KARABÖCÜLÜ GEZİSİ – Turan Ali ÇAĞLAR

Mersin-128.jpg

15 Şubat günü Kulübümüzün günlük gezilerinden birini Karaböcülü köyüne yaptık. Geziseverler, sabahleyin birer birer otobüse doluşmaya başladı, Güzel bir gün. Herkes birbirini gülümseyerek selamlıyor, gülüşmeler içinde sohbetler ediliyor. Birbirini tanımayan yok. Çirkinlik yok, güzellik çok. Otobüsün araları da dolu olarak hareket ediyoruz. Rehberimiz Ali M. Merzeci. Onun sevgi ve saygı dolu disiplini içerisinde güvenle gidiyoruz.
Karaböcülü Köyü, Silifke’nin 9 km. kuzeyinde, kayalıklar arasında kurulmuş antik bir yerleşim yeri. Karaböcülü’ye varmadan önce sola sapıp, Göksu Irmağı boyundaki Bükdeğirmeni köyünde Ayazma’yı gezdik. “Ayazma; Bizans döneminin ünlü içme suyu kaynaklarına denilir” (Tırnak içindeki tümceler; zengin tarih ve arkeoloji bilgileriyle yüklü, sevgili Ali Merzeci’ye aittir.) Ayazma’nın değeri, yakın yöresinin tek içmesuyu kaynağı olmasından. Büyük bir kayanın içi oyulmuş. Parçalı gelen sular arklarla birleştirilip ana gözden dışarı verilmiş. Bembeyaz, güzel bir su. Göksu’nun suyu sürekli bulanık aktığından, Ayazmanın suyu daha bir önem kazanmış.
Köyün içine kısa bir gezi yaptık. Folklorculuktan gelen bir merakla, köyü yüz-yüzelli yıl önce Alanya tarafından gelen Yörüklerin kurduğu anlaşıldı. Sulanabilen yerlere limon, portakal dikilmiş ama yetersiz. Hayvancılıkla geçinen, dar gelirli bir köy Bükdeğirmeni. Köye adını veren bir değirmen var. Suyu iki üç km. batıdan, Göksu’dan geliyor. Mersin yöresindeki eski su değirmenleri Ermenilerden kalmadır. Bu da öyle miydi? öğrenmeye zamanım olmadı. Yakın yörenin tek değirmeni bu imiş. Biraz ileride, çul dokunan bir eve uğradık. Evin hanımı, yeni dokuduğu bir çul gösterdi. Ortaları mor çiçekli, geometrik desenli, tipik Anadolu yanışları olan bir çul. Modeline, “aslanağzı” derlermiş. Bükdeğirmeni’nde fazla kalmadık.
Taşlı, eğimli yollardan geri dönerek Karaböcülü yoluna saptık. İki üç km. sonra, saat 12’de Karaböcülü’ye vardık. Antik yapıların ortasındaki çimenlere azıklarımızı sererek karınlarımızı doyurduk.
Biraz sonra köylüler geldi yanımıza. Muhtarla tanıştık. Genç, atak bir muhtar, Semihi Vural’ı sordu. Belli ki, vilayet ile ilgili işlerde, köyün antik konumundan dolayı Semihi Vural’ı iyi tanıyor. Köyü kuranların Bursa Karacabey’den gelen Yörükler olduğunu, köyün eski adının bu nedenle Karacabeyli olduğunu, sonradan her nasılsa yazıya Karaböcülü olarak geçtiğini, bu adı sevmedikleri için de dilekçe vererek köylerinin adının Çamtepe olmasını istediklerini belirtti.
Biraz sonra köyde yaptığım folklorik araştırmalarda böyle olmadığını gördüm. Bir kere köy halkının kökeni tek Karacabey değil, karma aşiretlerden oluştuğu anlaşılıyordu. İkincisi, köyün adı yüzyıllardan beri Karaböcülü idi.
Böcü sözcüğü, yöremizde domuz ve kurt için söylenir. Aşağılayıcı bir sövgü anlamı içerir. Birine kızdığı zaman “böcü” derler. Hatta, pekiştirici yeri olduğu için, Hıristiyanlıkta domuz eti mübah olduğundan, sonradan gelen Türkmenler buraya “Hıristiyan köyü” anlamında, “Karaböcülü” demiş olsalar gerek. Bu köyün insanları ilçede, gurbette köyünün adı alayla anıldığında bundan utanç duyuyorlarsa; yıllarca bu sıkıntıyı çekmeleri gerekmez. Adını Çamtepe koyarlar, kurtulurlar. Fakat, çevrede kesilmeden kalabilmiş üç beş çam, birkaç yıl sonra yok olduğunda bu adın da anlamı kalmayacak. Çamtepe, bir Taştepe olacak o zaman.
O gün oradaki arkadaşlarla, antik yöre adlarının değiştirilmemesi gerektiği konuşuldu. Buna ben de katılıyorum. Taa Hititlerden gelen binlerce yıllık adlar yanlış bilgiler sonucu haritalardan silindi. Ama, bu köyde olduğu gibi, köyün her bireyinin kimliğine olumsuz etkiler yapan adların değiştirilmesi çok şey kaybettirmez. İlk Türkmenlerin Donuzlu (Domuzlu) dedikleri, dağ başındaki kentin adının Denizli yapıldığı gibi.
Karaböcülü’deki antik yapılar, onca yıkıma karşın diğer örenyerlerine göre oldukça diri durumdalar. “İ.Ö. Birinci yüzyıldan İ.S. 7.-8. Yy la kadar yapı teknikleri görülmekte. Helenistik diagonal yapı, Roma ve haçlı Bizans yapıları iç içe. Yapıların üzerinde hıristiyanlık işaretlerinden çok, eski Grek kült armaları görülüyor. Herakles gürzü, fallos motifi gibi… Ayakta kalmayı başarmış görkemli bir anıt mezar var. Kilikya’nın tipik anıt mezarlarından biri”
Anıt mezarın karşısına bir okul yapılıyor. Ne yazık ki binayı yapan müteahhit, subasmanı duvarını, o güzellik el emeği, göznuru antik taşlardan ördürmüş. Yakın diye, kolay diye belki temeli de onlardan doldurdu. Halbuki yöre o kadar taşlık ki. Onbeş yirmi metre ötelerden bolca bulabilirlerdi. Denetleyen yok. Sorgulayan yok. Anıt mezar, Kültür Bakanlığı denetiminde. Okul binası, M. Eğitim Bakanlığı denetiminde. Bir kurum, diğerini yok ediyor. Bir kültür, diğerini öldürüyor. Her iki bakanlığın yetkililerinin bundan haberleri yok. Köylünün umurunda değil. Antik yapıların çoğunun taşları sökülmüş; ev, samanlık, ahır yapılmış. Bu yurdun taşını toprağını ne zaman bizimsineceğiz bilinmez.
Köyü gezdik. Köylülerle sohbet ettik. İki yetim genç askere gidecekmiş. Onurlarına yemek yapılmış. Topluca yemeğe çağırdılar. İnsan sıcağı vardı yüzlerinde. Çay ikram ettiler. Yoksul bir köy. Ekili alanları çok az. Bağ, bahçe sebze yok. En önemlisi su yok. Tıpkı iki bin yıl önceki hemşehrileri gibi sarnıçlardan su içiyorlar. Yörüklük yapıyorlar. Keçi sürüleri varmış. Bu köy kışlakları imiş. Yazın birkaç kişi dışında tümüyle, Toroslara yaylaya çıkarlarmış.
Bedenimizde dinginlik, içimizde burukluk ile Karaböcülü’den ayrıldık. Çamlık bir yolda epey bir yürüyüşten sonra otobüse bindik. İmamlı köyüne geldik. Çay içtik. Acele bir şekilde antik yerleri gezdikten sonra Mersin’e hareket ettik.
İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni – Mart 1998 Sayısından alınmıştır.

TURAN ALİ ÇAĞLAR

TURAN ALİ ÇAĞLAR

Öğretmen. Halk Bilimi Araştırmacısı. Yöre kültürü üzerine bir çok makalesi var. Roman ve birçok ödüllü hikaye yazarı.

scroll to top