KURTULUŞ SAVAŞINDA İÇEL – ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Kurtuluş-Savaşında-Mersin-5.jpg

KİTABIN BAŞ TARAFINA DÖNMEK İÇİN BU SATIRI TIKLAYINIZ……………………………..

İŞGÂL VE İŞGÂL SIRASINDA   OLUP BİTENLER

– Düşman gemileri Mersin’de
16 / 17 Aralık 1918 gecesi açıktaki düşman savaş ve çıkartma gemilerinin Mersin limanına girmeye başladıkları gece yarısından sonra sahil nöbetçileri Jandarmalardan öğrenilmişti. Şehiriçi ve kıyılarda yaya ve atlı Jandarmalar dolaşıyor, gerekli tedbirler alındığından olağanüstü bir hal görülmüyordu.
17 Aralık 1918 sabahının erken saatlerinde sokağa çıkan Türkler islim üzerindeki düşman gemilerini görmek acısı ile karşılaşmışlardı. Denizde olağan üstü bir kaynaşma göze çarpıyordu. Nihayet saat 9 da önünde beyaz, arkasında İngiliz bayrağı taşıyan bir filika merkez iskelesi yolcu çıkarma merdivenine yanaştı. İskeleye çıkan bir İngiliz Subayı iskele komiser muavinine bir zarf vererek geldiği gibi sessizce ayrıldı. Bu sırada Mutasarrıf Galip bey, hükümet konağında Genel Meclis salonunda daire amirleri, Jandarma Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü, emniyet komiseri Hüsnü beylerle toplantı halinde idi. İngiliz subayının getirdiği mektup alınmış ve tercüme edilmişti. Buna göre:
“Ateşkes’in 7. maddesi uyarınca ve son anlaşmaya göre asayişi sağlamak amacı ile Kilikya’nın işgâline Mersin’den başlanacağı, çıkarmanın istasyon yakınındaki iskeleden yapılacağı, Osmanlı idaresine ve memurlarına karışılmayacağı, işgâlinin geçici olduğu, halkın heyecana kapılmaması, herhangi bir karşı koyma sorumluluğunun idâre âmirliğine ait olacağı” bildiriliyor ve “iskele civarı meydanlığı, İngiliz fabrikaları, istasyon binası ve Amerikan Koleji’nin işgâl edileceği ve gerekli tedbirlerin alınması” isteniyordu.
Bunun üzerine Mutasarrıf Galip bey, telgrafhaneye gitmiş, makine başında Adana Valisi ile görüşmüş, gerekli talimatı almış, İngilizlerin isteğine uyarak emniyet tedbirlerini işgâl edilecek bölgeye kaydırmıştı.

İşgal başlıyor
İngilizler işgâl için, karargahı Halep’te bulunan Suriye Ordusu Komutanı Mak Andrev’in emrinde bulunan Müslüman ve Mecusi askerlerini Mersin’e göndermişlerdi. Saat 10-11 arasında, Almanların savaştan önce yaptıkları istasyon civarındaki hava-i hatlı demir iskeleden Hintli Müslüman birliklerinden Yüzbaşı Mehmet Selâhittin Han komutasındaki bölük çıkmağa başlamış, bunu diğer bölükler izlemişti. Bu birliklerden bir kısmı burada yerleşiyor, bir kısmı da İngiliz fabrikasına gönderiliyordu. İşgal sırasında önemli bir olayla karşılaşılmamış, şehir içinde yapılmak istenen ufak tefek gösteriler de kolayca önlenmişti. Esasen Hintli Müslüman askerlerin çıkışı Ermenileri hayal kırıklığına uğratmıştı.
İlk birliklerin ve malzemelerinin çıkışı bir hafta kadar sürmüştü. Karargâhları Amerikan Koleji’nde yerleşmiş, istasyon binası da “Artur” adındaki Üsteğmen tarafından küçük bir birlikle kontrol altına alınmıştı.
19 Aralık 1918 de Tarsus, 20 Aralık 1918 de de Adana işgâl edildi. (İşgâl, sonradan Maraş, Antep ve Urfa’ya kadar uzatılmıştır.) Bu arada işgâl komutanlığının yayınladığı mesajda, önce Mutasarrıfa gönderilen mektuptaki nota tekrarlanıyor ve halkın heyecana kapılmaması isteniyordu.
Hintli Müslüman askerlerle Türk Jandarmaları arasında daha ilk çıkarma sıralarında kendiliğinden doğan bir anlaşma meydana gelmiş gibiydi. Silâhlarının kabzalarını kavramış, parmakları tetikte, hemen ateş edecek durumda iskele meydanına ilerleyen Hintli Müslümanlar, karşılarında Türk Jandarmalarını gördüklerinde “Şehadet Kelimesi” getirmeğe başlamışlar, Türk Jandarmasının ayni şekilde karşılık vermesi üzerine anlaşmışlardı. Bu anlaşma, İngiliz işgâli süresince devam etmiş, birçok defalar Ermenilerin nankörce yaptıkları saldırılar bu askerlerin müdahelesile önlenmişti.

Galipler topraklarımızı taksim ediyor
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Hükümetinin Almanlar Grubunda savaşa katılmasından sonra İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) arasında 26 Nisan 1915 de Türkiye’nin taksimi hakkında alınan kararlara göre:
1 – İtalya bu devletler safında savaşa girdiği takdirde kendilerine Antalya bölgesi, güney Anadolu’nun Akdeniz kıyılarında bir pay verilmesi;
2 – 3/0cak/1916 da “Sykes-Picot” sözleşmesile güney Anadolunun ve Arap memleketlerinin geleceği hakkında karar verildi; .
3 – 26/Nisan/1916 da o zaman İngiltere ve Fransa ile müttefik durumunda olan Rusya devletleri arasında Leningrat’ta (eski adı Petersburg) da yapılan anlaşma ile de Rusya’nın – Sivas, Kayseri, Mersin – çizgisi doğusundaki bütün Anadolu’yu ilhaka hakkı olduğu kabul edilmişti;
4 – 9–16/Mayıs/1916 arasında ikinci bir “Sykes-Picot” anlaşması yapıldı. Bu anlaşma bir önceki 3 Ocak 1916 anlaşmasını tamamlamış, ırak, Suriye ve Güney Anadolu bölgelerinde İngiltere ve Fransa’ya da faydalı paylar verilmesi kararlaştırılmıştı;
5 – 19-20/Nisan/1917 günlerinde İtalya’da “st. Jean” da yapılan bir anlaşma ile de, İtalya İzmir’le birlikte Batı Anadolu’yu kendi topraklarına katmayı Fransa’ya kabul ettirdiği gibi bu bölgenin kuzeyinde Marmara ya kadar uzayan geniş bir nüfuz bölgesi de sağlamıştı, Bu anlaşma 9 Mart 1917 de patlak veren Rus ihtilâli yüzünden Rusya tarafından tasdik edilmemişti. (Bu bilgi Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Resmi yayınları Cilt 4, Sahife 7–8 den alınmıştır,)
6 – Rus ihtilalinden faydalanan İngiltere, İtalya’nın Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurma sevdasında olduğunu ileri sürerek evvelki anlaşmaya mani olmuş ve İzmir-Ege bölgesine Yunanlıların çıkarılmasını sağlamıştır.

Fransızlar da işgâle katıldılar
İngiliz işgâlinin sükunetle geçen ilk haftasından sonra Fransızların da işgâle katılacakları söylentileri halk arasında yeniden heyecan yaratmıştı. Bu sırada İngiliz işgâl komutanlığı, Mutasarrıflığa başvurularak Fransız birlikleri için yer gösterilmesini istemiş, gösterilen binalar arasında şehir ortasında deniz kıyısındaki Taşhanı uygun bulmuşlardı. Burası o zaman altlı üstlü İki kattı. Ayrıca Fransız askerlerinin çıkışı sırasında meydana gelmesi muhtemel olayları önlemek için Jandarma Taburunun İngiliz birlikler ile işbirliği yapması kararlaştırılmıştı.
Fransızların işgâle katılmak Üzere Suriye ve Lübnan’da silahlandırıp Fransız Üniforması giydirdikleri Ve “Lejyon Ermeniyan” adını verdikleri Ermeni askerleri getirecekleri söylentisi Türkler Üzerinde çok kötü etki yaratmış, telaş ve heyecana sebep olmuştu. Durumun İngiliz komutanlığına bildirilmesi Üzerine gerekli sıkı tertibatın alınacağı vâdedilmiş ve teminat verilmişti.

İlk saldırılar
Merkez iskelesinin doğusunda Gümrük binası bulunuyor, önündeki alana da “Gümrük meydanı” deniliyordu. (Gümrük binası yıkıldığı için burası halen meydan halindedir.) Binanın meydana bakan giriş ve denize bakan anbar kapılarının üst yanlarında taş kabartma, batı kuzey ve güney pencereleri demir parmaklıklarının üst kısmının ortasında daire içerisinde dökme “Ay Yıldız” bulunuyordu.
Ermeni gönüllüleri, iskeleye ayak basar basmaz naralar atmaya, mukaddesata küfürler savurmaya başlamışlardı. Gümrük meydanına geldiklerinde binadaki ay yıldızları görünce bir an durakladıktan sonra çıkardıkları küçük baltalarla bunlara saldırmışlar ve bir kısmını parçalamışlardı. (Gümrük binasının yıkımı sırasında bu kırık taşlardan bir kısmı kurulacak, Kuvayi Milliye Müzesine konmak üzere, Cemiyete getirilmiştir.)
1 Ocak 1919 da başlayan Fransız işgâlinin birinci günündeki bu nara ve küfürler ve bu saldırı “geçici” diye vasıflandırılmak istenen istilanın ne acı olaylara gebe olduğunu Türklere anlatmış, onların düşmana karşı duydukları hıncı tazelemişti.

Fransız işgali genişliyor
Fransızlar, bir taraftan çıkarmaya, devam ederken diğer taraftan bölgeye yayılıp yerleşiyorlardı. Kolonel (Yarbay) Rumio doğuda Urfa’ya kadar giderek buralarını işgâl altına almış, kuzeyde Pozantı ilerisindeki Akköpyü’ye karlar ilerlemişlerdi. Mersin’de Alata çayı işgâli sınırlandırıyordu.
Mersin’de alıkonulan Ermeni gönüllüleri (Gamavorlar) Taşhan, Araplar Köyüne, Hıristiyan Köyü (halen Osmaniye mahallesi) çevresile Mesudiye mahallesi kuzeyinde bulunan zeytinlikteki çadırlara, Fransız asıllı askerlerle Tunus ve Cezayirlileri de kışlaya ve Müftü mahallesindeki (halen Hamidiye Mahallesi) medreseye yerleştirmişlerdi. Askeri komutanlık karargâh ve ikametgâhı önce İngiliz uyruklu Rikards’ın evi, daha sonra İdadi Okulu-Yanık Mektep olmuştu. (Bugün her iki bina da mevcut değildir.)

İşgâlde idâri kuruluş
Fransız işgâl komutanlığı yayınladığı 19 Ocak 1919 tarihli emirname ile bölgeyi:
1 – Suriye ve Lübnan (İskenderun dahil) düşman arazii meşgulesi garp mıntıkası;
2 – Urfa – Mersin sancağı Alata çayı doğusuna kadar güneydoğu Anadolu düşman arazii meşgulesi şimal mıntıkası; diye ikiye ayırmıştı. Her iki mıntıka Başkomiser sıfatile Piko’nun yönetiminde idi. Her vilayet merkezinde (Vali görevli) bir Administiratör, sancak ve kazalarda (Mutasarrıf ve Kaymakam görevli) birer Guvernör ve bazı ilçelerde Suguvernör bulunmakta idi. Bunlar aynı zamanda bulundukları yerlerin askeri komutanları idiler. Ayrıca Çukurova’nın Adana vilayet merkezine geniş yetkilerle işgâl komutanı ve baş Administiratör olarak Kolonel Bremon atanmıştı. Osmanlı posta pullarının üzerine de (Kilikya – Cilici) damgasını sürşarj olarak vurmuşlardı.
Yukarıda sözü geçen emirname ile bu yöneticilere verilen yetkiler sonsuzdu. İngilizlerin, Osmanlı idaresine karışılmayacağı ve işgâlin yalnız asayişi sağlamaya matuf olacağı teminatına mukabil, Fransız yöneticileri sömürgeci bir zihniyetle yayınladıkları kanun hükmündeki emirname ve kararnamelerle Osmanlı idaresini gölgede bırakmışlar, bölgeyi tam bir yetki ile yönetmeye başlamış1ardı. Astıkları astık, kestikleri kestikti.
Mersin ve Tarsus’ta yönetim
Mersin’e işgâl komutanı ve Guvernör olarak Binbaşı Anfre atanmış ve idari çalışma yeri olarak hükümet konağındaki genel meclis salonuna yerleşmişti. Tercüman olarak da yanına Fransız Konsolosluğu memurlarından Mardiros Dellalyan’ı almıştı.
Mersin’in o zaman tek kazası olan Tarsus’da Ahmet Hilmi bey (Kurtuluştan sonra bir süre Mersin Valiliği yapan Hilmi Cerit merhum) Kaymakamdı. Fransız askeri komutan ve Guvernörü olarak da Yüzbaşı Kule görevli idi. Tercüman-ı Türk Muvazzaf Subayı olduğu halde düşmana sığınan Cezairli Fethi idi.
Tanışma ve oyalama
Guvernör Anfre, Mutasarrıf Galip beyden idâre âmirleri ile Mersin’de oturan çeşitli cemaatlerin mümessillerinin kendisine tanıtılmasını istemişti. Birgün öğleden Önce dâire âmirleri: Tahrirat Müdürü Salim, Muhasebeci Kambur Cemal, Defteri Hakanî (Tapu) Müdürü Lâzkiyeli Şükrü, Tahsil Müdürü Mehmet Lâtif, Nüfus Müdürü Ziya, Evkaf Müdürü Hulûsi, Ceza Mahkemesi Reisi Denizli’li Osman, Bidâyet Mahkemesi Reisi ve Kadı Tahsin, Gümrük Müdürüne vekâleten Müfettiş İhsan, Jandarma Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü ve Emniyet Komiseri Hüsnü beylerle tanıştırılmıştı.
Öğleden sonra Müftü Abdullah Sıddık efendi ile Hristiyan ve Musevi cemaatleri mümessilleri toplanmışlardı. Guvernörün konuşmalarında özellikle Türk’ün gayri cemaatlerle ilgilenmekte olduğu görülüyordu. Konuşmaları sırasında cemaatlerin fakirlerine un, şeker, çay ve kahve gibi savaş sırasında sıkıntısı çekilen yiyecek maddeleri dağıtılacağından fakirlere yardım için birer cemiyet kurmalarını, idare kurulları ile fakirlerin ad listelerinin en kısa zamanda Guvernörlüğe verilmesini istemişti. Guvernörün bu isteğine uyularak Ocak 1919 sonuna kadar listeleri verilmişti. Ancak o zaman fellah dediğimiz Eti Türkler’le Türk uyruklu Araplar’ın Türkler’den ayrı liste vermeleri dikkati çekmişti.
Guvernörün bu teklif ile bir taşla iki kuş vurmak istediği anlaşılıyordu. Fakirlere yardım gibi medeni ve insanı bir fikrin arkasında cemaatleri birbirinden ayırmak, parçalamak, aralarında rekabet ve düşmanlık doğurmak gibi bir zihniyet sırıtıyordu.

Cemiyetler ve tutumları
1 İslâm Hayır Cemiyeti: Fransızların “Türk” kelimesini işitmeye tahammülleri yoktu. Bunun için “Türk Hayır Cemiyeti” adını “Cemiyetül İslâmiyetül Hayriye” olarak değiştirmişlerdi. Bir süre sonra da “İslâm Hayır Cemiyeti” adı kabul ettirilmişti. Cemiyetin ilk yönetim kurulu değişikliklere uğradıktan sonra: Başkan Müftü Abdullah Sıddık efendi, 2. Başkan Galip Hasip bey, Guvernörlük mümessili Hacı Yakup ağazade Hacı Ömer Lütfi bey, Köyler mümessili Hıdır zade Ali efendi, üyeleri: Nüfus Müdürü Ziya, Dr. Hayri ve Hacı Yusuf ağazade Tahsin beylerdi. Toplantı yerleri Yeni Cami odası, Eski Cami İmamı Ahmet efendinin yazıhanesi ve muhtelif yerlerdi.
İslam Hayır Cemiyetini, diğer cemaatlerin kurdukları cemiyetler bir türlü çekemiyorlar ve çeşitli zorluklar çıkararak faaliyetlerini aksatmağa ve baltalamağa çalışıyorlardı. Buna rağmen cemiyet ve mensupları her türlü baltalama ve engellemelere göğüs geriyor, çalışmalarını hızlandırıyorlardı. Bu arada Jandarma Komutan vekili Yüzbaşı Haydar, Seyyar Bölük Komutanı Galip Tekin, Jandarma Kâtibi Ali Rıza, İslâm Cemiyetinden Ziya ve Doktor Hayri beylerle halktan Palancı Mahmut ağanın işbirliği ile gizli bir cemiyet daha kurulmuştu. Köylerle bağlantı sağlanmış, yoksul, şehit ve asker ailelerinin ihtiyaçları giderilmişti. Ayrıca deniz yolu ile Mersin’e gelen esirlerin iaşeleri ve yol paraları sağlanarak memleketlerine gönderiliyorlardı.
Türk gençlerini silahlandırmak için, bunların gönüllü Jandarma yazılmalarına uğraşılıyor, yerli düşmanların, düşman birliklerindeki Müslüman askerlere Türkler aleyhinde yaptıkları zehirli telkinlerin önlenmesine çalışılıyordu. Köylere yapılması muhtemel saldırılar için köylüler uyarılmış, gerekli tertibat alınmış açık-gizli iki cemiyetin işbirliği ile Toros eteklerinde Fransızlara karşı savaş hazırlıkları başlamıştı.
Bu çalışmalar sırasında düşmanların yaptıkları tazyikler, ölüm tehditleri, ev ve köylerinin basılması, memuriyetten kovma ve Kilikya sınırları dışına sürme gibi aldıkları tedbirler Türkleri yıldırmıyordu.

Bir açıklama ve bir gerçek
Tarih, gerçeklerin aynası olduğu müddetçe bir değer taşır. Onun için tarih yazanlar bu gerçeklere uymak zorunluğundadırlar. Türkler, facialarla dolu geçen düşman işgâli süresince düşmanlardan daha çok Türk uyruklu soysuzların zulüm ve hakaretlerine maruz kalmışlardır. Şüphesiz, içlerinde birçok temiz vatanseverlerin de bulunduğu cemaatler arasında Türkler’e ihanet ve hakaret eden soysuzlar da çıkmıştır. Bunları ve yarattıkları olayları olduğu gibi yazmak suretile gelecek kuşaklara bir ibret dersi vermek de tarihin ve o tarihi yazanların en önemli görevleridir. Biz de bu görevi yerine getirmeye çalışacağız.
Ancak, bugün hepsinin dürüst ve şerefli birer vatandaş olduklarına inandığımız çocuk ve torunlarının bu kişilerin yaptıklarından utanç duymamalarını temin bakımından bazı adlar üzerine durmayacağız.

1 – Milletin affına uğramış olmaları bu gibilerin üzerlerindeki kara leke ve damgayı silemeyeceği inancındayız. (Yumuktepe.com notu: Kitabın sonundaki “yanlış-doğru cetvelinde” bu maddenin silinmesi yazılı)
2 – İslâm Araplar’ın Hayır Cemiyeti: İslâm (Sünni) Araplar, kurullarının adını (Cemiyetül İslâmiyetül Arabiyettül Hayriye) koymuşlardı. Yöneticileri: Başkan: Abdullah Dehlevî, ikinci başkan: Hamit Hayfavi, Guvernörlük mümessili: Hasan Seydi, sekreter Beşir Seydavî, üyeler; Hasan Kırk, Tevfik Nephan idi. Toplantı yerleri gümrük meydanı kuzeyinde, Akdeniz otelinin olduğu sokakta bulunuyordu.
Bu cemiyet ve bazı mensupları Türk’e ihanet ve hiyanette çok ileri gitmişlerdi. Hattâ bunlar Fransızlarla yardakçıları Ermeni ve Rumlar’la işbirliği yapmışlar, Türk’e ve Bayrağına saldırmak için hiç bir fırsatı kaçırmamışlardı. Ev ve ticarethanelerine Fransız, hattâ Ermeni bayrağı asıyorlardı. Türk Bayrağını paspas yapanlar da bunlar arasından çıkmıştı.
3 – Eti Türklerin Hayır Cemiyeti: Eti Türk Kurulunun adı önce: “Cemiyetül İslamiyetül Arabiyyetül Hayriyyetül Şiiye” idi. İçlerinden bazılarının baskıları üzerine günlerce süren tartışmalardan sonra “El Arabiyye” kelimesi çıkarılmıştı. Yöneticileri: Başkan: Ahmet Hallaç, ikinci başkan: İbrahim Beddur, Guvernörlük Mümessili: Antakyalı zade Abdülhamit. Üyeleri: Cebrail zade İbrahim, Şıh Süleyman ve Cebrail zade Mehmet Ali idi.
Toplantı yerleri Bahçe Mahallesinde bir evdi.
Bu vatandaşlarımız çoğunlukla şehrin Bahçe, Cumhuriyet ve Hamidiye mahallelerinde oturmaktadırlar. Bugünkü Karaduvar mahallesi ile Karacailyas, Kazanlı ve Adanalıoğlu köyleri de bunlarla meskûn bulunmaktadır. İşgal sırasında bunlar arasından da Fransızlarla işbirliği yapan ve aleyhimizde çalışan birtakım soysuzlar çıktığı gibi içlerinde bizimle beraber savaşlara katılıp büyük fedakârlık ve yararlık gösteren ve İstiklâl Madalyasına hak kazanan vatanseverler de vardı.
4 – Birleşik Ermeni Cemiyeti : Ayrı birer yönetim kurulları bulunan Taşnak, Hınçak ve Hoybon cemiyetleri Fransızların istekleri üzerine “Ermeni Cemiyeti Müttahidesi”ni kurmuşlardı. Yöneticileri: Başkan, Manolyan, ikinci başkan: Mığırdıç Zelveyan, Guvernörlük Mümessili: Kirkor Zelveyan, üyeleri: Mardiros Dellelyan, Agop Şekerciyan ve Muhtar Saatçi Artin idi. Toplantı yerleri Ermeni kilisesinde idi.
Bu cemiyetin ayrıca çeşitli danışma, karar ve uygulama bölümleri vardı. Merkezi Mağara’da bulunmak üzere Silifke merkez ve ilçelerinde de şubeler kurmuşlar, Osmanlı ve Milli Hükümetin tutumlarını ve olayları izliyorlardı. Paris’teki Ermeni cemiyetleri genel merkezlerile de bağlantıları vardı.
Mersin Sancağı idari kuruluşlarında kontrolörleri vardı. Jandarma Taburunda kontrolör olarak Bölük ve Takım Komutanı Ermeni Yedek Subayları, Erbaş ve Erleri bulunuyordu. Emniyet teşkilatı hemen hemen ellerinde idi. Kiliseler arası ayinlerde Rumlar1a birleşmişler, Hristiyan Arapların bazılarını kendi emellerine alet etmişler ve paraca da yardımlar sağlamışlardı.
İşgal öncesi ve sonra gelen Ermenilerden bir kısmını Mersin’e yerleştirmişler, iş güç sahibi yapmışlar, diğer yerlere gideceklerin de ihtiyaçlarını sağlamışlardı. İşgalden sonra, Birinci Cihan savaşı’nda bıraktıkları binalara tekrar sahip olmuşlar, satılan ticari malların da tazminatlarını almışlardı.
Lejyon Ermeniyandaki intikamcı askerlerden bir taburunu Mersin’de bıraktırmışlardı. Bunlardan faydalanarak fedailerden meydana getirdikleri milisleri silâhlandırmışlar, şehirde ve köylerde Türkler’e saldırarak dehşet havası yaratmışlardı. Merkezi Hacın (Saimbeyli)  olmak Üzere bir Ermeni Krallığı kurmaya yeltenmişler ve Mersin teşkilatını da hazırlamışlardı. Sonuçta bütün çabaları boşa gitmiş, Ankara andlaşması sırasında hemen hepsi bölgeyi terkederek kaçmışlardır.
5 – Rum Cemiyeti: Rumlar da Fransızların isteklerine uyarak bir cemiyet kurmuşlardı. Yöneticileri: Başkan: Yusufaki Tiryakidis, ikinci başkan: Haralem Gedikoğlu, Guvernörlük mümessili: Eczacı Aslanoğlu Corci, Üyeleri: Abraham Alçıcıoğlu, Zeve oğlu Mihaildi. Toplantı yerleri kiliseydi.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgâli Üzerine Ermenilerle işbirliği yapmışlar ve çok faal duruma gelmişlerdi. Ayrıca fabrikatör Bodosaki başkanlığında Yunanlılara yardım sağlamak Üzere Dimos oğlu Nikola, kitapçı Papadüpolo, keresteci Aleko, İstik oğlu Murat ve Filipin yönettikleri ayrı bir kuruluş meydana getirmişlerdi. Fransızların milis ve emniyet teşkilatına komiser muavini olarak katılmışlardı. Ticaret mahkemesinde Ermeniler hesabına yalancı tanıklıkta bulunmuşlardı. Amerikan heyetinin gelişinde de Fransızları desteklemişlerdi. Efrenk (Arslanköy) Köyünü ve köylüleri imha için Aslanoğlu Corcinin kışkırtması ile fedai milis kuvvetleri kurdurup gönderen de Rum cemiyeti idi.
İşgal sırasında Bodosaki birçok defalar İzmir’e gitmiş, toplanan yardım paralarını Yunanlılara götürmüştü. Çukurovadan Yunan ordusuna gönüllü Rum toplamağa da çalışmış fakat bunda başarı sağlayamamıştı.
6- Hristiyan Arapların Cemiyetleri:
a) Ortodoksların kurdukları cemiyetin yöneticileri:
Anton Akil, Hanna Butros, Mihail Carcura ve Basil Dumani idi. Guvernölük Mümessili: Cemaat muhtarı terzi Tannus Faristi. (Tannus Farisin durum ve tutumu üzerinde durmak gerekiyor: İşgalin kara günlerinde öz bir Türk olarak görevini yaptığı gibi, Guvernörlükte Türk Mümessilinin bulunmadığı toplantılardaki gizli görüşmeleri, Fransızlar tarafından verilen emir ve direktifleri, diğer cemaatlerin Türkler aleyhindeki konuşmalarını Nüfus Müdürü Ziya bey kanalı ile Türk İslam Cemiyetine duyurmakta idi. Amerikan heyetinin oy yoklamasında Türkler lehinde bir kısım Hristiyanlardan oy toplayarak Türk İslam Cemiyetine vermiş, Ermenilerin, Türk kadınlarının yıkandıkları sırada büyük hamama yapmayı tasarladıkları baskını önceden haber verdiğinden bu baskın önlenmişti. İşgal süresince Türk İslam Cemiyetinin ajanı olarak çalışmıştı.
b) Marunilerin kurdukları cemiyetin, yöneticileri:
Katrancılardan Ferhat, Yusuf Şubeyr’dır. Fakat her iki cemaat mensupları arasında da tarafsız olanlar ve Türklerle iyi geçinmeye önem veren kişiler de vardı.
7- Musevi Cemiyeti: Museviler, havralarında kendi hayır cemiyetleri olduğunu iddia etmişlerse de, Fransızların ruhani işlere karışmak istemediklerini ısrarla söylemeleri üzerine esasen mevcut olan fukaraya yardım derneği yöneticileri olan Vital Sturumza, Kapeluto ve Gatenyo havrada toplanarak başkan Vital Sturumzayı aynı zamanda Guvernörlük Mümessili seçmişlerdi. Yeni bir cemiyet kurmaları hakkındaki isteği reddedilince Guvernör Mümessili çağırtmış, bu hareketlerinin kendisi ve cemaati için iyi olmayacağını bildirmişti. Amerikan heyetinin yoklamasında Türkler lehine oy kullanmışlardı. Fransız işgâl yöneticilerinin raporlarında Museviler, Türkler’in safında gösterilmiştir.
Vital Sturumuza, Mersin’e çok eskiden yerleşen Musevi ailelerindendi. Veteriner olarak Mersin Gümrük Kimyagerliğini yaptığı sırada Türk okullarında öğretmenlik yapmış, Birinci Cihan Savaşı’nda Veteriner Yüzbaşı olarak Türk Ordusunda hizmet etmiştir. Subendi savaşından sonra casuslukla suçlandırılarak bir kısım Türk aydın ve ileri gelenlerile birlikte hapsedilmişti. 41 gün tutuklu kaldıktan sonra, akrabası Adana İspanya Konsolosu Hanri Gatenyon’un teşebbüsü ile kurtulmuştur. Çetelerin şehre baskın yapacakları bahanesile Fransızların evine makineli tüfek yuvası kurma isteklerini de reddettiğinden tekrar hapsedilmişse de ayni şekilde kurtulmuştu.
8 – Kürt Yardım Cemiyeti: Fransız işgâl makamlarının sömürge politikaları Türk vatandaşları arasına ayrılık tohumları ekmek olduğundan 1919 Ağustos ayında bu vatandaşları da sıkıştırarak bir cemiyet kurmalarını sağlamışlardı. Fakat, Mersin’de kurulan “Kürt Yardım Cemiyeti” umduklarının aksi yolda çalışmıştı. Türk İslam Cemiyeti böyle bir teşekkülün muvazaalı bir şekilde kurulmasını uygun bulmuş ve bu işe Şıhman Zade Salih efendiyi memur etmişti. Kurulan bu cemiyetin Başkanlığını Hacı Baba zade Kâmil efendi üzerine almış, Salih efendi de Guvernörlük mümessili olmuştu. Üyeleri: Zülfikar ve Lokantacı Cemal efendilerdi. Türk İslam Cemiyeti ile sıkı bir işbirliği halinde çalışan bu cemiyetin Tarsus’ta kurulan” Kürt Dostluk Cemiyeti” ve İstanbulda kurulan “Kürt Taali Cemiyeti” ile hiçbir ilgisi yoktu. Türk İslam Cemiyeti üyelerinin Kuvai Milliye’ye katılmalarından sonra onların görevlerini yüklenmişler, bir ara evkâf memuru Fuat Osman, meclis başkatibi Azmi, gümrük memurlarından Belenli Musa beylerle birlikte Kızılay Cemiyeti’nin bir şubesini kurmuşlar, Türk esirlerine büyük yardımlar sağlamışlar ve kaçmalarını kolaylaştırmışlardı.

İdâri işlere karışma
İnglizlerin işgâlleri sırasında Osmanlı Hükumeti idaresine karışmamalarına mukabil, Fransız işgâl makamları bunun tam aksi bir politika izlediler. Mersin’de Guvernör Anfre, kontrolör olarak deniz Subayı Tilçer’i gümrüğe, Üsteğmen Salandır’ı belediyeye, Başçavuş Patini’yi emniyete tâyin etmiş, cemiyetler kurulduktan sonra da, kontrolör ve tercüman olarak Hapet Tulumcuyan’ı maliye ve tapuya, İskenderunlu Yedek Subay Yakupyan’ı Jandarmaya, İskender Butros’u adliyeye yerleştirmiş, Salandırı’nın tercümanlığına Fahri Merzeci’yi, Belediye Başkanlığına Ahmet Hallaç’ı, gümrük müdürlüğüne de Belenli Şefik’i, Posta Telgraf Müdürlüğüne İstepan’ı atamak suretile idare ve emniyet teşkilâtını kontrol altına almıştı.

Emniyette durum
İşgâlden önce görevinden ayrılan emniyet başkomiseri Mehmet beyin yerine komiser Hüsnü bey getirilmişti. Hüsnü bey, Guvernörün yolsuz emirlerini dinlemediği gibi kontrolör Patini’yi de görevine karıştırmadığından “idaresizlik” gerekçesile görevinden uzaklaştırılmış, emniyetin idaresi’ tamamile Patini’ye verilmişti. Bu arada komiser muavinlerinden Nazmi bey ile Yedek Subaylıktan komiser muavinliğine geçen Mersin’li Rıza (Bozkurt) Adana’dan Mersin’e nakledilmişlerse de vazifelerinde uzun zaman kalamamışlardı. Rıza Bozkurt ileride bahsedeceğimiz bir olaydan sonra İstanbul’a kaçmış, Nazmi bey çeşitli iftiralarla bir süre hapsedildikten sonra Kilikya dışına sürülmüş, komiser muavini Kâzım bey de Silifke’ye nakledilmişti. Polislerin bazıları istifaya zorlanmış, yerlerine genelev garsonu Mihail, Urfa’lı Agop ve Serkis komiser muavinliklerine, Kalıpçı, Karabet, eskici Setrak, arabacı Zeytunlu Karabet de polisliğe alınmışlardı. Siyasi şef olarak da yoğurt pazarı vurguncularından Mihail Carcura ile birtakım serseriler emniyete musallat edilmişti. Mihail Carcura ve emrindekiler ayni zamanda rüşvet vasıtası idiler. Ellerinde şehvet âleti olarak bazı kadınlar da vardı.
Guvernör Anfe, Galip beyin ayrılışından sonra Mutasarrıf vekilliğine Tahrirat Müdürü Salim bey’i tayin etmiş, kendisini bir kukla gibi kullanarak idareyi fiilen eline almıştı.

Belediyede durum
Guvernör Anfre, bütün çabalarına rağmen Belediye Başkanı İbrahim Ethem bey’i emellerine âlet edemediğinden kontrolör Salandırı’nın baskı ve müdahaleleri sonunda istifaya mecbur etmiş, yerine Ahmed Hallaç’ı, tâyin etmiş, 12 Mayıs 1920′de de arzuhalci Mahmut Raci’yi getirmişti. (Mahmut Racibey, işgâl sırasında Türklere çok faydalı olmuş ve tamamile Türk emellerine hizmet etmiştir.)
O vakitki mevzuata göre Belediye meclisinin yarı üyesi her yıl yenilenmekte olduğundan Mart 1919 ortalarında yapılan seçimde baskı kullanılarak muhtelif cemaatlerden kendi emellerine hizmet edeceklerini umdukları kişileri Belediye Meclis üyeliklerine getirmişlerdi.

İşgâl askerlerile anlaşma
İlk çıkan Hintli Müslüman askerlerle Jandarmaların “Şehadet Kelimesi” getirmek suretile nasıl anlaştıklarına yukarıda değinmiştik. Bu askerler arasında, Türkler aleyhinde propagandalar yapıldığını haber alan Türk İslam Cemiyeti ile Jandarma Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü bey karşı tedbirler almakta gecikmediler. Birici cihan savaşında İngiliz birliklerinde çavuşken Irak cephesinde 300 askerle Halil Paşa’ya sığınan Afgan asıllı Abdullah Çavuş bu işle görevlendirildi. Önce Halil Paşa’nın yanında çalışan daha sonra Jandarma Yüzbaşısı Ali Saip (Ursavaş) bey’le Adana’ya gelen Abdullah Çavuş işgâlden sonra Mersin’e gelerek gönüllü Jandarma yazılmıştı. Abdullah Çavuş’un Hintli Müslüman askerlerin bölük Komutanı Mehmet Selahittin Han ve askerlerle yaptığı temaslardan müsbet sonuçlar alındığı gibi Afgan asıllı olup çeşitli mesleklerde çalışan Türkler’in yaptıkları propagandalar da Hintli askerler üzerinde faydalı etkiler yaratmıştı.
Diğer taraftan Fransızlar’ın Tunus, Çezayir ve Faslı Müslüman askerleri arasında, Türk düşmanlarının aleyhimizde yaptıkları propagandalar da Türk İslam Cemiyetinin müdahele ve çalışmalarile önlenmişti. Fransız üniformalı Ermeni askerlerin’ (Gamavorların) mukaddesatımıza yaptıkları küfürler de bu Müslüman askerler arasında Türkler lehine etki yapıyordu. Ayrıca vatanlarından gelen mektuplarda Türklere karşı silah kullanmamalarının tavsiye edilmesi de bunları Türkler lehine kazandırıyordu. Bir Tunus’lu baba, asker oğluna yazdığı mektupta: “savaş sırasında Türkleri öldürdüğün takdirde katil olacağını, kendisi Türkler tarafından öldürülürse şehitlik mertebesine yükseleceğini” yazıyordu.
Bu askerlerle Türkler arasındaki parola: (Ene Müslim-Ente Müslim) şeklinde idi. Fransızların sömürge askerleri arasında Cezayirli bir Yüzbaşı da bulunuyordu. Fransız askeri mahkemesinde de üye olan bu Yüzbaşı mahkeme sırasında Türk’lere faydalı oluyordu.

Milis teşkilâtı
Guvernör Anfre, cemaat mümessillerini toplayarak asayiş ve emniyeti kuvvetlendirmek üzere cemaatlerden bir milis teşkilatı kuracağını, bunların maaşlı ve bekçilere yardımcı olacaklarını, cemaatlerin toplu bulundukları kendi mahallelerinde görev yapacaklarını bildirmişti. Bu teklif üzerine diğer cemaatler teşkilâta katılarak birer milis kuvveti meydana getirmişlerdi. Yalnız Türkler bunu kabul etmediler. Bu milisler şehrin muhtelif mahallelerinde geceleri vazife görüyor, gündüzleri ya kendi özel işlerinde çalışıyor veya istirahat ediyorlardı. Kendi aralarından kumandanları olduğu gibi, gündüzleri verilecek işaretle hemen toplanacak durumda idiler.

İşgalde yayın
Çukurova’yı bir sömürge haline getirme kararında oldukları anlaşılan Fransız işgâl makamları yayın yoluyla da propagandaya önem vermişler ve bu uğurda kendilerine yerli yardakçı ve şakşakçılar da bulmuşlardı.
Adanada Ali ilmi tarafından çıkarılan “Ferda” İlhami tarafından çıkarılan “Adana Postası” Ermeni komiteleri tarafından çıkarılan “Kilikya” Fransızca çıkarılan “Tan” gazeteleri tamamile Fransız emellerine hizmet ediyorlardı. Buna mukabil Ahmet Remzi (Yüreğir merhum) tarafından çıkarılan “Adana” gazetesi Türkler’in haklarını korumağa, “Tarsus” gazetesi ise tarafsız bir yayın yapmaya çalışıyordu.
İşgâl makamları Şubat 1919 ayı içinde Milli ajansın bölgede yayınlanmasını yasakladıkları gibi Osmanlı Hükümetinin 19 Ocak 1919 da kaldırdığı sansürü Ağustos 1919 da tekrar yerli basın için uygulamaya başlamışlardı. Yine bu tarihten itibaren kendi propagandalarına önem vermişler, (Adana telsiz telgrafı) adile bir ajans kurmuşlardı. Bu ajansla kendi lehlerindeki olaylarla Türkleri memnun edici haberleri yaymaya ehemmiyet veriyor, Mustafa Kemal Paşa’nın harekâtını şüpheli gösteriyor, İstanbul gazetelerinde Millî Mücadele aleyhinde çıkan yazıları halka aktarıyorlardı. Mücadele lehinde yayın yapan İstanbul gazetelerini bölgeye sokmuyor, aleyhte olanlara ise ‘büyük imkânlar sağlıyorlardı. Bu arada Ali Kemal’in, Mustafa Kemal Paşa’yı asî ilân eden başmakalesinin bulunduğu “Peyam-sabah” gazetesinden otuz bin adet satın alarak bölgeye dağıtmışlardı.
Pozantı’nın istirdadından sonra orada yayınlamağa başlanan “Yeni Adana” gatezesi ile Türkler gerçek haberleri izlemeye başlamışlardı. Bu gazete gizli ellerle işgâl altında bulunan şehir ve kasabalara da sokulmakta idi.

Türklerden ajan aranıyor
Guvernör Anfre, Mart 1919 ayı içinde Türk Yedek Subaylarını makamında tek sıra halinde toplatmıştı. Tercüman Mardiros Dellalyan’ın aracılığı ile Jandarma Subayı alınacağından kısaca kimliklerini, rütbelerini, nerede savaştıklarını soruyordu. En başta bulunan Ahmet Mithat Toroğlu’ndan itibaren her arkadaş bağlı bulunduğu cemaatin adını ekleyerek kimliklerini açıklıyordu. Subaylar kimliklerini anlatırken, Guvernörün yüzü anlatana göre değişiyordu. Bu arada siyasî durumdan söz etmiş, öğüt ve tavsiyelerde bulunmuştu. En ziyade dikkatini Ahmet Mithat Toroğlu çekmiş olmalı ki diğerlerini uğurluyarak onu alıkoymuştu. Anlaşıldığına göre Ahmet Mithat Toroğlu’nu ajanlık için uygun bulmuş olmalı ki Fransızca’yı lâyıkile öğrendiği takdirde kendisine yüksek maaşla görev yermeyi teklif etmiş, Ahmet Mithat’ın “savaştan ağır yaralı döndüm; tedavi edilmekteyim. İstediğinizi yapamıyacağım” demesi üzerine ona da yol vermişti. Bununla beraber Guvernör Anfre Türkler’den sağlayamadığı ajanları diğer cemaatlerden sağlamış ve işini yürütmüştü.

Fransızlar Jandarmaya el atıyor
Türkler’in elinde tek silahlı kuvvet olan Jandarma’ya da el atmanın zamanının geldiğine inanan Fransızlar “bölgede muhtelit jandarma teşkilâtı kuracağız” bahanesile maksatlarına hizmet etmeyen Türk Subaylarını uzaklaştırmaya, bunların yerini bölgedeki Yedek Subaylarla doldurmaya başlamışlardı. İlk tedbir olarak Kapten Lüpe’yi bölge jandarma müfettişliğine tâyin etmişler, bu suretle teşkilâtı kontrolleri altına almışlar, muhtelif cemaatlere mensup Yedek Subaylardan bazılarını da Jandarma kadrosuna mal etmişlerdi.
Buna göre; Mersin Jandarma Taburu şu şekilde kurulmuştu: Tabur Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü, Yardımcısı Yüzbaşı Haydar, Tabur Kâtibi Ali Rıza, Merkez Bölük Komutanı Üsteğmen Avni, Seyyar Bölük Komutanı Üsteğmen Galip Tekin, Takım Komutanları Yedek Subay Semrezade Emin (Dolunay merhum), Müdellil zade Cemil (Özden merhum), Antranik Papazyan, Karabet Simonyan, Süvari Takım Komutanı Başçavuş Abdülkadir, Adana Jandarma Okulunda kurs gören Başçavuş Derviş ve Hayrettin Asteğmen olarak Elvanlı Takımına verilmişlerdi.
Tarsus Bölüğü: Komutanı önce Üsteğmen Şerif, sonra Üsteğmen Nazmi, daha sonra Yüzbaşı Hilmi, Takım Komutanları Yedek Subay Hafız Mehmet Tevfik, Bedevî zade Lûtfi (Oğuzcan), Kirkor Ermenekli, Anton Mikailyan, Başçavuş Yusuf Kenan (Genç merhum), Süvari Takım Komutanı Fuat, kurs gördükten sonra Cezayir’li Fevzi idi.
Bu kadroya alınanlardan: Hafız Mehmet Tevfik, Emin Dolunay, Cemil Özden, Lütfi Oğuzcan ve Yusuf Kenan’ın kurtuluş savaşında büyük yararlıkları görülmüştür. Bir kısım erbaşlar ise temamile Fransız emellerine hizmet etmişlerdir. Bunlardan Derviş ile üç er savaş sırasında yakalanarak harp divanı kararı ile kurşuna dizilmişlerdir.

Yolculukta tehlikeler
İşgâl süresince tren kara yolculuğu Türkler için daimî bir tehlike arzediyordu. Bilhassa işgâl sınırının bittiği kuzeyde Akköprü ile Karapınar arası Pozantı’da bulunan Ermeni gamavorlarının kontrolleri altında olduğundan trenle buradan geçmek Türkler için çok tehlike’li bir hal almıştı. Askerlikten terhis edilerek memleketlerine dönen er, Assubay ve Yedek Subayların buradan geçmesi bir mesele olmuştu. Terhis edilerek memleketlerine dönen Mersinli Şeref Genç ve Fevzi Serdengeçti ile bazı Suriye’li Yedek Subayların bindikleri tren Ereğli’de durduğu zaman Jandarma Komutanı Üsteğmen Cemal bey (Bozkır isyanında Şehit dilmiştir.) kompartımanları gezerek üzerlerinde silâh bulunanların kendisine teslim etmelerini söylemiş, Türk Subayları bu isteğe uyarak silahlarını teslim ettikleri halde Suriyeli Subaylar vermemişlerdi. Pozantı’da bunlar trenden indirilmiş, silâhları ile beraber eşyaları de Ermeniler tarafından alınmıştı.
Pozantı-Karapınar arasında Ermenilerin vagonlara ateş edeceklerini haber alan bir istasyon memuru durumu Karapınar’da bulunan; İngiliz birliği komutanına telle bildirmiş, gelen Hintli bir birlik vagonları ve üzerlerini işgâl ederek muhakkak bir faciayı önlemişlerdi.
Bu arada yine bir kafile ile gelen Yüzbaşı Mustafa bey adındaki bir Türk Subayı Pozantı’da su içmek üzede indiği sırada Setrak isminde bir Ermeni tarafından güpegündüz tabanca ile öldürülmüştü.
Mersin’li Yedek Subaylardan Osman Muzaffer Koçaşoğlu da Aydındaki birliğinden terhis edilerek Mersin’e trenle döndüğü sırada Ermeni göçmenleri arasında bir vagona binmiş, Pozantı’da oldukça mühim bir tehlikeyi göçmen Ermeniler arasında bulunan bir ihtiyarın korumasile atlatmış ve binbir tehlike içinde yurduna kavuşabilmiştir.
Mısır’dan, esaretten Şam yolu ile ve trenle memleketlerine dönen Yedeksubay Fikri Mutlu, Ahmet Refik Tataroğlu, Hakkı Deniz, Ali Rıza Timurtaş ve Muhsin Yanpra da Adana’ya geldiklerinde istasyonda Ermeni askerler tarafından trenden indirilmişler ve taaruza maruz kalmışlarsa da Katar komutanı Hintli subayın müdahalesile kurtulmuşlardır.

Ermeni çeteleri faaliyete geçiyor
Birleşik Ermeni komitesi, Türk köylerine saldırmak için Mersin’de bulunan Ermenilerden Zeytun’lu Arşak Çavuş idaresinde, köyleri ve yollarını iyi bilen gezgin kalaycı Mersin’li Karabet, Sefer ve Marko kılavuzluğunda otuz kişilik bir Ermeni eşkiya çetesi hazırlamış, bunlara Fransız asker elbisesi giydirmiş, Fransız birliklerinden ve lejyon Ermeniyandan sağladıkları silah ve bombalarla donatarak harekete geçirmişti.
Bu çete, 18-19 Şubat 1919 gecesi Mersin’in batısından Silifke istikametinde ayrılmış ve geceyi bir sırtta geçirmiştir. 19 Şubat 1919 sabahı Mersin – Silifke yolunun kuzeyinden ilerlerken rastladıkları bir Rum ile İbrahim Dimyani adında birini soymuşlar, hiçbirşey söylememeleri yolunda tehdit ederek salıvermişlerdi. Seğmenli KöyÜ yakınlarına geldiklerinde ayni köyden Süleyman efendi tarafından karşılanmışlar, Süleyman efendinin nereden gelip nereye gittikleri sorusuna da: “Alata karakolunu kurmağa gidiyoruz” cevabını vermişlerdi. Süleyman efendi, bunlar arasında bulunan Karabet ve Seferi tanınmış, üzerlerinde Fransız üniforması bulunmasına rağmen kuşkulanmıştı. Köylünün bunlara karşı koyamıyacağını hesaplayan Süleyman efendi, defi belâ kabilinden bunlara aşırı saygı göstermiş, köye davet ederek kurbanlar kestirmiş, yemekler hazırlatarak ağırlamış, geceyi köyde geçirmelerini teklif etmişti. Arşak, belki de gösterilen bu saygı ve ilgiden dolayı kimseye dokunmamış, geceyi köy yakınındaki sırtlarda geçirmişti. Gece Seğmenli köyüne karşı tedbir almakla beraber Tece Köyü çevresinde de gözcüler göndermişti. Buna rağmen sabaha doğru fırsat bulan Seğmenliler çeşitli istikametten gönderdikleri habercilerle durumu Jandarma Tabur Komutanına ulaştırmışlardı.

Tece faciası
20 Şubat 1919 sabahı harekete geçen eşkiyalar yolda rastladıkları İbrahim Rabbat adında bir şahsı soymuşlar, tehdit ederek salıvermişlerdi. Tece’ye geldiklerinde bir kısım kuvvetle köyü çevirmişler, kalanlar köye saldırmışlardı. Köylerinin sarıldığı, karşı koyarlarsa yakılacağı ve halkının öldürüleceği köylülere anlatılmış, bütün köy halkı meydanda yakılan ateşin etrafında toplattırılmıştı. Bir taraftan getirilenlerin üzerlerinde, cep, kol veya parmaklarında bulunan para, yüzük, bilezik gibi, değerli eşyaları soyuluyor, diğer taraftan evlere dalan eşkiyalar sandıkları parçalayarak bulduklarını alıyorlardı. Karşı koymak veya parasını vermek istemeyenlere vahşice saldırıyorlardı. İlk olarak köyün ileri gelelerinden Molla Ahmet efendi parasının yerini söylemediği için ateşe atılarak yakıldı. Karşı koymak isteyen Bucak Müdürü Hakkı efendi’nin parmakları taş üzerine konularak dipçikle ezildi. İşleri görülen erkekler de samanlığa dolduruldu.
Bu vahşet ve facianın seyrine dayanamıyan köy sığırtmacı İlyas oğlu
Hanna:
– Bu vahşete ne Allah, ne Musa, ne de İsa razı olur, sizler vicdansız  canavarlarsınız; diyerek köy dışına fırlamış, Mersin’e doğru kaçmak istemişse de gözcüler tarafından yakalanarak öldürülmüştür. Bu sırada bu gözcülerin attıkları silah seslerini duyan köy içindeki eşkiyalar diğer köylerden yardım geldiğini sanarak evleri ateşe vermişler, köy çevresindeki arkadaşlarını da toplayarak sırtlara çekilmişler ve köyü mermi yağmuruna tutmuşlardı.
Köy halkı bir taraftan bulabildikleri çiftelerle eşkiyalara karşı koyarken diğer taraftan yanan evleri söndürmeğe uğraşıyorlardı. Mersin’e haber uçurmuşlardı. Çarpışma akşama kadar sürdü. Bu baskın sonunda Molla Mehmet, İlyas Hoca, Mehmet Alioğlu Veli, Fakı’nın Osman, Kör Abdurrahman Şehit olmuş, çoban İlyasoğlu Hanna öldürülmüştü. Bucak Müdürü İsmail Hakkı, Ali kızı Ayşe, Latif kızı Meryem, Ali kızı Teslime yaralanmışlardı. Birçokları da hafif yaralı idi. Yüzden fazla at, eşek, sığır, koyun ve keçi telef olmuştu.
Seğmenli haberciden ilk olayı ve eşkiyaların Tece çevresinde bulunduklarını öğrenen Jandarma Tabur Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü bey Yüzbaşı Haydar bey’e hazırlanmasını bildirmiş, durumu ve harekete geçeceğini haber vermek üzere Guvernör Anfre’nin yanına gitmişti.
Anfre: “Hazırlıklı olmasını, fakat kendisinin durumu inceledikten sonra hareket emrini vereceğini” bildirmiş, bu suretle jandarmanın hareketi geciktirilmişti. Mutasarrıf vekili ise karar kabiliyet ve iktidarından yoksundu.
Mersin’de olayı geç vakit haber alan Türkler sokaklara dökülmüşler, caddeleri doldurmuşlardı. Galeyan içindeydiler. İngilizler top arabaları, süvari devriyeleri ile halkı dağıtmaya çalışmışlar ve sokağa çıkma yasağı koymuşlardı. Fransızlar da kendi askerlerinin karargâh ve ikametgâhlarında tedbir almışlardı.

Takip başlıyor
22 Şubat 1919 günü şehirde hayat felce uğramıştı. Şehir içinde bir çarpışmadan korkuluyordu. Bu nedenle İngilizler aldıkları tertibatı kuvvetlendirdiler. Bir gün önce hazırlanan jandarma birliğinin harekete geçerek eşkiyayı takip ve imha etmesi için Guvernör Anfre nihayet emir verebildi. Yüzbaşı Haydar bey 25 silahlı ile Mersin Silifke yolu üzerinden Tömük istikametinde, Üsteğmen Galip Tekin bey 25 silahlı ile Karaisalı- Çavak – Emir’ler istikametinde harekete geçtiler. Türk İslam cemiyetinden Hacı Ömer ve nüfuscu Ziya bey’ler köylüleri harekete geçirmek üzere sağladıkları barut ve yuvarlak kurşunlarla Menteş – Emir’ler istikametine gittiler. İşgâl altında bulunmayan Silifke’den de on süvari kırk yaya Jandarmanın Yüzbaşı Hasan Hüsnü bey komutasında Silifke – Erdem’li istikametinde hareketi sağlandı.
Haydar bey Mezitli’den kılavuz ve Tece’den bilgi aldıktan sonra eşkiyayı Cırman sırtlarında aramağa koyuldu. Ancak, müfrezesindeki jandarmalanın çoğu Ermeni ve gayri Türk olduğundan durumları şüpheli idi. Geç vakit sırtlarda eşkiyaya rastlandı ve çarpışma başladı. Ermeni jandarmaların çarpışmaya katılmadıkları ve gayri Türklerin havaya ateş ettikleri görülüyordu. Bununla beraber silah seslerini duyan çevre köylülerinin av tüfeklerile yardıma koşmaları Haydar bey’i memnun etmişti. Bu ilk çarpışmada jandarma Gülek bucağının Kenzin köyünden Gök Ali Şehit olmuşsa da cesedi alınamamıştı.
23 Şubat 1919 sabahı Yüzbaşı Haydar bey eşkiyayı yoklamak üzere açtırdığı ateşe karşılık alamayınca kaçtıklarını anlayarak ilerlemişti. Bu sırada Şehit Ali’nin cesedi bulunmuş, fakat gözlerinin oyulduğu, kulak ve burnunun kesildiği görülmüştü.
Haydar bey eşkiyaların izi üzerinden ilerlemeğe başlamıştı. Binbaşı Hasan Zühtü bey de Bozon’da bulunan Galip bey müfrezesinin komutasını ele almış, eşkiyanın Araplar köyünde bulunan Fransız birliğindeki Ermeni gönüllülerine katılmamaları için tertibat almış, Emirler’in kuzeyinden Başnalar’a geçerek kaleye sığınan eşkiya ile çarpışmaya başlamıştı. Silah sesleri diğer müfreze ve köylülere de bir işaret olmuştu.
Eşkiyanın Başnalar kalesine ve çevresine hakim durumda olmaları sonucu fazla bir başarı elde edilmemiş ve sonunda Bahçe, mahallesinden şehre sığındıkları anlaşılarak takip durdurulmuştu. Bu son çarpışmada Çiftlik köyünden Hacı Baş oğlu Hacı Ali Çavuş ve İnsu Köyünden Halil Hoca Şehit olmuşlardı. Eşkiyadan bir Ermeninin öldürüldüğü ve kan izlerinden yaralılar olduğu anlaşılmıştı.

Yeniköy faciası
Ermeni eşkiyası gece Bahçe mahallesi Yeniköy mevkiinden Mersin’e giderken Müftü Abdullah Sıddık efendinin kardeşi Ahmet Hilmi efendinin bahçıvanı Trablusgarp asıllı Türk uyruklu bir şahsı altı kişilik ailesi efradile birlikte kasatura, süngü ve baltalarla delik deşik etmişler ve birkaçının başlarını gövdelerinden ayırmışlardır. Bu hunharca vahşetin Mersin’de duyulması halkın heyecan ve galeyanını son derece artırmış, buna karşılık işgâl makamları da daha sıkı tedbirlere başvurmuşlardır.
Jandarma Tabur Komutanı Binbaşı Hasan Zühtü Bey, Emniyet Kontrolörü Başçavuş Patini ve Hükûmet Doktoru Recepyan’dan kurulu heyetin cesetler üzerinde yaptıkları incelemede Doktor Recepyan bunların hepsinin balta ile öldürüldüklerinde ısrar etmiş, komutan ve komiserin kasatura yaralarını göstermelerine rağmen adi suç sayılarak cesetlerin gömülmesine izin verilmiştir. Neticede Trablusgarp’lı Abdullah adında biri yakalanmış, aylarca askeri mahkemelerde yargılanmış, Beyrut Yüksek Askeri mahkemesine sevkedilmiş ise de sonucunun ne olduğu öğrenilememiştir.
Cenazelerin gömülmesi büyük gösterilerle yapılmıştır. Bu olaylar Türkler’i büyük ölçüde uyarmış, şehir ve köylerde uyanık bulunmayı ve tedbir almayı sağlamıştır.
Cenazelerin kaldırılışı sırasında fevkalâde galeyan içinde bulunan halk ve köylerden gelenler Guvernör Anfre’nin ikametgâhı olan İngiliz uyruklu Vilyam Rikardsın evi önünde toplanarak arabalara konan cenazeleri bizzat takip etmesi için Guvernör Anfre’yi sıkıştırmışlardı. Fakat Anfre, halkın galeyanından çekinerek balkona dahi çıkamamıştı.

Askeri mahkemeler ve yetkileri
Fransızlar, Osmanlı idaresinin işlerine karışılmayacağı hakkında verdikleri teminata ve Mondros ateşkes antlaşmasına aykırı olarak Osmanlı kanunlarını bir tarafa itip çıkardıkları kararnamelerie güney bölgesini yönetmeye kalkıştılar. Bu arada çıkardıkları “Hükkam ve mehakimi askeriye ihdas ve teşkiline ait kararname” ile Adana, Mersin, Cebelibereket (Osmaniye) ve Kozan Guvernörlerine askeri hakim sıfatile Ordunun güven ve menfaatlarını bozan ve askeri memurlar tarafından yapılacak ilân ve kararlara uymayan siviller hakkında altı ay hapis ve ikiyüz lirayı geçmemek üzere kesin para cezası kesmek yetkisi verildiği gibi daha ağır cezayı gerektirecek suçlar için de üç Yüzbaşıdan kurulu askeri mahkemeler teşkil ettiler. Bu mahkemelere ise bir yıl hapis ve beşyüz liraya kadar kesin para cezası kesmek yetkisi verildiği gibi baş Administiratör vasıtasile Baş Komutanlığın tasdiki şartına bağlı olmak üzere beş sene hapis ve beşyüz lirayı tecavüz eden cezalarla idam hükmü vermek yetkisi tanıdılar. Bu kararnameye uyularak bölgedeki birçok Türk vatandaşlarını uydurma suçlar ve karakuşî hükümlerle cezalandırmağa başladılar.
Bu arada ailesi efradile birlikte vapurla İstanbul’a gitmekte olan Der’a Mutasarrıfı Kemal bey, vapurda bulunan Ermeni göçmenlerin ihbarı üzerine karaya çıkarılarak tutuklandı. Otele inen Kemal Bey’in eşi Türk İslam Cemiyeti tarafından Şıhmanzâde Salih Efendinin evine yerleştirilmiş ve Kemal Bey’in işi ile de Cemiyet yakından ilgilenmiştir. Üç ay tutuklu kaldıktan sonra sorgusu yapılan ve Türk mahkemesine verilen Kemal Bey, Fransız ve Ermenilerin suç yükleme çabalarına rağmen Der’a’da yaptırılan tahkikat neticesinde, Ermenilerin sürülme veya öldürülmelerile bir ilgisi olmadığı anlaşılarak iki ay daha tutuklu kaldıktan sonra beraat ederek İstanbul’a İslâm Cemiyeti tarafından gönderilmiştir.

Vatanseverler cezalandırılıyor
Fransız işgâl makamları vatansever olarak tanınan bazı kişileri diğer vatanseverlere ibret olmak üzere çeşitli surette cezalandırmak ve bir kısmını Kilikya sınırları dışına sürmek gibi hareketlerle Türkler’i sindirmek ve dolayısiyle Türk milli varlığını susturmak istiyor. Bu yolda her türlü çare ve vasıtalara baş vuruyorlardı. Bu arada, Tarsus’lu Avukat Hamit (Yazgan) efendi beş yıl süre ile Kilikya dışı edilmiş, gizli cemiyet teşkili ve bazı şahıslara süikast tertip ettikleri bahanesile Sadık Paşa zade Necmettin, Şadi (Eliyeşil) Ziya bey zade Muvaffak Uygur, Öğretmen İsmet (Yahşi), Öğretmen Faik efendi zade Mahir (Okçu), maliye kâtiplerinden Nazım (İlteray) tutuklanarak Adana askerî mahkemesine gönderilmiş ve onaltışar gün tutuklu kaldıktan sonra Necmettin, Şadi ve İsmet bey’ler beşer yıl, Muvaffak bey iki yıl süre ile Kilikya dışı edilmişlerdir. Firarda bulunan Halim bey zade Salih (Güreş) ve Ahmet Can (Ramazanoğlu) onar yıl kalebentliğe mahkûm edilmişlerdi. Mahir ve Nazım beylerse serbest bırakılmıştır.
Mersin’de de çeşitli bahanelerle Türkler’den hapsedilenler vardı. Bu cümleden olmak üzere Galip Hasip bey, Kadı Tahsin bey, Hoca zade Ahmed efendi, pasaportçu  diye anılan telgraf memuru Osman (Emrealp), Yedek Subaylardan Asım (Güler) ve Ali Selahattin (Akyar) Buluklu’lu Hamit, daha bir çok vatansever Türkler bir süre hapsedilmek suretile cezalandırılmışlardır.

Bir rozet olayı
Birinci Cihan Savaşı başında “Cihadı ekber” ilân edilmiş, bir tarafında Şeyhilislâmın bütün Müslümanlara savaşa katılmalarının farz olduğuna dâir fetvası, diğer tarafında Başkomutan vekili Enver Paşa’nın beyannamesi ve her ikisi üzerinde ayyıldızlı çapraz al ve yeşil bayraklar bulunan bildiriler bastırılarak her tarafa yayılmıştı. Bu çifte bayraklar rozet halinde yapılarak satılıyordu.
Hintli İngiliz ve Afrikalı Fransız Müslüman askerleri bunları aktarlarda her nasılsa görmüşler ve kapışarak satın almağa başlamışlardı. Tuhafiyeci Harput’lu Mustafa efendi de vitrinine bunlardan koymuştu. Bunu gören kunduracı bir Rum polis Karabet’e haber vermiş, Karabet’in kışkırttığı Ermeni askerleri de dükkâna saldırarak vitrini kırmışlar, rozetleri tepelemişler ve Mustafa efendi’yi dövmeye başlamışlardı. Biriken halkın müdahalesi ile Mustafa efendi kurtarılmış ve emniyete götürülmüştü.
Türk Bayrağı rozetlerini satmakla suçlandırılan Mustafa efendi’nin ifadesi alınmış ve yargılanmak üzere askeri mahkemeye verilmişti. Ancak, bu gibi şeyleri satmayı önleyen bir kanun bulunmadığından bir daha satmaması tenbih edilerek bırakılmıştı. Bununla beraber, bütün aktar ve tuhafiyeci dükkânlarında rozet satışı gizli olarak sürdürülmüştü.

Hükûmet konağına bayrak çekilmek isteniyor
Tahrirat Müdürü Salim bey Mutasarrıf vekili olunca yerine Adana’dan gayet iyi Fransızca bildiği için “Monşer” diye anılan Süleyman bey getirilmişti. Fakat vatansever bir zat olan Süleyman bey ne Anfre ile ne de Salim bey’le anlaşamamıştı. Salim bey, Türkler aleyhindeki tekliflerde Süleyman bey’i Anfre ile karşılaştırarak bir maşa gibi kullanmak istiyordu. Anfre hükümet konağına Fransız bayrağı çektirmek kararında idi. Önce nabız yoklamak ve bunun Türkler üzerindeki etkisini anlamak için bayrak çekileceğini söylenti halinde yaymıştı. Bunu duyan dâire amirleri ve Türk İslâm Cemiyeti yöneticileri bunun önlenmesini Mutasarrıf vekilinden istemişlerse de Salim bey, iyi Fransızca bildiği için bu işin Süleyman bey tarafından yapılmasını istemişti.
Süleyman bey’in: «Kendisinin Osmanlı hükumetinin mümessili olduğunu ve bu görevin de kendisine düştüğünü, eğer Guvernör’ün tercümanına güveni yoksa tercümeyi kendisinin yapacağını” söylemesine rağmen Salim bey korkaklık göstermiş, Süleyman bey bu vazifeyi benimseyerek Guvernöre çıkmış:
– Bu olaydan dolayı Türkler ayaklanırsa sorumlusu sizsiniz; size ağıra malolur. Şeklinde sert tartışmalarda bulunmuş, Türk mümessili Hacı Ömer bey de:
– Fransızların Mersin’de misafir olduklarını, hükûmet konağına Türk Bayrağının çekilmemesine ses çıkarmıyorlarsa bunun asayişi bozmamak için olduğunu, yoksa Türkler’in Bayrakları uğruna kanlarını son damlasına kadar akıtmaktan kaçınmayacaklarını sert bir dille söylemiş, Anfre “sonra görüşürüz” diye Hacı Ömer bey ‘i savmıştı.
Bu arada Türk İslâm Cemiyeti tercüman Rüştü vasıtasile İngiliz işgâl Kuvvetleri Komutanına başvurmuş, neticede Guvernör Anfre’den konağa bayrak çekilmemesi vâdi alınmıştı. Hükûmet konağına Fransız bayrağını çekemiyen Anfre, buna mukabil kendi makamı olan Genel Meclis salonunun güney penceresi önüne Fransız bayrağı çekmeye başlamıştı. Türk memurları Fransız bayrağı altından geçmemek için hükûmet konağına kuzeydeki kapıdan girmeye başlamışlardı. Bunu gören Guvernör, Mutasarrıf vekiline önlenmesini emretmiş, Salim bey de, “bu işi Tahrirat Müdürü Süleyman bey sağlayacaktır” diye yine Süleyman bey’i öne sürmüştü. Guvernör tarafından çağrılan Süleyman bey bu isteği reddetmiş, Guvernör’ün “ ya geçmeyi sağlayacaksın veya istifa edeceksin yahut seni bir kararname ile Kilikya dışı edeceğim” demesi üzerine Süleyman bey bir gece Mersin’den ayrılmış, yerine Adana’dan Ragıp bey gönderilmişti.………….KİTABIN DEVAMI İÇİN BU SATIRI TIKLAYIN……………..

Biyografik Bilgi

scroll to top