KARACAOĞLAN’IN YAŞADIĞI COĞRAFYADA SOSYAL VE KÜLTÜREL YAPI – Sıtkı SOYLU

karac-e1382429873169.jpg

Karacaoğlan’ ın yaşadığı çağ ve coğrafya  oldukça netleşmiş gibidir.
O’nun 17., 16. ve hatta 15. yüzyılda yaşamış olduğu konusunda birbiriyle uyuşmaz, çok farklı görüşler vardır .
İşin ilginç yönü, bu iddiaların hepsinin de  olabilecek nitelikte belge ve bilgilere dayanmış olmasıydı.
Ama geç de olsa, tartışmaların birden fazla Karacaoğlan mahlaslı halk şiirinin yaşamış olabileceği ihtimalinin başlangıçta düşünülmemiş  olmasından kaynaklandığı artık anlaşılmamış bulunmaktadır.
17. Yüzyılda Güney Anadolu’da yaşamış olan Karacaoğlan, farklı yüzyıllarda  yaşamış ve “Karacaoğlan” tapşırmalı şiirler söylemiş  başka  şairleri  kendi kimliğinde eritmiş; bunun sonucu da yukarıda değindiğimiz farklı yorumlara neden olmuştur.
Aynı olguyu Yunus Emre’de de görüyoruz.
Yaşam koşullarıyla zevki birleştirmeyi beceren, şiir ve musikiye tutkun Anadolu insanı; toplumsal eğilimlerine kendi diliyle tercüman olan şairlerini  öylesine sahipleniyor ki, her duyduğu bir güzel şiiri sevdiği, benimsediği şaire  mal etmekte sakınca görmüyor.
Halkın bu zaafını çok iyi bildiği kuşkusuz oları usta malı satan saz şairleriyle “Kara hikayecilerin” de bu kargaşaya önemli katkıda bulundukları bir ayrı gerçek. Bu kısa genellemeden sonra Karacaoğlan’a, onun yaşadığı coğrafyaya ve coğrafyanın sosyal ve kültürel yapısından bazı kesitler vermeye çalışacağım.
Her ürünün olduğu gibi, edebi ürünlerin de bir     alıcısı ve bir satıcısı bulunmaktadır.
Alıcının beğenisi, yeni ürünleri  teşvik eden en önemli bir etkendir.
Yaşadığı çağ ve coğrafyanın koşullarında Yunus Emre halk ile nasıl buluşmuş ise; Karacaoğlan da öyle buluşmuştur.
Sanatçının yaratıcı gücü ve yeteneği ile, halkın beklenti ve eğilimleri hangi doruklarda buluşabilmiş ise, ortaya konan eser de o derecede kalıcı olabiliyor. Yunus, Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Daldaloğlu ve daha niceleri bu sosyal yapı ve beğeninin ürünüdürler ve onun içindir ki yüzyıllar ötesinde taze, diri ve etkili eserler ortaya koyabilmişlerdir.
Yüzyıllara rağmen orjinalitesini bozmamış, hala ilk ortaya konduğu günkü  kadar taze, gündemden düşmeyen türkülerimizin sırrını başka türlü izah etmek mümkün değildir.
Karacaoğlan’ın, Gavur ve Kozan dağı eteklerinde, yukarı Çukurovada kışlayan aşiretlerden birine mensup olduğu, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının oralarda geçtiği konusunda rivayetler birleşiyor.
Sebepler farklı gösterilse de rivayetlerin birleştiği bir başka nokta, Karacaoğlan’ın herhangi bir sebeple terki sıla edip, batıya doğru gurbete yöneldiğidir. Bir sevda tutkusuyla gezginci tabiatı birleşince tüm Anadolu ‘yu harmanlamış, bu gezginci ömrünün önemli bir bölümünü ve belki de son günlerini Bulgar dağı ve     çevresinde geçirmiştir.
Kendi dilinden anlıyoruz ki, Karacaoğlan’ın yaşamında Bulgar dağının önemli bir yeri vardır.
Zira şiirlerinde en çok adı geçen  dağ, Bulgar dağı.
Bununla da kalmıyor.
Dikkatle incelendiğinde duygu yoğunluğu  içinde  değindiği Koraş yaylası, Perçem dağı ve Belli, Eğri Dağ ile kendi ve sevgilisinin adını taşıyan Karacaoğlan ve Karacakız tepelerinin de Bulgar dağı üzerinde  bulunduğu görülür.
Karacaoğlan  ve  Karacakız dereleri de Bulgar eteklerinden  çıkıp, Karğıpınarı-Elvanlı arasında Akdeniz’e dökülüyor.
Bir şiirinde geçen Kargıcak, keza Bulgar’a yaylağa çıkan, Erdemli civarında, bir aşiretin kışlağı.
Karacaoğlan’ın kimliği yönünden böylesine önemli ipuçlarının bulunduğu Bulgar dağı’nın siyasi ve sosyal coğrafyamızdaki adı 15. yüzyıldan beri “Varsak” veya Varsak yurdudur.
Osmanlı maliye kayıtlarında da, Aşağı ve Orta Göksu havzasının adı “Varsak” olarak geçiyor.
Bir dörtlüğünde.
Kozan dağından neslimiz
Arı Türkmendir aslımız
Varsaktır durak yerimiz
Gurbette yar eğler bizi, diyor.

Buradaki Varsak’tan kasıt, elbette Bahçe’nin  Varsak köyü veya Antalya’nın Varsak beldesi değildir. Varsak, Karacaoğlan için bir yar yüzünden eğlenilip kalınan gurbet ve bir durak yeridir.
Çok geniş bir coğrafyaya adını veren Varsaklar, Bozulus’tan Mamalı aşiretinin önemli ve kalabalık bir koludur.
Bulgar dağında Varsaklarla birlikte, Göksu’nun doğusu ile Tarsus batısında sahilde kışlayan bütün aşiretler yaylağa çıkar.
Köselerli, Karahacılı, Karakayalı, Susanoğlu, Tosmurlu, Araplı, Bolacalı, Boynuinceli, Persentili, Tırtarlı, Bahşiş, Sömekli, Elvanlı, Kocahasanlı bu aşiretlerden önemli olan bazıları.
Bu yörük topluluklarında  özellikle Karacaoğlan’ ın yaşadığı çağda sosyal yapı bugünden çok daha töleraslı bir özellik gösterir. Kadın erkek ilişkileri, edep telakkileri, inanç dünyası, yaşam anlayışı uygar bir görüntü sergiler.
Mesela giyim kuşam, dini tesettür anlayışına göre değil, yaşamın icabına uygun olarak dizayn edilmiştir.
Peçe ve çarşaf Yörüklerin yaşamına hiç girmemiştir.
Ne 2. Mahmut dönemindeki, ne de Cumhuriyet dönemindeki kıyafet  devrimleri bu insanları hiç etkilememiştir.
Zira ne sarık ne de fes ile zaten tanışmış değillerdi.
Haremlik-Selamlık yoktur.
Esasen buna yaşama biçimi, çadır-çardak’tan oluşan meskenlerin fiziki yapısı izin vermez.
Kadın erkek ilişkisi, medrese ve şehir kültürü dışında, kendi yaşam koşulları içinde oluşmuştur.
Medrese kültürünün biçimsel ayrıntılara gömülmüş inanç ve ibadet anlayışı dışında; İslam’ın temel hükümleriyle aklın buluştuğu bir mantık dokusu görülür inanç dünyalarında.
Cevdet Paşa; Fırkai Islahıye komiseri olarak bulunduğu Çukurova ve çevresinden ilginç tesbitler aktarır. Diyor-ki;
“Tecirli aşiretinde, bir ölüm vakası meydana geldiğinde, imam yoksa cenaze defnedilir. İmam ne zaman bulunursa cenaze namazı da o zaman kılınır. Keza düğünde gelin evden çıkarken imam yoksa, gerdek gerçekleşir, imam ne zaman bulunursa sonradan nikah kıyılır.”
Bu tesbit Tecirli aşiretiyle sınırlı değildir. Cumhuriyete kadar Bulgar yaylağında yazlayanlar için de geçerli idi. Bu bir alışkanlık, bir tercih değil, yaşamın gerçeği idi.
Bir başka tesbiti de yabancı araştırmacılardan dinleyelim.

Sorbon Üniversitesi İslam tarihi profesörü Claud Cahen:
“-Türklerin giysileri Arapların giysilerinden farklı idi. Kırsal alanlarda, İranlıların giysilerinden de değişikti.
Fakat Avrupalıları da  Müslümanları da en çok etkileyen, özgür yaşamları bakımından kadınlar olmuştur .
Türkmen kadınları örtünmezlerdi. Ricordo Di Monte Croce; onların kervanı durdurmaya bile gerek görmeden çocuk doğurduklarını söyler ve bu denli sağlıklı oluşlarına hayranlık duyar.
Yörüklerdeki özgür yaşam gerçeği, bu yabancı tesbitlerinin çok ötesindedir.
Bu yaşam biçiminde kadının aile ve toplum içindeki yeri, sanıldığının tam aksine oldukça ağırlıktadır. Evin para ve kıymetli eşyalarının saklandığı sandığın anahtarı daima kadındadır.
Kadın bu paranın nereye verileceğini, nereden geldiğini sorgulama hakkına hep sahip olmuştur.
Kız verileceğinde, kız istendiğinde birinci tercih kadındadır.
Şayet çadırda yaşlı ve diri bir büyük ana var ise, o zeminde tam kadın despotizmi sürer. Sohbetlerde kadın erkek aynı zeminde bulunurlar. Özay Gönlüm’ün meşhur ettiği bir türkü vardır. “Uçkur bağını kendirdendir, çözde al” sözleriyle başlayan bu türkü  yakın zamanlara kadar Mut yöresinde de söylenirdi.
Türkünün öyküsü şöyle;
Sandığın anahtarı gerekmiştir. Ancak anahtar kadının uçkur bağında bağlıdır. Kocası düğünde bulunan karısının yanına gider, anahtarı istemeye. Kadın iyice konsantre olmuştur ve bu kıvamını bozmak istemez. Kocasından, uçkur bağındaki anahtarı çözüp almasını ister.
Düşünebiliyor     musunuz,     kadınların     kendi aralarında düğün eğlencesi yaptığı yere kocası girebiliyor.
Böyle bir toplumsal, erkek-kadın ilişkisinin bulunduğu ortamda Karacaoğlan’ın bazı şiirlerini müstehcen bulmak mümkün mü?
Bir cönkte İrfani adına da kayıtlı bulunan şu dörtlük sosyal ortamın hiçap-eden konusunda ne kadar toleranslı olduğunu göstermeye yetmez mi?
“İbrişim kuşak kuşanır
Saçağı  yere döşenir
Uçkur çözmeye üşenir
Çöz efendim deyip durur”
*Bu yazı  “Mersin Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü Yayın Organı” olan “İÇEL KÜLTÜRÜ”  Eylül 1996 – 47. Sayısından alınmıştır.

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top