, içeride, soldan sağa doğru sayısı lO’u geçkin yük çuvalları dizilmiş. Çuvalların altında taş var. Nemden ve yağmur sularından korunması amaçlanmış olmalı. Sağ baştaki çuvallarda un olduğu belli. Diğerlerinde kap-giyecek ve diğer ihtiyaçlar var. Çuvalların hemen önüne keçeler serilmiş, girişin solunda ocak var.
Çadırın sağ köşesinde yaşlı bir kadın yatıyor. Arada bir iniltisi geliyor.
-Ne oldu bu kadına? Diye sorduğumda:
-Hastalandı diyorlar. Mut’ta hastalanmış; doktora götürüp ilaç almışlar.
Nasıl kullanılacağını doktor yazmışsa da okuyamadıklarından birkaç hapı bir arada atmış. Hasta kadın :
-Bana ne oldu ise ilaçlardan oldu, diyor. Beraber geldiğimiz arkadaş:
-Siz ilaçlara alışkın değilsiniz. Bir kaçını bir arada attığınızdan hemen tesir etmiş. Bende üç-dört çeşit hap var; hepsini birden atıyorum bana tesir etmiyor, siz dayanamamışsınız:
Gelinin biri çadırın içindeki ocağı tutuşturup isli bir çaydanlığı ocağa koyuyor. Bir yandan ocağın altını yakarken bir yandan da masum bakışlarını üzerimizden ayırmıyor.
Bir tas soğuk su istedim. Taze suyun olmadığını söylediler. O ara bir gelin daha girdi çadıra. O’na:
-Git pınardan su getir, dediler. Gelin keçi derisini alıp suya gitti. Çadıra iki genç girip bizimle selamlaşarak:
-Hoş geldiniz. dedi. Ben :
-Sizlerin yaşantıları ile ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorum, deyince :
-Mehmet Emmiyi çağıralım, deyip gençlerden biri Mehmet Emmiye haberi vermeye gitti. Haberci genç geldiğinde Mehmet Emmi’nin develeri topladığını hemen geleceğini söylüyordu. Benim hissettiğim kadarıyla gençlerde bir «hantal»lık var. İşten kaçıyorlar. Pek, bir emir veya saygıdan dolayı sorumluluk  hissetmiyorlar gibi.. Yaşlı adam develeri toplamak için çırpınırken, kadınlar su getirmeye giderken 16 – 17 yaşındaki erkekler yerlerinden kalkmak istemiyorlar gibiydi…
Bize çay yapmak için çadırın içinde tutuşturulan odunlardan acı bir duman  çıkıp bir baştan bir başa çadırda dolaşıp havalandı. Dışarıda pekala yakılabilirken illa da çadırın içinde ocak kurup yemek ve çaylarını  burada yapmalarının  bir sebebi olmalıydı. Nitekim sorduğumuzda, aldığımız cevaptan tatmin olduk.
Bir alışkanlık imiş. Sürekli yolculukları nedeniyle ateşi dışarıda yakmış olsalar zaman zaman orman yangınlarına sebep olabilirmiş, bu bir; bir diğer neden, özellikle kışın soğukların arttığında çadır gözeneklerinden içeriye fazla soğuk girmemesi için, içeride yakılan ateşin isi, bu gözenekleri kapatacağından bir nevi mecburlarmış.
Biz çayımızı içip, sohbeti sürdürürken aynı çadırda oturan kadınlardan biri aniden gençlere seslendi :
-Deve oğlağı yakaladı, yetişin!
Gençler aynı ağır tempo ile yürüyüp devenin ağzından oğlağı aldılar. Gençler içeri döndüğünde:
-Oğlağa bir şey yapmış mı? diye soran kadına,
-Herhalde beli kırılmış.
Dediler. Ben siz deveden açılmışken:
-Neden deve oğlaklan ısırıyor?
-Hepsi ısırmaz; böyle bazı develer oğlağı belinden ısırıp onu sakat edebiliyor.
Develerin erkek cinslerinin ön ayaklan, diz kapaklarından 30 cm uzunluğunda ip ile bağlanmıştı. Erkek develerin dişilere saldırıp herhangi bir kazaya yol açmaması için bu usule başvurulduğunu öğrenmiş oluyoruz.
Develer, çadır kurulduktan sonra yayılmaları için serbest bırakılıyor. Bazen develerle birlikte onları otlatmak için bir kişi de görevlendiriliyor. Hemen hatırıma bir soru geldi ve sordum :
-Sürekli böyle ıssız dağlardasınız, sürünün yanında çoban ve köpekler bulunuyor, develer çokça serbest bırakılıyor. Peki, kurtlar deveye saldırabiliyor mu? Kurtların deve boğduğu oluyor mu?
-Kurtlar aç kalırsa develere de saldırabiliyor. Yalnız deveye bir şey yapabilmesi mümkün değil. Bir tek usulle deveyi boğabilirler; develer köpeklere alışkın olduğundan kendine saldırmak niyetindeki bir kurda yaklaşıp onu koklamak ister. Burnunu kurda uzattığı sırada kurt onun ağız kısmını yakalar. Bu takdirde o koca deve bir şey yapamaz olur. Kurtlar rahatlıkla onu yerler.
Bu esnada kısa boylu, yaşının 65 olduğunu öğrendiğimiz Mehmet Emmi, Mehmet Göbüt giriyor çadıra. Mehmet Göbüt bu çadırın reisi, peşi sıra iki de delikanlı geldi. Selam verip oturunca kısa süren hal hatır ettikten sonra ben hemen soru sormaya başladım:
-Kış aylarında nerede kalıyorsunuz?
-Kışın Zilifke, Gülner, İçel topraklarında kalırız.
-Belli bir yeriniz yok mu?
-Yok.
-Yayladan inerken hangi yolu takiple geliyorsunuz?
-Beyşehir’ den, Seydişehir’den hareket ettik. Konya’dan Karaman, Mut, Gülnar’ı takiple sahile geldik. Orada üç dört ay kaldık. Şimdi geri dönüyoruz;’ Yayla tarafına, Konya’ya.
-Evvelki konduğumuz yerlere konamaz olduk. Orman dikim dikmiş. Çok sıkıntımız var.
-Sizin mahiyetinizde kaç aile var, Torunun, gelinin, çocuklarınla kaç kişisiniz?
-6 haneyiz.
-Peki davar sayısı ne kadar?
-Davar sayısı dört, dört buçuk.
-Yani dörtyüz dörtyüzelli.
-Evet
-Kaç tane deve var?
-8 tane deve var.
-Deveyi ne için kullanıyorsunuz ?
-Yükümüzü sarıyoruz.
-Davardan nasıl geçim sağlıyorsunuz?
-Erkek çepiçlerini satıyoruz, ucu ucuna geçiniyoruz.
-Yem parası da veriyor musunuz?
-Veririz, veririz. Bu sene 1 Milyon lira verdik. Gelirimizde 1.5 Milyon TL. falan.
Mehmet Göbüt ile sohbeti kesip, kadınlarla da konuşmak istediğimi belirtiyorum. Erkekler hafif gülümseme ile uygun görüyorlar ama, kadınlar bir türlü konuşmaya yanaşmıyorlar.
Çadırdan ayrılıp başka çadırlara gitmek için müsade alıyoruz. Yüksekçe bir tepeye çıkınca eteklere konmuş 9 adet çadır sayıyorum: Hiç iki çadın bir arada göremedim. Hep birbirinden en az 500 metre uzağa konmuş durumda. Kanaatimce böyle ayrı ayrı oturmalarına sebep sürülerin birbirine karışmasını önlemek. Her çadırın çevresinde 300-400 den aşağıda hayvan yok. Bir o kadar da oğlakları olduğunu düşünürsek ayrı oturmalarına hak verebiliriz.
Çadırlardan birini doğrulayıp yürüyerek yaklaşıyoruz. İçerde sakallı, yaşlı  bir ihtiyar var. Hasta olduğunu söylüyor.
Ve bizlere:
-Az evvel gelebildim çadıra. Az kalsın bulamayacaktım. Ben çadırın öbür, yakaya kurulacağını zannediyordum. Oraya gittim yoklar. Sonra develerin izini takip ederek burayı bulabildim, diyordu.
İhtiyar hafızasını fazlaca kaybettiğini belirterek, bizlere faydalı olamayacağını söyleyince bir başka çadıra doğru yürüdük. İçimizden biri yaklaştığımızı seslenerek köpeklerine sahip olmalarını söyledi. Küçük çocuklar önümüze gelip bizi çadırın önüne oturttular.
Çadırın önünde 40-45 yaşlarındaki evin kadını bir işle meşguldü. Yanakları güneş ve soğuğun tesiriyle bronzlaşmış, yüzünde büyük bir ızdırabın etkisi sezilebiliyordu. Hatta, yer yer «of çekiyordu. Ben:
-Teyze, sana biraz soru sormak istiyorum?
-Bana bir şey sormayın, ben canımdan bezmişim zaten! demez mi…
Bu sözler üzerine üstelemeye cesaret edemedim doğrusu.
Bu defa kocası olduğunu öğrendiğimiz 54 yaşındaki Hacı Ali Atar’a dönüp öğrenmek istediklerimizi sorduk :
-Ne zamandan beri böyle konar-göçer hayatı yaşarsınız?
-Babamız böyle gelmiş; dedemiz böyle gelmiş, biz de böyle gelip geçeriz.
-Büyüklerinizden hiç öğrendiniz mi acaba, nereden gelmişler, aslınız kökeniniz belli mi?
-Öteden, Ortaasya’ dan gelmiş dedelerimizin dedeleri. Buralarda, Konya’nın Çumra kazalarında yaşamışlar. Yazları Seydişehir’e, kışları Akdeniz’e gelip gitmişler.
-Peki, belli bir takviminiz var. mı? Sahile inmek veya yaylaya çıkmak için; hangi tarihlerde hareket edersiniz?’
-Kasım ayında Akdeniz’ e ineriz. .
Haziran’ın 20 sinde falan Seydişehir’e varırız.
-Kışın Akdeniz’in nerelerinde kalırsınız?
-Anamur iİe Silifke arasında kalırız. Mersin veya Antalya taraflarına geçmeyiz.
-Buralarda kaldığınız yerlerde izin alır mısınız?
-Hayır, paramızla yurt tutarız, 300-500.000 TL. verip kışı orada geçiririz.
-Böyle konar-göçer hayat süren Sarıkeçililer kaç hanedir acaba?
-200 hane var.
-Sizin böyle sürekli göçünüz esnasında bazı hususlar var ki doğrusu merak ediyoruz. Mesela: Evlenme, ölüm, dini vecibeler nasıl gerçekleşiyor? İsterseniz evlenmeden söz açalım. Evlenme işleriniz nasıl yapılır?
-Hiç düğün yapmayız. Elin memleketinde nasıl düğün yapabiliriz. Kız ile oğlan birbirini kandırarak kaçırıp gider.
-Yani büyüklerden gelip kız isteyerek söz kesilmesi, sonra da düğün yapılması olmaz mı?
-Olmaz.
-Peki istense verilmez mi?
-Verilmez, bizde usul böyle.
-Ciddi misin?
-Vallaha böyledir. Bizde kız isteyerek verilmez. Hep kaçırırlar.
-Hemen barışır mısınız bari?
-Barışmayız.
-Siz yengeyi kaçırdınız mı?
-Yalnız ben kaçırmadım, düğünle aldım.
-Demek ki düğün oluyor. Nasıl düğün yaptınız?
-Anasına babasına dünür gönderdik. Nişan taktık.
-Nişanlılık ne kadar sürer?
-2, 3 ay; 5 ay.
-Düğün işlemi nasıl olur?
-Köyün birine varınca, muhtardan izin alınır. Hocası bulunur, köylüleri davet ederiz, davar kesilir. Bir gün, iki gün; bizim zamamınızda üç gün düğün olurdu.
Şimdi bir günde bitiyor.
-Başlık adeti var mı?
-Var.
-Ne kadar olur.
-500 den tut, 1 milyona kadar başlık alınır.
-Yeni evlilere hediye verilir mi?
-Daha çok davar verilir, 10-15 herkes durumuna göre davar verir. Yeni evlinin de sürüsü bu şekilde tamamlanır.
-Düğünde takı adedi var mı?
-Altın takılır.
-Kızınızı everirken baba olarak bir şey verir misiniz?
-Nemiz var ki ne verelim. üç-beş davar veririz ancak, başka birşey veremeyiz.
-Ölüm esnasında ne yaparsınız?
-Ölüyü hemen deveye yükleyip en yakın köye götürürüz. Orada yıkatıp mezara defneder döner, yolumuza devam ederiz.
-Ölüyü bulunduğunuz yere gömmez misiniz?
-Koymayız. İçimizde hocamız var amma dağda bırakmayız illa da bir mezarlığa götürürüz.
-Ya ibadet durumunuz ne safhadadır?
-İbadetimiz çok guvvatlı. Fakat 5 vakit namazın üçünü kılsan 2 sini kılamıyorsun. Cuma’ları köylere gidip, topluca kılarız. Bayramlarda da aynı şekilde köylere gidip namaz kılarız.
-Herhangi bir yere yerleşmek için hiç teşebbüsünüz oldu mu?
-Oldu. 1960 yılından beri bu işin peşindeyiz. Konya’ dan istedik vermediler. İmroz adasını gösterdiler gitmedik. Urfa’dan gösterdiler gitmedik. Biz Konya ve Mersin çevresinden çıksak ürkeriz. Mesela: Konya Altın çayırı, Konya’nın civarı, Karaman’dan verilebilecek yerler var. Yer verilse herkes toplanıp yerleşir. Toprak İskanda bizim peşimiz sıra çok gezdiler. Ellerinde kayıtlarımız var. En son müracaatımız 1982 de oldu.
-Geçeceğiniz köylerden müsaade alıyor musunuz?
-Alırız, izin vermezlerse doğrudan geçeriz. Bazı muhtarlar da bizden geçiş parası alır.
-Hayvanlarınızın satım işini nerelerde gerçekleştiriyorsunuz?
-Mallarımızı değerlendiremeyiz. Tüccar gelip alır bizden. Tanıdıklar olur gelip bizden alırlar.
-En fazla geliriniz nedendir?
-Peynir ve yağından bir gelirimiz olmaz. Sadece oğlak, cebiç ve tekelerden istifademiz olur. Yoldaki davarın peyniri mi alınır. Yoğurdu mu alınır? Yapamıyoruz. Bu bizim zararımıza oluyor. Bir yerimiz olsa en azından sütleri değerlendiririz. Yoğurdu, südü, peyniri satar değerlendirebiliriz amma nerdee… Yiyecek yoğurdumuzu dahi yapamıyoruz. Kaldı ki satalım.
Yolda oğlaklar yürüyemez, aç-susuz yorgun, yürüyemez… Yaylım yok. Memleket, hep bütün dikim oldu. Millet tarlasına sahip oldu, yoldan devamlı davar govalarız. Sabahtan çıktık işte şimdi oturabildik. (Saat 13.00) Su yok.. Bizim şartlarımız çok zor. Atalarımız, dedelerimiz zamanında yer geniş imiş. Ot bol imiş, bir yere geldiler mi oradan kimse çıkartmaya kalkmazmış. O günler hep böyle sürecek zannetmişler. Amma şimdi öyle değil, bir koruma bekçisi seni yoldan  sapıtmıyor. Atalarımız buralarda hükümdarlık gün geçirmişler, amma biz yapamayız. Boynumuz eğri kanuna. Şimdi bizim durumlarımız böyle işte.
-Hava tahminleri ile ilgili bildik1eriniz var mı? Ne zaman fırtına esecek, ne zaman kar yağacak bilirmisiniz?
-Onları çok iyi biliriz. Tabii gayıbı Allah bilir de, aşağı yukarı çok güzel biliriz. Hangi günde hangi ayda ne olacak biliriz.
-Bana biraz anlatabilir misin? Bir aydan basla istersen.
-Nisan’da Akdeniz’den çıkıldığında ayın 16 sında «Guk-guk» fırtınasına yakalanırız.
-Guguk nedir?
-Guguk bir kuştur.
-Nasıl bir kuştur. Neden bu fırtınaya guguk denmiş?
Zamanında Arabistan’dan bu tarafa göç eden bu kuş• Akdeniz sahillerine gelince yuvasını kurmuş, yavrularını çıkarmış. Ancak çok şiddetli bir fırtına ile bu kuşun yavrularının çoğu ölmüş. Bizimkiler fırtınadan ölen bu yavruları görünce o güne «guk-guk fırtınası» diyerek her yıl tedbirli olurlar.
-Fırtına kendini nasıl belli eder?
-O gün hava yağışlı olur, fırtına bir iki gün eser.
-O gün geldiğinde sizler nasıl bir tedbir alırsınız?
-Yerleşeceğimiz yeri garantiye alırız. Kendimiz ve hayvanlarımızı fırtına ya karşı tedbirli tutarız.
-Bu ayda başka kışınız var mı?
-Nisan’ın 21 de Aprıl’ın kışı olur.
-Bu kışa neden Apıl’ın kışı denilmiş ? belirtisi nasıl olmaktadır?
-Eskiden bizim kelirden bir karı varmış. O yıl ot bir hayli fazla imiş. Karının da Apıl adında bir çocuğu varmış. Çocuk bir yaşında iken  «apalamaya» başlamış. Kadının bir de sarı ineği varmış. Karı, suyun kenarına giderek çamaşır yıkamaya -bizde eski yıkama derler- başlamış. Çocuk otların arasında apalıyor, inek yayılıyor. Kadın bu manzaraya bakıp -bizim geleneğimizde kadına avrat denir- avrat bu manzaraya bakıp
Apıl’ım apıştı
Goc’ineğim ota yapıştı
Allah’a ne dileğin var,
Demiş. O zaman Allah bir afet vermiş; yokardan bir afet gelmiş, avradı, Apı!’ı ve sarı ineği sel alıp getmiş. Bu kışın ismi de burdan kalmış.
Bu kışta kar da yağar, yağmur da yağar; kara fırtına da olur. Apıl’ın kışı 5 gün sürer. Bu günlerde biz yola çıkmayız. Çıksak da tedbirli çıkarız.
-Diğer kışlarınız hangileri?
-Hıdırellez, Mayıs’ın 5 inde olur.
Büyük saygılı bir kıştır. O gün gelmeden kuytu bir yer araştırılıp çadınmızı oraya kurarız.
-Bu kışa neden Hıdır-Ellez denilmiş?
-Ellez adındaki çocuk ile Hıdır adındaki diğer bir çocuk kuzu güderken yağmur gelmiş, seloluşup kuzuları götürmüş, çocuklar koşup bir kayanın kovuğuna gizlenmişler. Yağmur’un ardından devam eden kar o kadar çok yağmış ki kayanın üzerine örtmüş. Hıdır karın altından çıkmış O’nu bulmuşlar. Ellez’in karın altında olduğunu söyleyince gelip karı balta, kazma ve kürekle açmışlar. Aradan geçen 24 saat İçinde Ellez ölmüş karın altından ölüsünü çıkarmışlar. O nedenle bu tarihte olan kışa Hıdır-Ellez derler.
-Başkaca kışlarınız var mı?
-Her ay bizim birkaç kışımız olur.
Mayıs’ta birde Ülker kışımız ‘var. 22 sinde yıldızlar havada «şööer» yani biraraya toplanır. Bunun bir doğumu bir de «şooer’i» vardır. 22 sinde yıldızlar «şooer». Bu günde biz güneş doğmadan davarlarımızı kuytu bir yere veya ormana süreriz. Davarlarımız güneş ışığı görür ise hastalanıp ölür. Biz de davarlarımızı güneşe göstermeyiz.
O gün genellikle kuru fırtına olur. Doğumu da 25’inde olur. O da fırtınalı geçer. Pek korku vermez bizde.
Bir başka kışımız da «gün dönümü»dür. Haziran’ın 22 sinde olur. Kış muhitine göre şiddetini gösterir. Mesela sahilde pek kış yapmaz ama yükseklerde bayağı korku verir.
Ağustos’un 14 ünde bizim kullandığımız Urumi hesabın 1’i olur. Biz eski hesap kullanırız; yenileri bilmeyiz. Yukarıda söylediğim tarihler de hep Urumi hesaptır. Yenilere aklımız ermez, bizim. Saat olsa da eski saat kullanırız. Siz de şimdi temsil bugün ayın 27 si bizim hesabımızda daha 13’ü bu ayın.
Ayın 14’ünde Ağustos’un biri girince kış olur. O gün yağmur yağar, kar yağar. Fırtına yapar. Ben bugün karın yağdığını da bilirim. Seydişehir, Beyşehir o taraflara kar yağdığını bilirim.
Eylül’ün 14’ünde yani Eylül’ün l’inde bir kış daha girer. O kışa da «Sıktığı Sivri» derler. Ekim kışlarımız da var. 14’ünden 15’ine kadar olan kışa da «Toz kavuran kışı» deriz. Bu günde kuraklık olmuş her şey kurumuş, sonra fırtına çıkıp her şeyi birbirine katmış; atalarımız da buna tozkavuran demiş.
Eskiden bizimkiler Konya’nın dağlarında kışlarlarmış, Buralara gelmezlermiş. Kasım aylarında büyük kışlar olunca kar da fazlaca olurmuş. Yaklaşık 2 metre kar yağdığı olurmuş. Çadırın «korasına» (1) kadar kar çıkarmış. Çadırın yanındaki deliklerden köpeğe top (2) verirlermiş.
İşte bu kışa bizde «Karıya kazık yaktıran» derler. Kazık çadırın kenarına çakılan ağaç çividir. Bu çiviye çadırın yanlarından bağlanan ipler tutturularak çadırın gergin durması sağlanır. Karı, karın altında yakacak bir şey bulamayınca o kazığı çıkarıp yakmış. Ötedenberi bizim işler böyle kaba gider.
Aralık kışları da var. Bu benim söylediklerim 150 senelik mevzular. Ben bunları 150 senelik mevzuu olarak anlatıyorum. Yaz bu kışları defterine takip et. Bu kışlar kesin olur. Benim başkaca bir diyeceğim yok. Atamdan, dedemden böyle duydum, böyle görüyoruz.
-Peki saatleri nasıl tahmin ediyorsunuz?
-Günün tahminlerini biz namaz vakitlerinden davarın yayılmasından, göçün gidişinden, günün durumundan, gezişlerimizden, günün şöyle geliş gidişlerinden anlarız.
– Nasıl anlarsınız?
Nasıl anlayacan, davan gütmüye gidersin, Namazı kılar gidersin. Yahut’ta göçer gider hangi saatte nere gideceğini bilirsin.
Şimdi benim kolumda saat yok. Ama kaç olduğunu bilirim:
-Peki şimdi saat kaç?
-Şimdi saat aşağı yukan 12 ye doğru olduğunu tahmin edebiliyorum.
-Saat 13.30  çok geride kaldın. Herhalde davarın yanında olsan bilirdin.
-Davarın yanında olsam bilirdim.
Ama şimdi biz aşağı yukarı bir saattir konuşuyoruz. Benim bu işlere kafam dayanmaz. Bir saattır, iki saattır, konuşuyoruz.
Gene de benim dediklerim haklı. Şimdi siz saatı değiştirmişsiniz. Geçenlerde benim oğlan illa saat alacağım diye tutturdu. O’na bir saat aldık. Bana dedi ki saatlar 1 saat ileri alındı. Bizim böyle şeylere aklımız ermez. Gene de benim dediğim doğru.

(1) Cevdet Türkay, Oymak Aşiret ve Cemaatlar, Tercüman Kaynak Eserler dizisi 1, sayfa. 822.
(2) A.g.e., syf. 822.
(3) A.g.e., syf. 823.
(4) Prof. Dr. Faruk Sürher, Oğuzlar, Ana Yayınları No: 1, Syf. V.
(5) Cevdet  Türkay, a.g.e., syf. 143.
(6) Cevdet  Türkay, a.g.e., syf. 657.
(7) Ali Rıza Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, Cilt II., Syf. 128.

1) Kora: Çadırın altına dikilen kazığın üst kısmının demir veya ağaç bir yatağa oturtularak çadırın delmesini önledikleri yer.
2) Top : Hamurdan alınan bir topağın yuvarlanarak köpeğe verilmesi.
“Mersin Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü Yayın Organı : İÇEL KÜLTÜRÜ – YIL 2 SAYI 4 – MART 1988” alınmıştır.

Biyografik Bilgi

scroll to top