KURTULUŞ SAVAŞINDA İÇEL – ÜÇÜNCÜ BÖLÜM (2)

Kurtuluş-Savaşında-Mersin-6.jpg

KİTABIN BAŞ TARAFINA DÖNMEK İÇİN BU SATIRI TIKLAYINIZ……………………………..

Bir başka Bayrak olayı

– Birinci Cihan Savaşında deniz kıyısındaki binalar denizden atılan top mermilerile tahrip edilmekte olduğundan postahane iç kısma kaldırılmıştı. Posta arabalarına ötedenberi bayrak çekilmesi teamül halinde idi. Doğudan Tarsus, batıdan Silifke’den gelen posta arabaları Ermeni Protestan kilisesi (şimdiki Salim Güven Okulu) batısındaki yoldan postahaneye gelmekte idiler. Fransızlar bir süre posta arabalarına bayrak çekilmesine ses çıkarmamışlarsa da sonradan yasaklamaları üzerine, Silifke’den gelen posta arabalarının bayrakları Alata köprüsünde kılıflarına konuyordu. Bundan üzülen posta müteahhidi, atlarına al bezden örtüler yaptırmış, kenarlarına da ayyıldız işletmişti.
Şimdiki okul bahçesi olan kilise güneyindeki meydanda, Mart 1919 ayı içinde gerili teller üzerinde cambaz oynatılıyordu. Bu oyunları asker, sivil birçok kişi seyrediyordu. Posta arabasının buradan geçişi sırasında bezlerin üzerinde ayyıldızı gören Ermeni gamovarları derhal saldırıya geçtiler. Fakat Türkler’le onları destekleyen Hintli ve Afrikalı Müslüman askerler de hemen harekete geçtiler. Döğüş gittikçe büyümekte, kiliseden de ateş edilmekte idi. Seyirciler arasında Jandarma Afganlı Abdullah Çavuşla beraber bulunan Hintli askerlerin bölük Komutanı Yüzbaşı Selâhattin Han hemen istasyon civarındaki bölüğünü alarak seyyar Jandarma bölüğÜ merkezi avlusuna (halen Merkez Bankasının bulunduğu yerde) getirerek mevzilendirmişti. Seyyar Jandarma bölüğü de harekete geçmişti. İngiliz ve Fransız subaylarının müdahalesile olay yatıştırılmışsa da jandarma Afgan’lı Abdullah Çavuş, İzzet Onbaşı, sivillerden Mehmet Dip (Vuruşurkan) ağır yaralanmış, posta muhafızı Mehmet Çavuş da çok hırpalanmış ve birkaç yara almıştı. Ermeni gönüllü ve sivillerinden de ağır yaralananlar vardı. Posta sürücü ve hayvanları da yaralanmış, örtüler parçalanmış fakat posta muhteviyatı ve kılıfta bulunan Türk Bayrağı yağmalanmaktan kurtarılmıştı.
Soruşturmayı yöneten İngiliz ve Fransız işgâl komutanları olayın Lejyon Ermeniyan mensupları tarafından meydana getirildiğini anlayınca işi örtbas etmişlerdi.

Bir çete ve Türklere suç isnadı çabası
Aslı şarklı olan Sait adındaki bir şahıs Silifke’nin Güzeloluk bucağından Böcüoğlu Mehmet efendi ile ortaklaşa yaptığı taahhüt işlerinden kalma alacağını silah zoru ile almak için onsekiz kişilik bir çete kurmuş ve 15 Nisan 1919 günü gizlice Mersin’den ayrılarak Dağlı Köyünden Arif’i Kösedağ mevkiinde soymaları sonucunda onbiri yakalanmış, diğerleri kaçmışlardı. Tutulanlar Mersin’e getirilerek hapsedildiler. İfadeleri Jandarma kontrolörü Teğmen Yakupyan ile emniyet kontrolörü Patrin’i gözleminde yapıldı.
Çetebaşı Sait ifadesinde: “Mersin’in ileri gelenlerinden Hacı bey tarafından Ermenilere saldırmak için teşvik edilerek silahlandırıldıklarını, Hacı bey’i çok iyi tanıdığını” söylemiş, diğer bir çete ise Müftünün oğlu Hacı Emin tarafından giydirildiğini ve kendisini tanıdığını, ifade etmesi üzerine her iki sanık Jandarma dairesinde ayrı odalara alınmış, kapı1arına nöbetçi dikilmiş, dışarı ile görüşmeleri yasaklanmıştı.
Gece her iki sanıkla görüşen Jandarma Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü bey korkmamalarını tavsiye ederek metanet vermiş, çetebaşı ve arkadaşlarının kurtarma vadile Yakupyan ve Patrin’i tarafından yanlış ifade vermeye yöneltildiklerini bildirip kendi ifadelerinde sert davranmalarını tenbih etmişti. Nitekim Hacı bey ifadesinde çetelerin hiçbirini tanımadığını, Hacı Emin ise eniştesi Asım bey’in isteği üzerine eski elbisesini eskici vasıtasile sattırdığını ve çete ile hiçbir ilgisi olmadığını beyan etmiştir. Jandarma Tabur Komutanı ve Yakupyan’ın hazır bulundukları Guvarnör Anfre’nin başkanlığındaki askeri mahkeme huzurunda yapılan yüzleştirmede sanıklar gerek Hacı Ömer bey’i ve gerek Hacı Emin bey’i tanıyamamışlardı. Bunun üzerine Hasan Zühtü bey çetebaşı Sait’in üzerine saldırmış tokatlamıştı. Soruşturma sonucu, çetelere silah veren Van’lı Şemseddin yakalanmış, ifadesi alındıktan sonra hapsedilerek dosyası Fransız askerî mahkemesine verilmiştir. Guvernör Anfre başkanlığında biri Fransız diğeri Cezayir’li bir Yüzbaşıdan kurulu askeri mahkeme altı ay yargılamadan sonra dosyayı Adana askeri mahkemesine göndermiş, ikinci iki aylık süren yargılamadan sonra çete mensuplarının Kilikya dışı edilmelerine karar verilmişti.

İkinci Çete ve âkibeti
Rum cemaatinden eczacı Arslanoğlu Corci Leonidis, birinci cihan savaşında Mersin’de kerestecilik yapmakta ve Sunturas köyü kuzeyindeki Derebağ’da da hızarı bulunmakta idi. Savaş sırasında hızarı harap olmuş, makineleri çalınmış veya harap olmuş, kârına kesat gelmiş. Corci bu çöküşü, keresteciliği sırasında aralarında geçimsizlik bulunan Arslanköylülere atfediyor, intikam almak için fırsat kolluyordu. Birini Ermeni eşkiya çetesinin başarısı kendisine cesaret verdi, Ermeni komitesile anlaşarak Arslanköyü yakmak ve köylülerini yoketmek için Hacın, Maraş ve doğudan gelen Ermenilerden 16 kişilik bir çete kurdurdu. Bunlar “Lejyon Ermeniyan”  kılığında giydirildi, her türlü donatımları tamamlanarak 3 Mayıs 1919 Cumartesi akşamı Hiristiyan Köyü (Osmaniye Mahallesi)ndeki Fransız birliğinin karargâhında toplandı ve 4 Mayıs 1919 Pazar günü Buluklu Köyü istikametinde harekete geçirildi. Çavuşlu yolunda rasladıkları Kayrakkeşli köyünden kör Osman’ın karısı Ümmü ile Çukurkeşliden Caybak Fakı Molla Mustafa’yı yakalayarak kadının ırzına geçip süngü ile şehit ettiler.
süngülerle yaralanan Molla Mustafa ise ekinlere dalarak kaçmaya muvaffak oldu ve durumu Çavuşlu Köylülerine haber verdi. Geç vakit olay yerine gelen Çavuşlulular çeteye raslamamışlar, durumdan Mersin’e bilgi vermişlerdi.
Molla Mustafa’yı yaralı olarak kaçıran çete yolunu değiştirerek Karaisalı yoluna çıktılar. Karaisalı değirmeni güneyindeki Bayram Ali’nin bahçesindeki köpeklerin havlaması üzerine oraya koşan Bayram Ali’nin karısı Hatice, altı yaşındaki kızı Huriye ve dutmalarını (yumuktepe.com notu: dutma = hizmetçi )süngü ile öldürdükten sonra Hamzabeyli – Çukurkeşlik yolundan Araplardaki Lejyon Ermeniyan birliğine katıldılar. İlk olay yerine yetişen Savcı ve Jandarma Takım Kumandanının kadın üzerindeki süngü yaralarını göstermelerine rağmen Hükümet doktoru Recepyan olayın köylüler tarafından kama ile yapılmış adi suçlardan olduğunda ısrar etmişti. İkinci olay yerine yetişen Yüzbaşı Haydar bey raporunda ikinci bir Ermeni çetesinin faaliyete geçtiğine değinmiş, Savcı da verdiği raporda bu desteklemişti. Bunun üzerine Jandarma Tabur Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü bey, seyyar Bölük Komutanı Üsteğmen Galip Tekin’i çeteyi izlemeye memur etmekle beraber süvarilerle Jandarma karakollarına uyanık bulunmalarını bildirmişti. Guvernör Anfre ölüleri incelemeye kontrolör Yakupyan ve merkez Takım Komutanı Antıranik’i memur etmişse de bunlar korkularından Mersin’den ayrılamadılar.
Araplardan tekrar harekete geçen çete, gündüz saklanıp gece yürüyerek Dalakderesi – Korucular – Tömekli – Kilimas – Kayabaşı Öküz öldüren yolu ile 8 Mayıs 1919 sabahı Sunturas köyü kuzeyinde Kurudere yakınındaki (Derebağ) çam ormanına girerek geceyi burada geçirmek üzere tertibat aldılar. Ancak, içlerinden bazılarının yıkanmak için derereye indikleri sırada Kurudere değirmeninde un öğütmeye gelen Hınnaplı Hacı Ali Çavuş bunları görerek hemen Aslanköye koşup Jandarmaya haber ulaştırdı.
Bucak Müdürü Muhtar ve Jandarma Başçavuşu Abdülkadir ile Köy ihtiyar heyeti harekete geçti. Jandarma Karakol Komutanı Eyup Çavuş Jandarmalarla, Aslanköylü Başçavuş Hüsnü (Yıldırım) köylülerden sağlanan on silahlı ile haberci Hacı Ali Çavuş kılavuzluğunda çetenin bulunduğu istikamete yürüdüler ve üç gruba ayrılarak çeteyi sardılar. Hacı Ali Çavuş’un sarıldıkları ve teslim olmaları ihtarına rağmen kendilerinin Jandarma olduklarını ve Aslanköy Karakolunu takviyeye memur edildiklerini söyledilerse de ikinci ihtar üzerine mevzilenmeye başladılar. Bunun üzerine Başçavuş Abdülkadir ateş emrini verdi. Akşama doğru çetenin ateşi hafiflemiş ve sonra durmuştu. Olay yerine gelen kuvvet 16 silah ve 14 cesetle karşılaşmıştı. Ancak yerde bulunan kan izlerinden fazla iki silah sahibinin yaralanarak kaçtıkları anlaşıldı. Durumdan Mersin haberdar edildi. Ertesi gün de tafsilatlı rapor verildi. Daha sonra Savcı, Jandarma Yüzbaşısı Haydar ve Doktor Yakupyan olay yerine geldiler. Verdikleri raporda çetelerin çarpışma sonu öldükleri, bıraktıkları kapçıklardan kullandıkları silahların Fransız yapısı olduğu belirtiliyordu.
Yapılan ilk yargılamada Bucak Müdürü, Muhtar ve Hacı Ali Çavuş serbest bırakıldılar. Diğerleri Mersin Askeri mahkemesinde yapılan yargılama sonunda Jandarma Karakol Komutanı Çavuş Eyub Sabri (Yılmaz)ve maiyetindeki Jandarmalar beraat ettirilmiş, Başçavuş Abdülkadir Adana Askerî mahkemesine gönderilmiş ve orada yapılan yargılama sonunda serbest bırakılmıştır.
Bu olaydan sonra olayla ilgili olan Jandarmaların yerleri değiştirildi ve Jandarma Tabur Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü bey bir kararname ile Kilikya dışı edilerek yerine Yüzbaşı Mustafa Kadri bey tayin olundu.
Silâh toplama teşebbüsü
Bu olaylardan kuşkulanan Fransız sömürge idaresi İngilizlerle de işbirliği yaparak Türklerin elinde bulunan silahları toplama teşebbüsü ne geçtiler. Sözü kanun olan Baş Administiratör Kolanel Bremon gazete ve beyannamelerle yayınladığı, bir kararname ile bu teşebbüsün uygulanmasına geçti. 9 Mayıs 1919 günü yayınlanan bu kararname ile: 12 Mayıs 1919 Pazartesinden itibaren cins ve mezhep ayırt edilmeksizin bütün halk 24 saat içinde ateşli ve yaralayıcı her türlü silahlarını teslime davet ediliyordu. Jandarma ile muhtarlara yapılan tebligata göre bu süre köyler için bir hafta olarak tesbit ve ilan edilmişti. Kararname süresinin bitiminden sonra yapılacak arama taramada ellerinde silah bulunduranlara dayak, altı ay hapis ve beşyüz liraya kadar para cezası kesiyordu.
Ayni gün bütün Çukurova şehir ve kasabalarına olduğu gibi Mersin’e de İngilizler tarafından dayak atmak için çarmıhlar gerilmiş ve bir terör havası yaratılmak istenmişti. Fransızlar ayrıca silahların bulunduğu yerleri gösteren aletlerle arama yapacaklarını yaymışlardı.
Bu kararname üzerine Türk İslam Cemiyeti Jandarma ile köylere gizli haberler salarak silâh tesliminden kaçınmalarını bildirmiş ve muvaffak olmuştu. İngilizlerle yapılan temasta “arama aleti” lafının bir blöften ibaret olduğu anlaşılmıştı.
Kararnamede tayin edilen sürenin bitimi olan 13 Mayıs 1919 dan itibaren şehir ve kasabalarda İngilizler, köylerde Fransızlar tarafından arama tarama başladı. İlk olarak Hükûmet odacısı Sami, çarşıda bakkal Mustafa’nın (Sağlamer) dükkânında tabanca kapçıkları bulunmuş, bunların tabancaları istenmiş, olmadığını söylemeleri üzerine Fransız askeri mahkemesince suçüstü yargılanarak verilen dayak cezası İngilizler tarafından Gümrük meydanına gerilen çarmıha bağlanmak suretiyle uygulanmıştı.
Türk İslam Cemiyeti üyesi belediye doktoru Hayri (Dolunay) beyin evini arayan Hintli müslüman askerler bir mavzer, bir tabanca ve bol cephane bulmuşlarsa da Hayri beyin şahadet kelimesi getirmesi üzerine gözyaşları arasında silahlara dokunmayarak ayrılmışlardı.
Kerimler köyünde oturan yedek subay Osman Muzaffer’in (Koçakoğlu) (yumuktepe.com notu: doğrusu “Koçaşoğlu” dur) evinde silah bulunduğu ihbarı üzerine köy sarılmış, Osman Muzaffer’in evinde silah bulunmamış, ancak Hacı Ahmet’in ocak bacasında iki mavzer bulunarak tutuklanmış ve Fransız askeri mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda 6 ay hapse mahkûm edilmiştir.
Tarsus’ta Sadık Paşa’nın (Eliyeşil) evinde bir mavzer bulunmuş ve paşa 6 ay hapse mahkûm edilmişse de 1.800.- lira para cezası vererek kurtulmuştur. Ayrıca dayak cezasına çarpılan iki Türkün cezası tatbik edildiği halde elinde silâhla tutulan ermeni Bedros’a da aynı ceza verildiği halde yerine getirilmemiştir.
Bütün bu tehdit ve teröre rağmen şehir ve köylerde Türkler işe yarar silâhlarını teslim etmemişler ve bu silâhlardan savaş başladığında geniş ölçüde faydalanmışlardır.

İzmir işgalinin etkileri
15 Mayıs 1919 da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği haberi bütün Çukurova’da olduğu gibi Mersin ve Tarsus’da Türk halkı üzerinde büyük tepki yaratmıştır. Buna mukabil, Türkten gayri unsurlar bilhassa Rum ve Ermeniler sevinç içindedirler. Taşkınlıklar artmış, her iki cemaat Türklük aleyhinde birleşmiştiler. Kiliselerin çanları hemen günün her saatinde devamlı olarak çalınıyor, yapılan âyinlerle İzmir işgali kutlanıyordu.
İşte bu günlerde Çukurovalılara ilk direnme aşk ve imanını aşılayan, onları silâhlanmaya ve yurtlarını savunmaya teşvik eden Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın üçüncü ordu müfettişi sıfatiyle ve 19 Mayıs 1919 da Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basışı bölgedeki Türkler arasında bir ümit ışığı oldu. Moralleri yükseldi ve geleceğe güvenle bakmağa başladılar.

İki küstahlık örneği
2 Haziran 1919 günü Fransız süvarilerinin Havuzlar alanında yapacakları geçit töreni dolayısiyle bütün müessese, ticarethanelerle Havuzlar caddesi üzerindeki evlerin Fransız bayraklariyle süslenmesi istenmiştir. Aynı günün sabahı Yorgaki Cafer’in Kahvesinde kapıda birleşen iki Türk yedeksubayı (Hakkı Deniz, Şeref Genç) oturmaktadır. Yanlarına yaklaşan Türk düşmanı bir şahıs kendilerine bir şey göstereceğini söylemiş ve beraberce gittiklerinde binalarına astırdıkları bütün düşman devletlerin bayraklarını göstererek:
– Bu kadar bayrak astım, doyamadım, ve koynundan çıkardığı Suriye bayrağını göstererek: Bunu asarsam en mutlu bir insan olacağım; demesi üzerine Hakkı Deniz yakasına yapışarak:
– Buralar kurtulacak ve Türkler bayraklarına kavuşacaklardır. O zaman senin yakana yine böyle yapışacak ve bunun hesabını soracağım, demişti.
Mersin kurtuluşunda bu nankör cezasını Tanrıdan bulmuştur.

7 Haziran 1919 da Tarsus’a gidecek olan suvarilerin geçecekleri cadde ve sokaklar da aynı şekilde süslenmeye zorlanmıştı. Tuhafiyeciler çarşısındaki kunduracı Yuvakim de dükkânını süslerken gözüne ilişen iki Türkü (Mehmet Emin ve Şahap) görmesi üzerine:
– Şuraya bak! Bir çiçek bahçesi gibi… demesi üzerine gençler, kendisini dükkânının içerisine sokmuş ve bir hayli tartaklamışlardır. Şikâyetinden de bir sonuç alamamıştır. Bu küstah kurtuluştan sonra yeke ekmeğe muhtaç olmuş ve dilenerek ölmüştür.

Zorla süsleme
Fransızların güney bölgesindeki birliklerine katılacak olan Yarbay Capitrde komutasındaki suvari avcı alayı (Şasöz Dafrik) için büyük törenler hazırlanmış, mahalli gazeteler, duvar afişleri ve dellâllar1a propaganda yapılmıştır. 26 Mayıs 1919 da geleceği belli olunca da dükkân ve evlerin süslenmesi ile beraber birçok caddelerde cemaatler tarafından süslenmek üzere duvarlarda yerler ayrılmıştı. Ayrılan yerleri diğer cemaatler süslemişler, Türk İslâm Cemiyeti bunu reddetmişti. Bunun üzerine Guvernör Anfre, mutasarrıf vekili Salim Beyi çağırtarak “Türk İslâm Cemiyeti başkanını görmesini gösterilen yerler süslenmediği takdirde cemiyetin feshedileceğini ve yönetim kurulu üyelerinin tutuklanacağını” bildirmesini istemiştir. Toplanan cemiyet yönetim kurulu durumun önemini göz önünde bulundurarak Üyelerden Hacı Yusuf Ağa zade Tahsin ve Şıhmanzade Salih Efendileri bu işle görevlendirmiş, onlar da gelişi güzel bir süsleme ile bâdireyi savuşturmuşlardır.

Ticaret mahkemesi ve hakem Komisyonu teşkili
Göçmen olarak bölgeye yerleşen Ermenilerin çoğunun elinde sahte senet, fatura ve benzeri ticaret belgeleri bulunuyor ve bunlarla Türkler aleyhine devamlı alacak davası açıyorlardı. Davaların çokluğundan Bidayet mahkemesi işleyemez hale gelmişti. Mahkemeden tezce karar alamıyan bu sahtekârlar etrafa tecavüz ediyorlar, zorla hak almıya çalışıyorlar, Fransız makamları şehrin asayişini bozacak hale gelen bu haksızlıklara adeta göz yumuyorlardı. Adliyeyi kontrolları altına aldıkları için ceza davalarının çoğunu kendi askeri mahkemelerinde görüyor, hukuk davalarına da el atmak istiyorlardı. Bu maksatla ticaret mahkemeleri, hakem komisyonları ve hacizleri izlemek üzere kararnameler çıkardılar. Yeniden kurulan bu ticaret mahkemelerine bir, kararname ile 25 liradan yukarı davaları görmek yetkisi verildi.
Hakem Komisyonu için çıkarılan kararnameye göre de komisyona haciz yetkisi veriliyor, haczedilmiş mallara tecavüz halinde 50 liradan 500 liraya kadar para, ve bir aydan 6 aya kadar hapis cezası tayin ediliyor, tekerrür halinde bu cezaların bir misli arttırılacağı belirtiliyordu.
Birçok Türklerin mallarına bu suretle el konmuş, mahcuz malların tutarı Ermenilere peşkeş çekilmiştir.

Şehir içi saldırılar
Fransız işgal makamlarının bölgede izledikleri sömürge politikasının en acı yönü, azınlık halindeki diğer cemaatleri bilhassa Ermenileri kışkırtmaları olmuştur. Bu kışkırtma ve himayeden cüret ve cesaret alan Ermeniler bütün bölgede çeşitli olaylar yaratıyorlardı. Türk kadınlarının çarşaf ve peçeleri yırtılıyor, tenha da rastgelenler öldürülüyor, emvalı metrukedir diye evler, dükkânlar yağma ediliyordu. Çoğu defa işgal makamları bu olaylara seyirci kalıyor, hatta himaye ediyorlardı.
Ramazanın üçüne rastlıyan 4 Haziran 1919 Çarşamba günü bir arkadaşının iftar davetinde geç kalan bir Türk genci (Şeref Genç) fabrikalar (Şimdiki adı Mersinli Cemal Paşa) caddesinden hızlı adımlarla ilerlerken köşebaşı kavşağına geldiği zaman üçü gamavor, biri jandarma, diğeri sivil beş Ermeninin saldırısına uğradı. Sömürge idaresinin tipik bir örneği olan bu olayı özetle naklediyoruz:
Saldırıya uğrayan arkadaşımız, soğukkanlılığını korumuş ve toprak altında uzun zaman sakladığı tabancasını çekerek ateş etmişse de ilk paslı mermiler patlamadığı için önce korkup kaçan Ermeniler tekrar saldırıya geçmişler, bu arada nasılsa bir mermi ateş almış ve Ermenilerden biri (Yandım anam!) feryadiyle yaralanmıştır. Bu durum karşısında selameti kaçmakta bulan Şeref Genç dayısı Hüsnü Yalaz’ın evinin ön kapısından girip arka kapıdan çıkarak Kuzucu Belen köyüne gitmis, babasının tanıdıklarından birinin evine sığınarak orada on gün kalmışsa da dönüşünde tutuklanarak ceza evinde tek kişilik hücreye kapatılmış, 12 gün eli kelepçeli sorgu ve yargılama için Fransız askeri mahkemesine götürülüp getirilmiş, abdest yaptığı kaptan su içmek gibi işkencelere maruz bırakılmış, soruşturmanın 13. günü ikinci kata diğer iki siyasi tutuklunun yanına çıkarılmış ve burada da 25 gün kaldıktan sonra Berber Ahmet Ertem’le bakkal Topal Yusuf’un asliye ceza mahkemesinde lehinde yaptıkları tanıklık sonucu beraet ederek salıverilmitir.

Olay genişliyor
Olay gecesi Şeref Genç’in kaçışını izleyen Ermeniler girdiği dayısının evine saldırmak istemişler, kapı önünde Fuat Morel ve kardeşi Rüştü Morel ile kavgaya tutuşarak birbirlerini hırpalamaya başlamışlardı. Bu arada bağırtıları duyan komiser muavini Ali Rıza (Bozkurt) olay yerine koşmuş, Ermenileri alarak Kuvayi Milliye caddesinden karargâhları olan Taşhana götürmek istemiştir.
Din ve mukaddesatımıza küfürler savurarak giden Ermenilerin, yolda yeni cami müezzini Hacı Dede üzerlerine saldırmış ve hırpalamaya başlamışsa da kurtarılarak yola devam edilmiştir. Taşhan’a yaklaşıldığında Ermeni askerlerinin feryadı üzerine handan fırlayan Ermeni askerleri Ali Rıza Bozkurt’u ağzından ve burnundan kan gelinceye ve bayıltıncaya kadar döğmüşler, baygın bir halde iki ayağına manevra kayışlarını takarak denize sürüklemiye başlamışlardır.
Durumu izleyen Fuat Morel olayı seyyar jandarma bölüğüne bildirmiş, nöbetçi takım komutanı teğmen Emin Semre (Dolunay) Türk jandarmaları ile olay yerine koşmuş ve Ali Rıza Bozkurt’u muhakkak bir ölümden kurtararak emniyete götürmüştür. Ali Rıza Bozkurt, Ermeni doktorların kendisini zehirlemesi ihtimalinden şüphelenerek hastahanede tedaviyi reddetmiş ve evinde tedavi görmüştür.
Ertesi günü marangoz Hüsnü ve yeğeni Rüştü Morel tutuklanmış, Şeref Genç’in teslim olmasından sonra serbest bırakılmışlardır. Ali Rıza Bozkurt, vazifesini kötüye kullandığı gerekçesiyle guvernör tarafından azledilmiş, Mersin’de kalmanın tehlikeli olduğunu gördüğü için, İngiliz birlikleri tercümanı Rüştü vasıtası ile sağlanan biletle vapura binerek İstanbul’a kaçmıştır.

Tarsus’ta bir olay
Fransızların Ermeni alayı gönüllüleri, Mersin’de olduğu gibi, Tarsus’ta da Türkler aleyhine çeşitli olaylar yaratıyorlardı. Bunlardan birini örnek olarak veriyoruz:
Ermeni gönüllüleri Tarsus’ta Fransız Cizvit kız okuluna (şimdi Tekel binası) yerleştirilmişlerdi. Türkler için bu binanın önünden geçmek bir mesele olmuştu. Kapıdaki nöbetçiler veya kapı önünde bulunan Ermeniler oradan geçen Türklere (din, iman, Allah, Peygamber ve namus) demeyip bütün kutsal tanıdıkları şeylere küfrediyorlardı. Bu sırada bir ikindi vakti oradan geçen Hancı Abdo (Benli) efendiye de küfretmeye başlamışlardır. Fakat Abdo efendi bu gibi hakaretlere tahammül edecek bir yaradılışta değildi. Hemen küfreden nöbetçilere saldırdı. Fakat nöbetçilerin düdük çalması üzerine binadan beş on kişi koşarak Abdo Efendiyi aralarına almışlardı. Abdo Efendi elinde çakı bıçağı ile fır dönüyor kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Nihayet göğsünden süngü ile yaralamaya muvaffak oldular. Bu kargaşalık yakın olan güvornörlükçe duyulmuş ve yetişen Fransız subayları tarafından kurtarılan Abdo Efendi tedavi altına alınmıştı.

Vakit geç olmakla beraber olay hemen şehre yayılmış ve ikinci gün bütün dükkanlar kapatılarak halk hükûmet meydanına ve civarındaki Sadık Paşa gazinosu ve Parmakçalıklı kahveye dolmuşlardı. Bilhassa gençler silahlı idiler. Durumun nezaketini anlayan güvornör Yüzbaşı Kule olayı derhal telgrafla Adana’ya aksettirmiş ve bir Derezineye atlayan baş administratör kolonel Breman Tarsus’a gelmişti. Türklerin ileri gelenleri güvernörlük makamına çağırılmış ve halkın ne istediği sorulmuştu. Bu sırada hükûmet konağı halk tarafından sarılmış gibiydi. Fransızlar bir isyan başlangıcı manzara arzeden bu olaydan ürkmüşler ve sinmişlerdi. Türk ileri gelenleri halk adına şu istekleri ileri sürdüler :
1 – Ermeni gönüllüleri Tarsustan kaldırılacak, yerlerine Fransız ve Müslüman askerler getirilecek;
2 – Tarsus’taki güvernör değiştirilecek;
3 – Abdo efendiyi yaralayanlar cezalandırılacak.
Kolonel Bremon, önce halkın dağılmasını ve dükkânların açılmasını şart koşuyordu. Bunun için jandarma bölük komutanı üsteğmen Nazmi, Tarsus müftüsü Hilmi, Şuberizade Hafız ve Tıshalil zade Mustafa Efendiler halkı dağıtmağa ve nasihat etmeğe memur edildiler.
Nazmi Bey Önde diğerleri arkada “Ey ehali, dağılın, suçlular cezalandırılacak” diye yüksek sesle haykırıyor, fakat başını yukarı kaldırarak dağılmamalarını işaret ediyordu. Neticede Türklerin istekleri kabul edilmiş olduğundan halk geç vakit dağılmıştı. Güvernör değiştirilerek yerine Binbaşı Kostilyer atanmış, Ermeni gönüllüleri Tarsus’tan kaldırılmış ve Adbo Efendiyi yaralayanlar askerî mahkemeye verilmişti.

Jandarmanın çalışmaları
İleride görüleceği gibi mücadele başladığı zaman, Türklerin elinde son kuvvet olarak kalan jandarma büyük hizmetler yapmış, Kuvayi milliye teşkilatının gelişmesinde birinci derecede âmil olmuştur. Fransız işgal makamları “Muhtelit jandarma teşkilatı” kurmak bahanesi ile Türklerin elinde bulunan bu son silahı da yozlaştırmak istemişlerse de bunda başarı sağlayamamışlardır.
Mersin jandarma taburundaki Türklerin önceleri azınlıkta olması birinci Ermeni çetesinin izlenmesini engellemişti. Tabur komutanı binbaşı Hasan Zühtü Bey Türk İslam Cemiyeti ile işbirliği yaparak jandarmayı Türkler lehine geliştirmeye çalışmakta idi. Komutanın bu durumundan şüphelenen güvernör Anfre, sonunda Hasan Zühtü Beyi Kilikya dışı etmiş, yerine tayin edilen Yüzbaşı Mustafa Kadri Beye de istediğini yaptıramadığından onu da süresiz izin ile uzaklaştırmıştı. Yüzbaşı Haydar bey önce vekaleten sonra asil olarak jandarma taburu komutanlığına getirilmiş, metodlu, programlı ve sızıntı vermeden yaptığı çalışmaları ile yurduna değerli hizmetler ifa etmiştir. Tabur kâtibi Ali Rıza ve seyyar bölük komutanı üsteğmen Galip Tekin ile birlikte hazırladıkları programa göre:

1 – Türk subay ve astsubayların tercihan jandarmaya alınmaları;
2 – Silifke sınırı ve Toros eteklerine şehir içi karakolların güvenilir astsubaylarla kuvvetlendirilmesi;
3 – Köylerde olduğu gibi şehirlerde de asayişin jandarma tarafından sağlanması!
4 – Daimi baskı altında bulunan Türk gençlerinin şehir dışı karakollarında görevlendirilmesi;
5 – Şüpheli subay ve astsubayların kontrol altında bulundurulması;
6 – Köylere bekçi ve tarım silâhları dağıtılması;
7 – Türk İslam Cemiyeti ile tam bir işbirliği halinde çalışılması sağlanmıştır. Jandarmanın Türk İslam Cemiyeti ile münasebeti Hasan Zühtü Bey zamanında olduğu gibi nüfus müdürü Ziya (Yalaz) Bey aracılığı ile yapılmakta idi.

Tarsus’ta durum
Mersin teşkilatına muvazi olarak da Jandarma bölük komutanı Üsteğmen Nazmi Bey büyük fedakârlık göstermekte idi. Gülek ve Namrun takımlarının başında yedekten geçme Türk subayları bulunuyordu. Ayrıca merkez ve diğer takımlarda Türk astsubayları vazife almışlar ve görevlerini başarmışlardı. Bilhassa şehir içinde bulunan silâhların dışarıya çıkarılması, Köylere ve Namrun yaylasına gönderilerek saklanması jandarmalar vasıtasiyle sağlanıyordu.
Durumdan şüphelenen Tarsus Güvernörü Binbaşı Kostilyer Jandarma Komutanı Üsteğmen Nazmi Bey’i, süresiz izin ile ve bir daha dönmemek şartiyle Kilikya dışı etmiş ve yerine eski zaptiye Yüzbaşılarından Halepli Hilmi Efendi’yi ve Tercümanı Cezayirli Fethi’nin kardeşi subay namzedi Fevzi’yi Adana’da kurs gördükten sonra Üsteğmen rütbesi ile Merkez Takım Komutanlığına getirmişse de Türk Jandarmasının vatana hizmet yolundaki çalışmalarını engelleyememiştir.

Ermeni Komitesinin yeni bir tertibi
Birleşik Ermeni komitesi, Aslanköy’ün Kurudere mevkiinde yok edilen Ermeni çetesinin öcünü almak çabasında idi bu maksatla Hacın (Saim Beyli) teşkilâtında çalışan Ermeni asıllı dönme, eşi Türk olan ve gayet iyi Türkçe bilen yedek teğmen Ahmet Refik’i uygun bulmuşlar ve Haziran 1919 başlarında Mersin jandarma taburu komutanlığına yeni gelen Yüzbaşı Mustafa Kadri Bey’in bilgisizliğinden faydalanarak Arslanköy takım komutanlığına tayinini, sağlamışlardı. Ancak, merkez bölük komutanı Yüzbaşı Haydar bey bu şahsın durumunu ve Arslanköy’e atanmasındaki maksadı öğrenerek Arslanköylü’leri ve oradaki jandarma karakolunu uyarmış, Türk İslâm Cemiyeti ile Bucak Müdürü Muhtar bey’in de dikkatini çekmiştir.
Görevine başlayan Ahmet Refik kendisine uyacak ve maksadına alet edebileceği birisini aramış ve arkadaş olarak başçavuş Hüsnü’ (Yıldırım) yü seçmiş ve içki âlemleri tertibi ile ahbaplığını ilerletmişti. İhtiyar heyeti Hüsnü’yü uyarmakla beraber Ahmet Refiğ’i de  adım adım izlemeğe başlamıştı.
Mehmet Ağaoğlu Abdülkadirin düğün törenini fırsat bilen Arslanköy’lüler, Ahmet Refiğ’in içyüzünü anlamak üzere düğün yerinde özel bir masa hazırlamışlar, çeşitli içki ve mezelerle donatarak Ahmet Refiğ’in Hüsnü ile beraber bu masada yerleşmesini sağlamışlardı. İçkiye düşkün olan Ahmet Refik aldığı fazla alkolün etkisiyle iç yüzünü açığa vurmuştur. Ziyafetten sonra mavzerle ava giden bir genci yakalatarak tutuklamış, sıkıştırarak köyde kimlerde silâh bulunduğunu ve yerlerini öğrenmek istemiş ve bu gencin dışarı ile görüşmesini de yasaklamıştır. Ayrıca köy ihtiyar heyeti ve ileri gelenlerini toplıyarak silâhların bulunduğu yerleri öğrendiğini, kendisine üç bin lira verilmezse askerî yardım getirterek silâhları toplatacağını ve silâh sahiplerini tutuklayıp Fransızlara teslim edeceğini söylemiş, toplantıda bulunanlar da kendilerini serbest bıraktığı takdirde parayı toplayıp getireceklerini vâdederek tutuklanmaktan kurtulmuşlardır.
Ahmet Refik, o gece odasına giren çolak Hasan tarafından kıstırılatak boğulmuş cesedi Toroslardaki dipsiz denen uçuruma atılmış ve ne yolda hareket edileceği de kararlaştırılmıştır. Jandarma karakol onbaşısına:
“Takım Komutanı Ahmet Refik’in iki gün önce gideceği yeri bildirmeden bir mavzerle köyden ayrıldığı, henüz dönmediği eğer Mersin’de ise haber verilmesi” mealinde bir rapor yazdırılarak Mersin’e gönderilmiştir.
Jandarma tabur komutanlığı verdiği cevapta: Mersinde olmadığını, aranılarak sonucunun bildirilmesini belirtmiş, ayrıca Mutasarrıf vekili Salim Bey de bucak müdürüne yazdığı bir tahriratla durum hakkında bilgi’ istemiştir.” Karakol ve bucak müdürü tarafından: Yapılan araştırmalara rağmen bir ize rastlanmadığı, incelemelerden de bir bilgi edilemediği” cevabı verilmişti. Bunun üzerine Yüzbaşı Haydar Bey’le takım komutanı Antranik yerinde kovuşturmaya memur edilmişlerdir. Antranik korkusundan bu görevi kabullenmemiş yerine seyyar bölük komutanı üsteğmen Galip Tekin tayin edilmiştir.
Arslanköy’de inceleme ve araştırma yapan Haydar ve Galip Bey’ler verdikleri müşterek raporda: “Ahmet Refik’in ava çok meraklı olduğu, bu maksatla arasıra Toroslara gittiği ve dört gün öncede karakoldan aldığı mavzerle sabahın erken saatlerinde habersizce köyden ayrıldığı, kılavuz almadığından ya yolu şaşırarak Ereğli veya Karaman taraflarına gittiği veyahut Toroslarda vahşi hayvanlar tarafından parçalandığı” belirtilmekte idi.
Gerek Guvernör Anfre; gerekse Ermeni komitesi bu rapora inanmamakla beraber hiçbir işlem yapamamışlar ve olay da böylece kapanmıştır.

Halk Oyuna Başvuruluyor
Çukurova’nın mukadderatını tayin maksadıyla bir Amerikan heyetinin bölgeyi gezerek halkın oyuna başvuracağı haberi işgâl makamlarını harekete getirmiş ve kendi lehlerine bir durum yaratmak sevdasına sürüklemişti. Guvernör Anfre; Ermeni, Rum, İslâm ve Hristiyanlarla bir kısım Eti Türkleri elde ederek oya başvurma işinde çoğunluk sağlayabileceğini sanıyordu. Bu maksatla Ermenilere müstakil bir cumhuriyet kurma vadinde bulunmuştu. Ayrıca güney bölgesinin Suriye’ye katılması suretiyle bir Suriye Cumhuriyeti kurulacağı da bu vaitler arasında yer alıyordu.
Çaresizlik içinde bunalan İstanbul aydın ve düşünürlerinden bir kısmı da Amerikan mandası lehinde propoganda yapıyorlardı. Fakat Amerikan mandasının kabul edilmiyeceği hakkındaki söylentiler üzerine manda taraftarları hayal kırıklığına uğramışlardır. Bunun üzerine Türkiye üzerinde manda adı altında bir hakimiyet kurma zihniyeti İngiliz ve Fransızlar arasında paylaşılamıyor, her iki tarafta yoğun bir propaganda ile halkı kendi lehlerine döndürmeğe çalışıyordu. Türkiye ve bu arada güney bölgesi galiplerin bir nevi menfaat pazarı haline getirilmişti.  Nihayet  Amerikan senatörlerinden Henri King, Garis Grayn, Undervud’dan ve müşavir sıfatiyle profesör Koyboer’den kurulu bir oy yoklama heyetinin güney bölgesine geleceği hakkındaki haberler kesinleşince işgâl makamlarının faaliyeti de artmıştı.
İngilizler’in tercüman Rüştü vasıtasiyle mukabil propogandaları şu esasta özetleniyordu: “Türkler, Amerika, İngiltere ve Fransa’dan birini mandater olarak seçmek zorundadır. Bunu Amerika reddetmiştir. Fransız’lar ise Türkler’i Güneyden kovmak, kalanları köle olarak kullanmak siyasetini gütmektedirler. İngilizler ise, ilk işgal beyannamelerindeki esaslara sadık kalarak Çukurova’da asayişi sağlamaktan başka bir, maksat gözetmemekte oldukları gibi % 90 Türkler’le meskûn olan Çukurova’yı sonunda asıl sahiplerine bırakarak çekileceklerdir. O halde bu fırsat kaçırılmamalı ve İngilizler lehine oy kullanmalıdır.”
Guvernör Anfre ise, doğrudan doğruya harekete geçerek cemaatler mümessillerini belediyede toplamış ve kendi lehlerine oy kullanmalarını istemişti. Diğer cemaatler mümessilleri bu isteğe müsbet cevap vermişler, Türk İslam Cemiyeti mümessili Hacı Ömer (Kutay) Bey ise: Mersin’de çoğunluğun Türkler’de olduğunu, köylerde ise Türk’ten gayri bir fert bile bulunmadığını sert bir dille ve ayaklarını yere vurmak suretiyle savunmuş, bunun üzerine kendisi Guvernör tarafından salondan çıkartılmıştı.
Guvernör Anfre bu toplantıdan bir sonuç alamayınca eşi ile birlikte Müftü Abdullah Sıddık Efendi’yi evinde ziyaret etmiş ve onun da direnmesi üzerine azledilerek yerine bir başkasının atanacağı tehdidini savurup ayrılmıştı. Nitekim, Suriyeden (Abdurrahman Carudi’nin kardeşi) bir müftü taslağının başkanlığında bir nasihatçi heyeti getirmiş, fakat bu heyetin yaptığı temaslardan da bir netice sağlayamamıştır.
Türk İslâm Cemiyeti Çukurova’nın Türkiye idaresinde kalması hakkında hazırladıkları mazbatayı Amerikan Heyetine vermelerine Fransız makamları engel olmuşlardır. Bu durum karşısında Türk İslam Cemiyeti üyelerinden Nüfusçu Ziya ve Hacı Yusuf Ağazade Tahsin Bey’ler Türkler’in mazbatasını Kiremithane mahallesinden Ahmet Zogo’nun sandalı ile vapura giderek heyete vermeyi başarmışlardır.
Tarsus’ta Fransız makamları aynı şekilde hareket etmişler fakat Türkler’in hazırladıkları mazbata istasyonda Şuberizade Hafız Ahmet Efendi tarafından Amerikan Heyetine sunulmuştu.
Bu heyetin incelemelerinden hiçbir müsbet sonuç alınamamıştır.

Bir Bayrak Olayı
Fransız işgâl makamlarının Türk bayrağının çekilmesini yasak ettiklerine buna karşılık her vesile ile Fransız bayrağını hâkim duruma getirmek istediklerine yukarıda değinmiştik Türk gençleri, her zaman şerefle dalgalandığını gördükleri kendi bayraklarına hasret kalmış gibiydiler. Onun bir minarenin aleminde de olsa bir defa dalgalandığını görmek istiyorlardı. Bu dileklerini Yeni Cami müezzini Hacı Dede’ye anlattılar. Hacı Dede bir Türk, bir aşiret çocuğu idi. Dileği memnunlukla kabul etmekle beraber bir defa da jandarma tabur kâtibi Ali Rıza Bey’le görüşmeyi uygun buldu. Olay gizli Türk İslam Cemiyetinde de görüşüldükten sonra Hacı Dede’nin bir cuma günü Yeni Cami minaresinin alemine Türk bayrağı çekilmesi kararlaştırıldı ve tutuklanması halinde ne yolda hareket edileceği kendisine öğretildi.
5 Eylül 1919 cuma sabahı, Yeni Cami minaresinin aleminde bayraklarının dalgalandığını gören Türkler sevinç gözyaşları döküyorlardı. Bu arada Fransız yardakçılığını kendileri için bir şeref sayan bazı soysuzlar Guvernör Anfre’ye koşarak durumu bildirdiler. Bunun bir ayaklanma başlangıcı olmasından kuşkulanan Guvernör Anfre bir taraftan asayişle görevli İngiliz komutanlığına haber göndererek İngiliz birliklerini getirmiş, gerekli tertibatı aldırmıştı. Diğer taraftan jandarma ve emniyet teşkilatını da harekete geçirmişti. Yeni Cami’nin din görevlileri sorguya çekilmiş, bunlardan müezzin Hacı Dede’nin bayrağı kendi çektiğini söylemesi üzerine tutuklanarak emniyet başkomiseri ve konrolörü vazifesini gören başçavuş Patini’nin yanına çıkartılmıştı. Ancak Hacı Dede bizzat Guvernör’den başkasına ifade veremiyeceğini söylemesi üzerine Guvernör Anfre’nin başkanlığında biri Fransız, diğeri Cezayirli iki yüzbaşı ve bir üsteğmenden kurulan askeri mahkemeye sevkedilmişti.
Maryos Dellelyan’ın tercümanlığı ile yargılama başlamıştı. Hüviyet tesbitinden sonra Guvernör sordu:
– Osmanlı bayrağını Yeni Cami, minaresine sen mi çektin?
– Evet efendim ben çektim.
– Peki buranın işgal altında bulunduğunu ve Osmanlı bayrağının çekilmesinin yasak olduğunu bilmiyormusun?
– Biliyorum. Ancak, siz de bilirsiniz ki padişahımız bütün müslümanların halifesidir. Peygamber efendimizin vekilidir. (Bu arada halife ve peygamber sözünü duyan Cezayirli Yüzbaşı derhal ayağa kalkarak selam, durumuna geçmiş ve yargılama sonuna kadar öylece kalmıştır.) Siz hristiyahların pazar’ları nasıl mukaddes ise bizim de cuma’mız öyledir. Minare alemine çektiğim bayrak, aynı zamanda bütün müslümanların da bayrağıdır. Sizin Hint’li (Pakistan’lı), Cezayir ve Tunus’lu müslüman askerleriniz beni sıkıştırdılar onların ısrarı üzerine çektim.
Anfre, bir Hacı Dede’ye birde hala selâm durumunda ayakta duran Cezayirli yüzbaşıya baktı. İşi tatlıya bağlamak lüzumunu duydu. Yüzünde belli bir şaşkınlık seziliyordu.
-Bak, dedi. Bu seferlik seni affediyorum. Bundan böyle bana danışmadan böyle bir şey yaparsan seni Beyrut yüksek mahkemesine gönderir, hapislerde çürütürüm.
Hacı Dede ile Cezayirli yüzbaşı göz göze geldiler, din kardeşliğinin yüce ifadesi yüzünde okunuyor, gözleri gülüyordu.

Paspas yapılan Bayrak
Bayrak, bir milletin şerefini temsil ettiği için Türklerce mukaddes sayılır. Türk, kendi bayrağına olduğu kadar başkalarının bayraklarına da saygı göstermesini bilir. Böyle olduğu halde içimizde “Vatandaş” diye bağrımıza bastığımız bazı kişilerin işgâli fırsat bilerek Türkler ve Türklük aleyhinde türlü hareketlere giriştiklerini üzülerek kaydediyoruz.
1919 Ekim ayı içinde Arap İslâm Cemiyeti, fakirleri yararına bir müsamere tertiplemişti. Müsamere verilen binanın içi, dışı ve kapısı yeşillikler ve galip devletlerle Ermeni ve Suriye bayrakları ile süslenmişti. Binanın iç ve dışında durumu izlemek üzere Türk gençlerinden birkaçı görevlendirilmişti.
Müsamere başlamadan önce iki yönetim kurulu üyesi nereden bulmuşlarsa eski solmuş ve yırtık bir Türk bayrağını paspas olarak kapı eşiğine sermişlerdi. Bunu gören görevli gençler, seyyar jandarma bölüğünün Türk gönüllüleri ile arkadaşlarını durumdan haberdar etmişlerdi. Çok geçmeden kapı önünde toplanan Türkler bayrağı paspas yapanları hırpalamaya başladığından içeriden fırlıyanlarla çarpışma olmuş ve iki taraf birbirine girmişti. Olayı haber alan seyyar jandarma bölüğünden bir kuvvet yetişerek tarafları yatıştırmış, emniyet başkomiser ve kontrolörü başçavuş Patini de birkaç polis ile olaya el koymuş ve Türkler’den birkaçını tutuklayarak emniyete götürmüşse de ifadelerini aldıktan sonra serbest bırakmıştır.

İngiliz – Fransız Antlaşması ve sonuçları
Yüzyıllar boyunca Osmanlı hükûmeti yönetiminde olan Arap yarımadası ile nüfusunun hemen tamamı Türk olan Güney bölgesi için Birinci Dünya Savaşının başlamasından bir süre sonra İngiliz’ler ile Fransız’lar arasında bir antlaşma olduğu bilinmekle beraber iç yüzü kesinlikle bilinemiyordu.
Afrika’nın kuzeyi ile Arap yarımadası için öteden beri İngilizler i1e Fransızlar arasında nüfuz bölgelerine katmaları bakımından bir çatışma olduğu da bilinmekteydi. Bu petrol kaynaklarını ele geçirmek ve ihraç mallarına pazar sağlamak içindi. Ancak Osmanlı hükûmetinin Almanlar safında savaşa katılması bu nüfuz mıntıkasına Güney bölgesini de katmıştı.
Galip devletlerin Suriye başkomutanı İngiliz generali Allenbi, İngiliz’lerin Suriye ordusu komutanı ise general Mac. Andrew idi. Ateşkesten sonra Kilikya âsayişini sağlamak için geldiklerinde İngiliz işgâl kuvveti komutanı general Lezgi idi. Bir süre sonra da bunun yerine Mac Andrew getirilmişti. İngilizler’in görevleri şehir içi asayişini sağlamaktı. Fransızlar ise, işgâl bölgesinin sivil yönetimini yapıyorlardı. Jandarma kuvvetleri ellerinde olduğundan köylerin de asayişini sağlayacaklardı. Yönetim amiri olarak Adana’da bir baş administratör, sancak ve kazalarda birer Guvernör veya Suguvernör bulunuyordu. Askeri birliklerde bunların emrinde idi. Baş administratör merkezi Beyrut’ta olan Yüksek Komiser Jorj Pikoi’ya bağlı idi.
İşgâlin başlamasından bir süre sonra işgâl mıntıkalarını iki nüfuz bölgesine ayırmışlardı. Suriye ve Kilikya Fransızlar, Irak, Filistin İngiliz nüfuz bölgesi idi. Nisan 1919 da bu bölgeler üzerinde bir antlaşmaya varmak için görüşmeye başlamışlardı. Bu sırada Amerikan oy yoklama heyetinin geleceğinin anlaşılması üzerine bu görüşmeler bir süre durdurulmuşsa da sonradan tekrar başlamış ve anlaşmaya varılmıştır. Buna göre, İngilizler, Suriye ve Anadolu’nun güney bölgesini Fransızlara bırakarak buralardan bütün birlik ve malzemelerini çekmişler, son olarak 20 Kasım 1919 tarihinde generalleri Mac Andrew de karargahı ile Mersin’den ayrılmıştı. Fransızlar’ın işgâl bölgesi başkomutanlığı ve yüksek komiserliğine atadıkları general Guro de 20 Kasım 1919 da yönetim merkezi olan Beyrut’a gelmişti. İşgâl bölgelerini ikiye ayırmışlardı:
1 – Düşman erazi-i Meşgule-i Garbiyesi – Suriye mıntıkası;
2 – Düşman arazi-i Meşgule-i Şimaliyesi-Urfa, Antakya, Maraş dahil Batısı Mersin Alata çayı’na kadar Kilikya.
Kilikya bölgesi Komutanlığına atanan general Döfyo da karargâhı ile birlikte 12 Aralık 1919 da Beyrut’tan Mersin’e gelmiş ve durmaksızın karargâh merkezi olan, Adana’ya gitmiştir.
Fransızlar bu nedenle her iki bölgede büyük törenler tertiplemişler ve bir de beyanname yayınlamışlardı. Metni:
“Suriye ve Kilikya’nın mukadderatı için İngiltere ve Fransa devleti fahimeleri arasında hasıl olan itilaf; Suriye ve Kilikya da İngiliz askeri yerine Fransız kuvvetlerinin kaim olması ve başkomutanlığın İngilizlerden Fransız’lara intikali mukarraratı ile hitampezir oldu ve bu mukarraratın içraı ahkâmına fiilen başlanılarak Fransız hükûmetinin namdar generallerinden Guro Suriye ve Kilikya başkomutanlığına tayin olundu.
Tarihin pek mühim olarak kaydedeceği bu hadisenin tarihi iptidası general Guro’nun Beyrut’a muvasalatı tarihi olan 1919 senesi 20 Teşrin sani günüdür. Bu münasebetle Kilikya’nın nıkatı muhtelefesinde aynı günde muhteşem ihtilafat yapılacaktır. Mebani resmiye ile ticarethane ve dükkânlar Fransa ve duveli müttefika bayrakları ile tezyin edilecektir.” Fransızlar Kilikya’yı general Dufyon’un komutasındaki takviyeli bir tümenle işgal etmişlerdi. Mersin’de bir tabur kadar Ermeni gönüllü ve gamavorları, bir tabur kadar da Fransız ve Afrikalı müstemleke askerleri bulunuyordu. Ayrıca iki bölükte süvari vardı. Bu birlikler iki batarya top, zırhlı tren ve tanklarla teçhiz edilmişti. Tümen emrinde 7 kadar da uçak vardı. Tarsus’da da iki bölük kadar Fransız ve müstemleke askerleri bulunuyordu. İleride milli kuvvetlerin faaliyeti başlayıpta hücumları arttıkça bu birlikler Kilikya’daki diğer birliklerden takviye edilmişlerdir.
İngiliz’ler 20 Kasım 1919 da çekildiklerinden tören 21 Kasım günü yapılmış, Mersin ve Tarsus’ta hükümet binalarına resmen Fransız bayrakları çekildiği gibi, dükkân ve evlerin de Fransız bayrakları ile süslenmeleri için zorlama yapılmıştı. Ancak Türkler bunun da kolayını bulmuşlardı. Fransız bayrağının mavi bölümünü bükerek kalan kırmızı beyaz kısmını asmışlardı. Fransızlar bunu değiştirmek için işgâl boyunca uğraşmışlar, fakat muvaffak olamamışlardır.

Not: Burada bir yanlışlığın düzeltilmesini tarih bakımından uygun görüyoruz: Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yayınlanan tarih cilt 4, sahile 32 de işgâlin 1919 yılının ilk günlerinde başladığı 7 ay sonra da Fransız’lara terkederek İngiliz’lerin ayrıldıkları yazılıdır. Halbuki eldeki belgelere göre İngiliz işgâli 17 Aralık 1918 de başlamış ve 20 Kasım 1919 saat 12 de son bulmuştur. Tutarı 11 ay 4 gündür)

Fransız’lar, Kilikya’yı İngilizler’den tamamen teslim aldıklarının ertesinde kendilerine aykırı harekete geçenleri memuriyetten uzaklaştırmaya başlamışlardı. Amerikan oy yoklama heyetinin gelmesinde Türkler’in hazırladıkları mazbatayı vapura giderek heyete veren Mersin Nüfus Müdürü Ziya Yalaz ile Belediye doktoru Hayri Dolunay bey’ler işlerinden uzakla§tırılmışlar, Tarsus Kaymakamı Hilmi Cerit bey de Kilikya dışı edilmiştir. Ne yazık ki, Fransızlar bu gibi işlerde Türk mutasarrıf vekilini bir maşa gibi kullanmışlardır. Örnek olarak Mutasarrıf vekili Salim bey tarafından Nüfus Müdürüne yazılan teskereyi aynen kaydediyoruz:
“No: 1222-2 Teşrinsani 335- Nüfus Müdürü Ziya Efendiye: Fransızlar aleyhindeki cemiyetlere iştirak ve devam eylediğinizden dolayı azlolunduğunuzu Fransız guvernörlüğünün işarına atfen tebliğ ederim.”
Bunlardan Nüfus Müdürü Ziya bey, birçok tazyiklere uğramasına rağmen vatani vazifesini ifâden çekinmemiş, daha sonra Kuvayi Milliye’ye iltihak ederek bu hizmetini sürdürmüştür. Doktor Hayri bey ise Ermenilerin takip ve tazyikinden kurtulmak üzere önce Silifke’ye oradan da İstanbul’a gitmiş, kurtuluştan sonra tekrar Mersin’e gelerek uzun yıllar Belediye doktorluğunda bulunmuştur.

General Guro’nun Karşılanması
3 Aralık 1919 da Kilikya baş Administratörü Colonel Bremon imzası ile yayınlanan beyannamede: Şark orduları kumandanı ve Suriye havalisi fevkalade komiseri general Gurno’nun 10 Aralık 1919 salı günü Deniz yolu ile Beyrut’tan geleceği, üç gün kalacağı ve her yerde fevkalade merasimle karşılanacağı” bildirilmekte idi.
Mersin işgâl kuvvetleri komutanı ve Guvernör’ü ” Binbaşı Anfre aldığı talimat üzerine gerek kendi iç bünyelerinde gerekse belediyede, topladığı cemaat mümessilleri, cemiyetler başkanı ve yönetim kurulları, aydın ve ileri gelenlerle görüşmelerde bulunmuş bir karşılama ve ağırlama proğramı düzenlemişti.
Bu proğrama göre: Merkez iskelesi, gümrük meydanı, istasyon caddesi (Deniz kıyısı dahil) resmi ve özel bütün binalar, direk ve ağaçlar, duvardaki boşluklar yeşilliklerle süslenecek, galip devletler bayrakları ile donatılacaktı. Gece fener alayı yapılacaktı. Bu işleri düzenlemek üzere kontrolörler ayrılmıştı. İstenilenler eksiksiz yapılmış ve iskele ile hükûmet konağının iç ve dış kapıları arasında da halılar serilmişti.
10 Aralık 1919 çarşamba sabahı erken saatlerde gümrük alanında ve istasyon caddesinde askeri devriyeleri ile polis ve jandarma da krokiye göre düzen korunması ile görevlendirilmişler, âsayişin bozulmamasına da önem verilmişti. Gümrük merkez iskelesinde ve gümrük alanında da karşılayıcılar yeralmıştı.
Açıklarda görülen ve general Guro ile maiyetini getirmekte olan Valde Ruso zırhlısı saat ona doğru limana girerken merkez iskelesinden motorlara binen general Dufya, kurmay başkanı, Kilikya baş administratörÜ Calanel Breman, Mersin işgal kuvvetleri komutanı ve Guvernörü binbaşı Anfre ve başkaları, demiryolu iskelesinden vesaite binen cemiyet mümessillerile kiliselerin çan sesleri ve karadan top atışları ile selamlanarak karşılanmışlar ve kruvezöre çıktıklarında da mukabele görmüşlerdi.
Bir süre sonra general Guro ve maiyeti ile karşılayıcıların kruvezörden yapılan top atışları ile aynldıkları görüldü. Saat l1′e doğru ilk olarak general Dufyo, Brernon, ve Guvemör Anfre’nin kılavuz olarak karaya çıktıkları ve bunları general Guro ve maiyeti ile karşılayıcıların izledikleri görülmüştü.
General Guro iskeledekilerin alkışları ile karşılanmış kendisine sayısız buketler sunulmuştu. Bu arada iskeledeki karşılayıcılar generale tanıtılıyordu. Önde general Guro, sağında general Dufyo, solunda binbaşı Anfre olduğu halde, gümrük alanına ilerlemişler, burada toplananlar da generale takdim edilmiş, merasim birliği denetlendikten sonra Uray caddesine gelinmişti. Bu cadde üzerinde ilk olarak Amerikan  Koleji, Fransız Papas okulları öğretmen ve öğrencileri ile bazı cemaatler yer almışlardı. Bunlar tarafından korteje demet veya parçalar halinde çiçekler serpilerek ve alkış tutularak gösteriler yapılıyordu. Fakat biraz ilerledikten sonra karşılaştığı olaylar General Guro’nun neşesini kaçırmış ve üzmüştü. Gözüne mavisi katlanarak yalnız kırmızı beyaz’ı görünen bir bayrak çarpmış ve bunu Anfre’ye göstererek:
– Herhalde bu, Türkler’in yeni bayrağıdır demiş, bunu az sonra bir başka olay izlemişti. Ermeni Rum ve Hristiyanların okullarını geçtikten sonra Türk okulları başlıyordu. General Guro bunların önlerinden geçerken atılan çiçek buketlerinin bir kısmından çakıl, kum ve toprak çıkmıştı. Guvemör Anfre, ve diğer Fransız subayları bu olay üzerine müdahaleye kalkışmışlarsa da General Guro mani olmuştu.
Üçüncü bir olay da General Guro’nun dikkatinden kaçmamıştır. Bir Türk okulunun başında bulunan öğrenci elindeki Fransız bayrağını düşürmüş, bunu alan öğretmen de arkasında saklamak istemiş sonra bir öğrenciye vermişti.
Birbirini izleyen bu olaylar herhalde bir anlam taşıyor ve general Guro bunu seziyordu. Bu olayların etkisi altında hükümet konağının karşısında yer alan ikinci Fransız merasim birliğini de denetledikten sonra konağa girmiş, halılar üzerinden ön merdivenleri çıkarak içholde bulunan ve başlarında öğretmenleri de dahil kıyafetleri hatta eldiven ve çorapları Fransız bayrağının renklerini taşıyan Öğrencilerin hatırlarını sorarak iç merdiveni çıkmaya başlamıştı. Kendisine yüz verilmediğine içerleyen bu okulun öğretmeni (ki adı Madam Meha olarak not edilmiştir) öğrencilere Fransız milli marşı Marselyezi söyletmeğe başlamıştı. Bunu işiten general Guro ve yanındakiler sahanlıkta hemen geri dönerek saygı duruşuna geçmek zorunda kalmışlardı. Marş bittikten sonra sözcülerin Türkler aleyhindeki hezeyanları ve Fransız’ları metheden söylevlerini dinliyen General Guro bunlara kısa bir teşekkürle karşılık vermiş ve tekrar  merdivenleri çıkmaya başlamıştı.
(Ne garip ve büyük bir tecellidir ki 17 Mart 1923 te Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa Mersin’i ilk şereflendirdiğinde ayni okulun başında bulunan aynı öğretmen bu defa baştan aşağı eldiven ve çorapları Türk bayrağı renkleriyle süslü öğrencilerini, bizzat Gazi’ye takdim etmek istemiş, ancak okulun bu eski durur mu anlatılınca Paşa tarafından reddedilmiştir.)
Bundan sonra hükûmet konağındaki guvernörlük odasında kabul töreni yapılmış, guvernör Anfre’nin evinde öğle ziyafeti verilmiş, gece fener alayı ve suare tertiplenmişti. Ertesi gün Mersin’den ayrılan general Guro’nun Tarsus ve Adana’da da Türkler tarafından daha ağır şekilde karşılandığı öğrenilmiştir. Generalin bir sorusuna baş Administratör Kolonel Bremonun: “Vahşi Türkler’den başka türlüsü beklenemez” şeklindeki cevabından çok üzülen ve esasen bir kolunu Çanakkale savaşlarında kaybettiği için Türkler’i ve kahramanlıklarını yakından tanıyan General Guro, Kolonel Bremon’a hislerini açıklamayı lüzumlu görmüş ve:
– Türkler’le iyi münasebet kurunuz, onlara karşı şiddet hareketleri yapmaktan sakınınız! Tavsiyesinde bulunmuştur.
General Guro Adana’dan dönüşünde de bazı cemaatler tarafından yine coşkun gösterilerle karşılanmış 13 Aralık 1919′u 14′e bağlayan gece Volde Ruso zırhlısı ile Mersin’den ayrılmıştır. Ermeniler generalden Çukurovo’da bir Ermeni devleti kurulmasını, bazı kimseler de Suriye’ye katılmasını istemişlerdi. Bununla beraber Çukurova gezisi general üzerinde hiçte olumlu bir etki bırakmamıştır.
General Gura’nun Kilikya gezisi münasebeti ile baş administratör Kolonel Bremon’un yayınladığı resmi tebliğ aynen şöyledir:
“Şark ordusunun başkomutanı, Fransa cumhuriyeti  Suriye ve Kilikya başkomiseri General Guro cenapları Mersin, Tarsus bahusus Adana’da sıfatı kahramananesine lâyık bir surette müdebdep ve mutantan bir şekilde istikbal buyurulmuşlardır.
Şimdiye kadar Kilikya eyâletinde böyle muhteşem merasim icra olunmamıştır. Bu büyük tezahürata muhtelif tabakata mensup bütün halk bile istisna muttehit olarak iştirak etmişlerdir. General Guro cenapları bu gördüklerinden son derece memnun kalmış ve şimdiden müşarünileyhin kalbinde mevki almış olan bu memlekete uzun müddet kalmak üzere tekrar teşrif  buyuracaklarını vâdetmişlerdir. Tarih 14 Aralık 1919″
Bütün bu sahte gösterilere rağmen general Guro Kilikya bölgesine bir defa daha gelmemiş daha doğrusu bu bölge halkının durum ve temayüllerini öğrendiği için gelmek lüzumunu duymamıştır.

Sömürü Gümrüğü kuruluyor
Fransız işgâl makamları, güney bölgesi anavatan Anadolu’dan ayrı bir bölge imiş gibi işgâl bölgesi sınırlarında gümrük teşkilâtı kurmuşlar ve böylece yeni bir sömürü kaynağı elde etmişlerdi. Bu gümrük merkezlerinden biri de Mersin Silifke şosesi üzerindeki Alata köprüsünün doğusunda kurulmuş ve bu kuruluş bir kararnameye bağlanmıştı. İbret levhası teşkil eden bu kararnamenin metni aynen şöyledir:
1 – Silifke ile Mersin arasındaki tarik üzerinde vaki Tömük’te berri ve bahri gümrük mevkii tesis edilmiştir.
2 – Mersin tarihi ile Silifke’den Kilikya’ya duhul edecek emval Tömük’ten mürurunda % 11 gümrük resmine ve aynı tarik ile Kilikya’dan ihraç olunan emval % 1 gümrük resmine tabi tutulacaktır.
3 – Hayvanat, buğday ve arpa Tömük tariki ile Silifke’den Mersin’e, vurut ettiğinde  emanet bırakılmaksızın Suriye’ye ihracı caizdir. Şu kadar ki Tömük’te  gümrük memurlarından bir menşe şehadetnamesini hâmil bulunmalıdır.
4 – Bu kararnameye her nevi muhalefet ve sahte beyanat 50 liradan 500 liraya kadar cezai nakdi ve 1 aydan 1 seneye kadar hapis cezasını istilzam eder ve hile ile giren emval müsadere edilerek hükûmet namına satılır.
5- Memurini mülkiye ve askeriye ile bahusus it gümrük daireleri bu kararname ahkâmının infazı ile mükelleftir.
Adana baş administratörü

Kolonel BREMON

Jandarma taburunun çalışma ve hazırlıkları
Mersin jandarma tabur komutanı yüzbaşı Haydar Bey 1919 yılı Ekim ayı içinde Silifke jandarma bölük komutanı yüzbaşı Hasan Hüsnü Beyden Sivas Kongresi ve aldığı kararlar hakkında çok önemli bilgiler edinmiş, ayrıca yayınlanan beyanname, müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tüzüğü ve ilişiği Kuvayi Milliye kuruluşuna dair ek suretlerini almış bunlardan Türk İslam Cemiyetini haberdar ederek ve bağlantı kurarak hazırlığa başlamıştır.
Bu maksatla tabur katibi Ali Rıza Beye depodaki silah ve cephaneyi tespit ettirip bunlardan 300 ünü ziraat ve bekçi silahı olarak köylere dağıtmaya karar vermiştir. Ancak bunun etrafa sızmaması ve Fransızları kuşkulandırmaması için çok gizli davranılması gerekiyordu. Bunun için Türk İslam Cemiyeti ile görüşerek güvenilir elemanlar istemiştir. Bu sırada esaretten dönen yedek subay ve astsubaylardan faydalanmayı en doğru yol olarak seçmiştir.
24 Ekim 1919 da dönen bu subaylardan Arpaçsakarlar köyünden yedek teğmen Süleyman Fikri (Mutlu) Bey hakkında edindiği müsbet bilgi üzerine kendisini görevlendirmişti. Süleyman Fikri Bey bir süre istirahatten sonra ağnam sayım memurluğu yapan öğretmen yedek subay Takiddin (Sanlı) dan sayım memurluklarına atamalar yapılacağını öğrenerek bu göreve istekli çıkmış ve atanmıştır.
Yüzbaşı Haydar Bey’in Süleyman Fikri Bey’e verdiği talimat şu esaslarda özetlenmişti:
1 – Kendisine verilen listeye göre köy muhtarları görülecek, bekçi ve ziraat silahları almak üzere tanzim edecekleri mazbatalarla müracaatları sağlanacaktır. Ancak dikkati çekmemek için bu müracaatlar ayrı gün ve zamanlarda yapılmayacaktır.
2 – Yine kendisine verilen listeye göre köylerdeki karakol komutanları görülecek, karakollardan silahsız gönderilecek jandarmalara depodan silah verilerek geri gönderilecek. Bu suretle merkezdeki silah ve cephanenin karakollara intikali ve saklanması sağlanacaktır.
3 – Gizliliğe son derece dikkat edilecek ve köylüler ileriki savaş için uyarılacak, köylerde bulunan yedek subaylarla görüşülecektir.
Süleyman Fikri Bey kendisine verilen görevi başarmak için Çavuşlu köyünden köyler mümessili olan Hıdıroğlu Ali ve kardeşi Ağa Mehmet ile işbirliği yapmış Takiddin Sanlı da kendilerine yardımcı olmuştur. Bu arada Erçel köyünden Hacı Yusufağazade İsa (Ersoy) da bu işte gayret göstermiştir.
Jandarma tabur komutanı yüzbaşı Haydar Bey halkı silâhlandırma konusunda bu tedbirleri alırken diğer taraftan jandarma teşkilatını güvenilir ellerde bulundurmak lüzumunu duymuş bulunuyordu. Bu arada Fransızların Adana’da açtıkları kursta öğretmen Fransız subayını tokatladığı için Kilikya dışı edilen üsteğmen Avni Bey’in yerine seyyar bölük komutanlığına üsteğmen Galip Tekin’i, takım komutanlığına Cemil (Özden)i atamıştır. Yedek teğmen Emin Serme (Dolunay) Erçel takım komutanlığına, Azizoğlu Başçavuş Ali Paşa (Vuruşkan) Efrenk (Arslanköy) Tarsuslu Müştak çavuş Karayakup, Halil onbaşı Alata ve başçavuş Yahya (Tansal) Karahadır’lı karakol komutanlıklarına gönderilmişti. Buluklu karakolunda, güvenilir elemanlardan Musalılı Eyüp, Sabri (Yılmaz) bulunuyordu. Bu arada evi basılarak Ermenilerin zulüm ve hakaretlerine uğrayan Veysel Arıkol da Haydar Bey tarafından özel talimatla Dinikâr karakol komutanlığına gönderilmiştir. Veysel Arıkol, bu vazifesini başarı ile ifa etmiş ve Kuvayi Milliyenin ilk kuruluşunda çeşitli vesilelerle değerli hizmetler görmüş ve sonradan Ankara yedeksubay talimgâhından mezun olarak subay rütbesile İstiklal Savaşının diğer bölümlerinde vazife görmüştür.
Fransızlar tarafından jandarma kontrolörlüğüne atanan Yakupyan’ın’ isteğine göre de Fransız taraftarı olan ve Adana’da kurs gördükten sonra asteğmenliğe terfi ettirilen Derviş Elvanlı takım komutanlığına sonradan Karahadırlı takviyeli karakoluna yine aynı durumda olan Hayrettin aynı zamanda Mezitli karakolunu da idare etmek üzere Tömük takım komutanlığı yardımcılığına getirilmişti. Sonradan bu elemanlar arasında bazı değişiklikler yapılmışsa da jandarma kuvvetinin çoğunluğu Türk subay, astsubay ve erlerinde kalmıştır.
Yüzbaşı Haydar’ Bey ayrıca Silifke ve Anadolu sınırını, geçit yerleri, köprüleri belirten bir kroki de hazırlatmıştır. Ayrıca yapılan hazırlıklar hakkında Palancı Mahmut (Özücoşkun) Ağa vasıtasiyle “Etyemez” diye anılan araba sürücüsü Mehmet aracılığı ile durumu Niğde’deki 11. tümen komutanlığına bir mektupla bildirmiştir. Haydar Bey’in bu raporunda Mersin’in ve jandarma taburunun savaşa hazır bir durumda olduğu belirtilmekte ve öncü komutanın gelmesinin beklendiği açıklanmakta idi.

Tarsus’ta Durum
Diğer taraftan Tarsus jandarma bölüğü de taburun çalışma ve hazırlıklarına paralel bir istikamette faaliyette bulunuyordu. Bu çalışmaları Kilikya dışı edilinceye kadar bölük komutanı Üsteğmen Nazmi Bey yöneltmiş, kendisine yedek subaylıktan jandarmaya geçen merkez takım komutanı teğmen Lûtfi (Oğuzcan) Gülek nahiyesi takım komutanı teğmen Hafız Tevfik ve merkez takım başçavuşu Yusuf Kenan (Genç) yardımcı olmuşlardır. Karakol komutanları Gülekli Cevdet, Yakup (Akıncı), Fuat, Gülekli Kemal (Eğin) ile Buluklulu Hüseyin (Tümer) Adburrezzak (Kıral) İzzet Gücük, Hacı Emin Talas, Bezirgan Abdurrehim Oğlu Ali, ve diğer Türk jandarmaları da bu konuda üzerlerine düşen görevi canla başla başarmışlar, bilhassa Tarsus’ta halk elinde bulunan gizli silâhların Namrun yaylasına ve köylere kaçırılmasında vazife almışlardır.
Bu arada Tarsus kaymakamı Hilmi (sonradan Mersin, valisi olan Hilmi Cerit) Bey’in Türk halkını koruma ve kanunları uygulama bakımından yaptığı çalışmalar Fransızları kuşkulandırmış ve kendisi Kilikya dışı edilmiştir.
Nazmi Bey’den sonra Fransızlar tarafından jandarma bölük komutanlığına atanan emekli zaptiye yüzbaşısı Suriye asıllı Hilmi Bey Fransız emellerine uygun bir çalışma sistemi kurmak istemişse de bu durum yukarıda belirttiğimiz faaliyetleri önleyememiş ancak daha gizli çalışmayı zaruri kılmıştır...………….KİTABIN DEVAMI İÇİN BU SATIRI TIKLAYIN……………....

Biyografik Bilgi

scroll to top