MERSİN DEVLET HASTANESİ 2/6 –

MERSİN-DEVL.-HAST.-122.jpg

Kitabın baş tarafına ulaşmak için bu satırı tıklayınız……………………………………………………. 

SAĞLIKLA İLGİLİ İLK BİLGİLER
19. yüzyıl sonralarına kadar Mersin’de bir sağlık kuruluşuna rastlayamıyoruz. Yalnız bir Ermeni doktorla, bir konsoloslukta ayakta tedavi yapılabiliyor. 1900 yıllarında Mersin ve çevresinde inceleme yapan Dr. Shaffer adlı bir hekim, Cilicie isimli eserinde “Mersin’de birçok Avrupalı ile tanıştım ki, bunlar senenin her mevsiminde sıtmadan muzdariptir,” diye yazmış. Kendisinin de Mersin’de kaldığı sürece cibinlikle yattığını ifade etmiştir. Görülüyor ki, Mersin’de sıtma çok yaygındır, bunun yanında diğer hastalıklar da vardır.
Av. H. Şinasi Develi araştırma kitaplarında, 1900 yılına kadar Mersin’de bir Hastane olmadığını yazar.
1891 yılı Belediye kadrosunda keza tabip kadrosu var, fakat doktorluk münhal. 1892 yılında “karantina” hizmeti veren bir kurum ve doktoru vardır. Muhtemelen Fransız Konsolosluğu’na bağlı bir poliklinikte bir Ermeni doktor, hasta muayene edip “ayakta” tedavi etmektedir. Yıl 1893. Bu kişi o güne ait kentin sağlık bilgilerinde adı geçen Dr. Amedia olmalıdır. Mersin Belediyesi’nin 1892 tarihinde hekimi bulunuyor. Burada salise rütbesinde Dr, Dimitraki Efendi’nin adı geçer.
1896 yılında Kolera Salgını nedeniyle müfettiş olarak ekibiyle Tarsus’a gelen Dr. Şerafettin Mağmumi gezi anılarında şunları anlatır: “Kaymakam Ziya Bey’in kendi gayretleriyle yapılmış bir Gariban Hastanesi var ki, bahçe içinde büyük bir bina ve 50 yatağı var. Bu hastane yörenin ilk ve tek önemli hastanesiydi. Ancak geçici oluşturulmuş bir sağlık kurumuydu”. Yine bir Ermeni doktor, Dr. Malis Tarsus’ta hasta bakmaktadır.
Çevredeki diğer ilçelerde de durum aynı, yani bir sağlık kurumu yoktur. Silifke göreceli olarak daha iyi durumdadır.
Şinasi Develi’nin Eski Mersin’de Yaşam ve Dünden Bugüne Mersin kitaplarından alıntılar:
1825 yılında, bölgede veba salgını yaşanmıştı. Bu tarihte Kilikya’da seyahat eden Fransız Labord, hastalığın derecesini belirtmek için şöyle yazmıştı.
Tarsus’ta 800 haneli bir köy imamının İbrahim Paşa’ya gidip; “Köydekilerin hepsi öldü, tek ben kaldım, anahtarı buyurun Paşa Hazretleri” diyerek, köyün camisinin anahtarını teslim ettiği anlatılır. Mersin’de tıbbi anlamda ilk hasta kabul ve bakımı 1892 de başlamıştı. Rus Konsolosluğunda gayrimüslim bir doktorun poliklinik yaptığı biliniyor. Aynı yıllarda liman, yakınından gelen “şüpheli” hastalar sürekli olmasa da Dr. Dominico tarafından izlenmektedir. (Bu bir tür karantina olmalı.) Yine bu yıllarda Mersin Belediyesi’ne bağlı sağlık servisi kurulmuştur. Ama düzenli bir doktor sağlanamadığından kurumsallaşamamış işletilememiştir.
Şinasi Develi şöyle anlatıyor: “1893 yılında ‘Kolera salgını’ yaşanmıştı; ben bu olayı babamdan dinlemiştim. Kendisine Mersin’den Tarsus’a giderken; ‘Karantina var gidemezsin’, demişler. O da Sarıibrahimli Köyü’ndeki akrabalarının yanına gidip, karantinanın kalkmasını beklemiş.

* Cenap Sahabettin - Yazar, edip (1870-1934) Askeri Tıbbiyeden mezun olmuş, 1903 yılında Avrupa'dan dönünce Mersin'de karantina hekimliği görevinde bulunmuştur.

* Cenap Sahabettin – Yazar, edip (1870-1934) Askeri Tıbbiyeden mezun olmuş, 1903 yılında Avrupa’dan dönünce Mersin’de karantina hekimliği görevinde bulunmuştur.

1903 yılında bir askeri hekim, Doktor Binbaşı Cenap Sahabettin* Bey ‘in adına rastlıyoruz. Yukarıda anıldığı gibi, aynı tarihte Mersin Belediyesi’nin “tabip” kadrosu mevcuttur. Salise (Binbaşı) rütbesinde Dr. Mehmet Cumali Efendi ve Dr. Dimitraki Efendi adlarında hekimler var. Fakat yine bir “kurum” yok.
1903 yılındaki resmi kayıtlarda, Tarsus’ta “Gureba Hastanesi” adında (Gariban Hastanesi mi?) bir Hastanenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu kayıtta, Hastane’nin Ahmet Hayri Efendi adlı bir memuru, Hasan Efendi adlı bir kâtibi ve iki de hademesi var. Ancak kadrolu bir doktor adı yok. Tarsus’ta, bu tarihlerde Dr. Malis adında bir Ermeni doktorun adı geçiyor.

MERSİN MODERN BİR HASTANE BİNASINA KAVUŞUYOR
1907 yılında Belediye Başkanı olan Hamit Hayfavi’nin girişimleriyle başlayan çalışmalar arsa teminine yönelir. Şinasi Develi’ye göre “kırıkların (ya da 40’ların) Hasan’nın yeri” olarak bilinen Hastane’nin inşa edileceği arsanın sorunu Bekirde Köyü’nden Yakup Ağa’nın oğlu, Kuvayi Milliyeci Hacı Bey tarafından çözümlenmiştir.
Temmuz 1908 tarihinde Millet Hastanesi adı verilen 40 yataklı modern bir Hastane binası hizmete girmiş oluyordu.

Binanın arkadan görünüşü

Binanın arkadan görünüşü


Hamit Hayfavi’nin ardından Mersin’e Hacı Bey Belediye Başkanı olmuş, beş dönümlük bir alanı daha hastaneye tahsis etmiştir. Hastane’nin ilk bağışçılarından birisi de Mersin için hemen her yerde adı geçen Konstantin Mavromati’dir. Belediye’nin de mali katkısı temin edilince 1907 yılında Hastane inşaatı başlatılmış, Hamit Hayfavi’nin ve Mersin halkının yardımları ile inşaat tamamlanmıştır.
İkinci Meşrutiyet’in ilânı sıralarında, Temmuz 1908 tarihinde 500 altın lira sarf edilmek suretiyle bina tamamlanıp hizmete açılmıştır. Böylece 1908 yılında ilk defa Millet Hastanesi adı verilen 40 yataklı modern bir Hastane binası hizmete girmiştir. İki katlı binanın depo vs gibi işlerde kullanılan bir de yarı bodrum katı olduğunu görüyoruz.

Hayrettin Ergun’dan sağlanan arşiv kartpostallarına göre, bu yapının günümüze geldiğini saptayabiliyoruz. Pencere söveleri, baca şapkaları, balkonlar vs bu sonuca varmamızı kolaylaştırıyor.

Mersin Memleket Hastanesi 1910 yılında inşa edildiği durum ile ve 1998'de Kadın doğum Servisi olarak hizmet ettiği zamana ilişkin iki fotograf.

Mersin Memleket Hastanesi 1910 yılında inşa edildiği durum ile ve 1998’de Kadın doğum Servisi olarak hizmet ettiği zamana ilişkin iki fotograf.

 

MERSİN DEVL. HAST. 127MERSİN DEVL. HAST. 126

1908 – 2009
Şinasi Develi’nin 1910 yılında Mersin Memleket Hastanesi fotoğrafını referans kabul edersek, Mersin Devlet Hastanesi 100 yaşında bir binaya sahiptir. Bu kültür varlıklarını koruma adına önemli bir değer olarak görülür.
Şimdi İdari Bina olarak kullanılıyor.
Yanda ve aşağıda İlk çekilen ve yakın geçmişe ait iki fotoğrafı karşılaştırabiliriz.
Bu yıllarda Adana ve çevresinde meydana gelen Ermeni olaylarında yaralanan bazı vatandaşların tedavileri burada yapılmıştır. Bu sırada Hastane’de tedavi gören bir Avusturyalı, memnuniyetinin ifadesi olarak Hastane’ye 100 altın lira bağışta bulunuyor ve bu para ile Hastane’nin çevre duvarları örülüyor. Duvarın demir kapısını da Hacı Bey kendisi yaptırıp armağan ediyor.

Bugün Karayollarının bulunduğu alanı dahi içine alan geniş bölge, eşim Dr. Ayşe Vural’ın babası, Ali Barut’un anlatımlarında; civardaki Türkmen kökenli köylü gençlerinin yarıştığı “cirit alanı” idi. (S.V.)

FRANSIZ İŞGALİ
27.11.1918 günü sabahı İngilizler Mersin’i işgale başladılar. 17 Aralıkta Fransızlar işgali tamamladılar. 3 Ocak 1922 Salı günü Mersin Türk askerine teslim edildi.
Fransızların Mersin’i işgalinde, 1 Aralık 1919 tarihinde Mersin İdadisi Fransız Askeri Hastanesi’ne dönüştürüldü. Bu binayı da Konstantin Mavromati yaptırmıştı. (Şimdiki Kayatepe İlköğretim Okulu)
Ancak bir Taşhan kartpostalında “Fransız Hastanesi” yazısı dikkat çekicidir. Taşhan’ın üst katında daha önce tesis edilen Maarif Oteli, işgal sırasında bir Hastane’ye dönüştürülmüş olmalıdır.
Bu dönemde, “Millet Hastanesi” adı, “Belediye Hastanesi” olarak değiştirilmişti.
20 Haziran 1920 yılında Gözne Kasabası bir süre ilçe merkezi olduğunda, yaralı Türk askerlerinin tedavilerinin yapılabilmesi için orada, günümüze gelemeyen 10 yataklı bir Hastane kurulmuştu.
Cumhuriyetten önce ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında sağlık hizmetleri Hıristiyan ve Arap hekim ve eczacılarla karşılanan ilde daha sonraki yıllarda bu durum yavaş yavaş değişmişti.

MERSİN DEVL. HAST. 129

” BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ – M.KEMAL ATATÜRK
MERSİN DEVL. HAST. 130

CUMHURİYET DONEMİ
HASTANEMİZE DOĞRU
1924 Millet Hastanesi
1924 yılında Mersin Vilayeti kurulur. Mersin ilk Vilayet olduğunda Hilmi Cerit Vali atanır.
Bazı kayıtlarda “Belediye Hastanesi” olarak anılsa da, halkın ortak söylemi olan “Millet” kavramı oluşur. “Millet Bahçesi” gibi, “Millet Hastanesi”.
1923 yılında Hastaneye (Emraz-ı Zühreviye) Zührevi hastalıklar pavyonu ilave edilir. 1924 yılında Hastane’nin başhekimi Dr. Abdullah (Ersoy) Bey, Operatörü Dr. Mahmut Ragıp (Develi) Bey ve Göz Hekimi, Tarsus Hastanesi’nde de görev yapan Dr. Muhtar (Berker) Bey’dir.
1925-27 Vali Fahri Bey, 1927 – 30 yılları arasında Vali Ali Rıza Ceylan’dır. Bu dönemde kentte bayındırlık işleri başlatılır. İlk asfaltlama Hastane Caddesi’nde başlar.

1929 tarihli Yeni Mersin Gazetesinden.

1929 tarihli Yeni Mersin Gazetesinden.

Dr. ZİYA BEY İstanbul Tıp Fakültesi’nden diplomalı Dahili hastalıklar mütehassısı Dr. Ziya Bey salı günleri hastalarını ücretsiz muayene eder.

MERSİN DEVL. HAST. 134

NECATİ TÜTÜNER ANLATIYOR
1924 yılında mübadele ile Girit’ten gelerek Mersin’e yerleşen ailelerin arasında; Sayın Necati Tütüner, dört yaşından itibaren Mersin’de yaşadıklarından anımsadıklarını bizlerle paylaştı:
Bir dispanser kurma düşüncesi, Belediye Başkanı Mithat Tor oğlu zamanında gerçekleşti. Binanın yapımını, ilk hekimlerinden Dr. Hayri Cemal (Toluner)fin babası Kayserili Nakkaş Cemal Bey üstlenmişti.
Çok güzel desenler çizebilen, yetkin bir kişi idi. Belediye Dispanserinin ilk doktorları Dr. Hayri (Toluner) ve Dr. Şükrü Bey birlikte çalışmışlardı. Hastane çevresinde ağaçlıklı tarlalar ve portakal bahçeleri vardı.
Hastane çevresindeki bahçeler Giritli bir muhacir olan Ömer Efendi’ye aitti. Hastanenin genişleme çalışmalarında bir bahçesi daha istimlâk ediliyor, Ömer Efendi ise yakınıyordu:
– Bir garip muhacirin yeri iki defa istimlâk edilmez ki!…
İlk mektep yıllarımızda öğretmenimiz bir gün Hastaneyi tanımak üzere gezi yaptırdı. Sağa sola bakıp ilerlerken gözümüze bir bölüm tabelası ilişti. Burada “Sari Hastalıklar” yazılıydı. “Öğretmenim” dedik, “hastalıklar renklerine göre mi ayrılır?”. Hafif bir gülümseme ile orasının bulaşıcı hastalıklara ait olduğunu anlatmıştı…
1932 yılında (bazı kaynaklarda 1930) Hastane’ye Verem Pavyonu inşa edilerek ekleniyor. Bunun giderini Özel İdare karşılıyor. Gerekli tıbbi cihaz Veremle Mücadele Cemiyeti (Verem Savaş Derneği)’nden temin ediliyor. Yani röntgen cihazı da sağlanıyor.

ŞİNASİ DEVELİ’NİN ESKİ MERSİN’DE YAŞAM KİTABINDAN ALINTILAR
MERSİN HALKININ ÜÇ DERDİ : VEREM – SITMA – TRAHOM

VEREM
Mersin’de sıkça rastlanan bir olay vardı. Bazı evlerin kapısında sarı bir kâğıt görürdünüz. Kâğıtta ” Bu evde sâri hastalık var” yazılıdır. Bu her bulaşıcı için konulsa da, en çok verem için konurdu. Halk arasında ince hastalık olarak tanımlanırdı.
Hepimizin uzak yakın akrabasında veremli bulunurdu.
Hastalara bol bol gıda, açık hava tavsiye edilir; kuvvet iğneleri yapılır, kalsiyum hapları verilirdi. Veremli arkadaşlara daha çok hangi yemeklerin tavsiye edildiğini de bilirdik. Ciğer, dalak, içerisinde çiğ et bulunan çiğ köfte tavsiye edilenlerin başında gelirdi. Benim bir dostum, üçüncü devrede veremden kurtulduğunu söylerdi.
Bir süre bu dostumla birlikte Mersin’in meşhur ciğercisi Sait Ustada sabah erken şişte pişmiş ciğer kebabı yiyorduk. Ondan sonra, Tatlıcı Ali Aktuğ’da künefe ve su.
Devlet veremle iyi mücadele veriyordu. “Veremle Savaş Dernekleri”, Devletin büyük katkısıyla yararlı olmaya çalışıyordu.
Mersin Memleket Hastanesi’nde Verem Pavyonu açıldı. Veremlilerin iyi olmasının yanında, hastalığın başkalarına sirayeti önlenmiş oluyordu.

Hastane Caddesinin batısındaki Havuzlar Caddes

Hastane Caddesinin batısındaki Havuzlar Caddes

SITMA
Bazı istatistikler, Mersin’de sıtmanın Türkiye ortalamasının 11 katı olduğunu belirtiyormuş.
Sıtma, Mersin’in sahil köyleri ile Bahçe Mahallesi ve buraya yakın yerlerde salgın halindeydi. Bahçe insanının işi daha çok sebzecilik ve hayvancılık olduğu için, buraları sinek üremesine müsait yerlerdi. Sahil köylerinde çeltik ekimi yapılıyordu. Bataklıklar vardı. Bu bölümlere gidince, rengi sarı, karnı şiş çocuklara sık sık rastlamak mümkündü.
Halk nedense sıtmaya kötü bir hastalık olarak bakmazdı. Mersin Sıtma ile Mücadele Doktoru olan Fahrettin Aykan bu görüşü şöyle belirtiyor:
-“Evde, aile efradından birisi hastalanarak ateşi birkaç gün devam etse, bütün aile halkı telaş gösterir. Doktor sıtma teşhisi koyunca, adeta herkesin yüzü güler; çok şükür sıtmaymış,” diye yazıyor ve ekliyor: -“Sıtma deyip geçmeyelim, Askeri İstatistikler gösteriyor ki, Harbi Umumi’de 412000 askerimiz sıtmaya yakalanmış, bunlardan 21 000 kişisi (Dikkat buyurun düşman kurşunu ile değil), sıtmadan ölmüştür”MERSİN DEVL. HAST. 136
İlacı kinindi. Bulunmadığı zamanlarda Ataberin diye bir hap verirlerdi. Ancak bu vücudu sararttığı için, pek içilmek istenmezdi. Devlet, sıtma ile etkin mücadele veriyordu. Hastalara kinin bedava verilirdi. Yalnız 1932 yılında 18844 kişiye bedava kinin verilmiş 1940 yılında Mersin ve köylerinde hastalar için 198 kilo kinin dağıtıldığını, yine Dr. Fahrettin Bey’in bir yazısından öğreniyoruz.
Hasta olmayanlar için kinin eczaneden değil, Ziraat Bankası’ndan alınırdı. 16 kuruşa küçük kutularda alırdık. Eczanelerin bu ucuz kinini ilaçlarda kullanmaması için, Ziraat Bankası’ndan aldığımız kinin, beyaz değil mavi renkliydi.
1933 ve 1934 yıllarında, yaz aylarında ben eczanede çalışmıştım. Mersin’deki Dr. İsmail Kamil Bey, sıtma uzmanı diye bilinirdi ve biz en çok onun reçetelerini yapardık. Hâlâ yazdığı ilaç hatırımdadır: Koloridrat De Kinin ve Bi Karbonat De Sud.
Bunlar havanda karıştırılır, kaşe denilen içme kabına konulur. Kutu içerisinde hastaya verilirdi. Kamil Bey’in reçetesi gelince sevinirdik. Çünkü ilaç karışımı az, iş kolaydı.
Sıtmadan çok kişi ölür müydü? Bilmiyorum. Ama sıtmalı kişi ölünceye kadar sapsarı bir yüz, dalağı ve karnı şiş, sürünürdü.

TRAHOM
Yıl 1931, Tarla Mektebi’nde dördüncü sınıfta okuyordum. Bir gün sıraya dizdiler. Bir doktor gözlerimizi muayene etti, bir kısmımızı ayırdılar. Trahomlu imişiz ve trahomlular ayrı okulda okuyacakmış. Beşinci sınıfta okulumuz değiştirildi. Soğuksu Caddesi’nde Yahudi Havrası’nın bitişiğinde, “Küçük İlk Mektep” adı ile o yıl açılan bir başka okula tecrit edildik.
Trahom’a Akdeniz Hastalığı da denirdi. Mersin, Tarsus ve Adana’da salgındı. Tedavi parasızdı. Mersin Hastanesi’ndeki tek göz doktoru yetmediği için, Tarsus’tan bir göz doktoru haftada bir gün Mersin’e geliyordu. 29.11.1929 günü “Yeni Mersin Gazetesi”, Göz Doktoru Akif Bey’in pazar günleri, saat 10-12 arası Mersin Hastanesi’nde göz muayene, tedavi ve ameliyatı yapacağını halka duyuruyordu. Tıbbi tedavinin yanında “kocakarı” ilaçları da geçerliydi.
Halk arasında “Sulfata Çinko” olarak anılan “Sulfate De Zinc” denilen damlayı sabah, akşam damlatırdık. Her gün iki defa da “Borax,” d Asit Borikli su ile banyo yapardık.

1930'lu  yıllarda Süslü Çeşme. Sol taraf Havuzlar Caddesi, Sağındaki yol bugün Hastane Caddesi.

1930’lu yıllarda Süslü Çeşme. Sol taraf Havuzlar Caddesi, Sağındaki yol bugün Hastane Caddesi.

Belediye Başkanı Mithat Toroğlu döneminde, 1928 yılında Hastane (Kuvayı Milliye) Caddesinin, Lenz Şirketi tarafından asfalt kaplaması yapıldı. (Mersin’de ilk asfalt.) Yöreye daha bol içme suyu temin etmek için hastanenin güneyinde yapılan sondaj çalışmaları sonunda çıkan suyun, içmeye uygun olmaması üzerine çalışmalara son verilmişti. Bu amaçla yapılan “Süslü Çeşme” Kuru Çeşme adını alır.
Sondaj için yapılan artezyen kulesi ise, canavar düdüğü takılarak bugünkü Merkez Bankası’nın önündeki parkta yıllarca İtfaiye Kulesi olarak hizmet görmüştür.

1934 MEMLEKET HASTANESİ
1932 yılında Verem Pavyonu eklenmiştir. 1934 yılında Hastane üç servisle hizmet vermektedir.
Göz Hekimi Dr. Ahmet Muhtar Berker’in bulunduğu “Millet Hastanesi”, bu tarihten itibaren ”Memleket Hastanesi” adını alır. İlk kez tüm öğrenciler sağlık taramasından geçirilir. Göz hekimi Dr. Ahmet Muhtar Berker’in ‘Gözlerimizi nasıl koruyalım’ adlı bir kitabı yayımlanır. 1940’lı yılların başında Hastane Caddesi
1932 – 1934 yıllan arasında Vali M. Faik Üstün, 1934 -1935 yıllarında ise Vali H. Haydar Berksun’dur.

1940'lu yılların başında Hastane Caddesi

1940’lu yılların başında Hastane Caddesi

1938 yılında Hastaneye Kadın Hastalıkları pavyonu eklenmiştir. Bu tarihte Hastane 50 yataklıdır. Dahiliye, Kadın – Doğum, KBB, Cerrahi, Bakteriyoloji ve Göz servislerinde daimi doktor bulunmaktadır.
1940 tarihli bir yayında, 1939 yılında Memleket Hastanesi’nde 11825 poliklinik yapıldığı, 1546 kişinin yatarak tedavi gördüğü belirtilmiştir.
Ekim 1946 tarihli Yeni Mersin Gazetesindeki yazı, belki de yeni bir dönemin habercisi niteliğindedir:
İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ VE DOKTORLUĞUN DEVLETLEŞTİRİLMESİ
Doktorluğun Devletleştirilmesinde meslek sahiplerine muayyen bir hayat seviyesi kabul etmek esastır. Doktor Devlet tarafından kendisine layık görülen yaşama şartından bir adım ileriye gidememek mecburiyetindedir. Muhtelif sınıf ve mesleklerden birini devletleştirmek insanlık hak ve hürriyetleri ile kabili telif değildir.
(Örneğin) Yusufeli’nde doktor isteniyorsa ona içtimai ve iktisadi fonksiyona mütenasip (oranlı/uyumlu) bir hayat seviyesi vermek gerekir.
Hastanenin Ankara ile ilişkileri bu dönemde başlatılmış olmalıdır. Adı önce “Millet” daha sonra “Memleket Hastanesi” olan Hastane, 1956 yılına kadar bu isimle anılacaktır.
Bu tarihten sonra Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlanarak, “Devlet Hastanesi” adını almıştır. Daha sonraki yıllarda inşa edilen hizmet binaları ile genişletilmiş olup, 1983 yılından sonra tam teşekküllü olarak hizmet vermeye başlamış olan Hastane, bugünkü durumu ile modern bir hale gelmiş bulunmaktadır.

CUMHURİYETİN İLK ÖRNEK DOKTORLARIMERSİN DEVL. HAST. 139
Cumhuriyet kurulmadan önce Mersin’de görev yapan Dr. (Baytar) Yüzbaşı Vital Strumza, Mersin işgalinde, (Musevi olmasına karşın) işgalcilerle birlikte olmamış, “Ben Mustafa Kemal Paşa’nın yanında çalışırım” demişti.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, dar olanaklarla özverili çalışan pek çok meslek insanı vardır. Bu çalışmada, “kayıtlarda bulabildiğimiz” doktorlarımıza yer vermeye çalıştık. Cumhuriyet’in örnek doktorları elbette bu isimlerle sınırlı değildir. Mersin kayıtlarında bulabildiklerimizi buraya aldık.
Eksiklerimiz için özür dileriz.MERSİN DEVL. HAST. 140

Dr. REŞİT GALİP BEY (1893)-(05.03.1934)
1893’te Rodos’ta doğan Reşit Galip İzmir İdadisi’ni ve Tıbbiye’yi bitirdi (1917). Öğrenciyken gönüllü olarak Teşkilat-ı Mahsusa içinde Balkan ve I. Dünya savaşlarına katıldı. 1919’da köylerde hekimlik yapmak için Anadolu’ya geçti. Dr. Reşit Galip Bey Mersin’de 5 Aralık 1921 tarihinde Hükümet Tabibi olarak çalışmaya başlar. Aynı zamanda karantina ve hapishane tabipliği ile gümrük kimyager vekilliği, matbuat istihbarat mümessilliği vazifelerini de sürdürür. 1 Ocak 1924’de bu görevden çekilerek serbest hekimlik yapar. Mersin’de Hükümet tabipliği, Türk Ocağı Başkanlığı, Mersin Gençler Birliği Başkanlığı, Kızılay Yönetim Kurulu üyeliği, 1924 Şubat ayında tayin edildiği Mersin Ticari idadisinde hukuk, tabiat bilgisi ve Türkçe öğretmenliği yaptı. Yeni Adana Gazetesi’ne bilim ve sağlık konularında yazılar yazmıştı.
1925 yılında Aydın’dan milletvekili seçildi. 1925 tarihindeki Şeyh Sait ayaklanmasından sonra kurulan İstiklal Mahkemesi üyeliğine seçildi. Üniversite Reformu’nu gerçekleştirmek üzere Eylül 1932’de atandığı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, 1933’de ayrıldı. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşlarında etkin olan Reşit Galip son günlerine kadar dikkatini bu alanlarda yoğunlaştırdı.
Dr. Reşit Galip Aydın Milletvekili iken 5 Mart 1934’te zatürreeden öldü. Toprağa verildiği gün, gazeteler memleketin “büyük bir inkılâpçı, ateşli bir milliyetperver, temiz bir politikacı ve devlet adamı, samimi bir halkçı, canlı bir hatip ve doktor” kaybettiğini yazdılar.

Dr. KAŞİF ÖMER (BAŞTUĞ) BEY
Türk Ocağı Müfettişi, Göz Doktoru Kâşif Ömer (Baştuğ) Bey, uzun yıllar Tarsus Memleket Hastanesi’nde Göz Mütehassısı olarak hizmet görmüştür. Mersin’de göz mütehassısı olmadığı için de, haftada bir-iki gün Mersin Millet Hastanesi’nde hasta muayene ve tedavi etmiştir.MERSİN DEVL. HAST. 141
16 Temmuz 1928 tarihinde ilk kez kurulan Türk Oftalmoloji Cemiyeti’nin 14 kurucu üyesi arasındadır. Ardından göz hastalıkları ile ilgili bir de gazete yayımlarlar.
1929 yılında kent içindeki dağınık halde bulunan kabristanların durumunu yetkililere duyurarak yeni, modern bir şehir mezarlığı yapılmasına da öncü olmuştur.
1935 yılında, Mersin Maarif Müdürü Nahid Cemal Toker’in göz ameliyatını yapmıştır.

Dr. AHMET MUHTAR (BERKER) BEY
Muhtar Bey’in annesi ve babası, bugün Bulgaristan’da kalan Filibe kentine bağlı Tata Pazarcığı kazasındandır. Babası, 93 Harbinde (1877-78 Osmanlı Rus Harbi) 15 yaşında iken kardeşi ve annesiyle birlikte İstanbul’a göçmüştür. Muhtar Bey, 17 Mayıs 1892’de İstanbul’du doğmuş, annesini yedi yaşında iken kaybetmişti.MERSİN DEVL. HAST. 142
Muhtar Bey, Üsküdar Ravza-i Terakki Mektebi’nden sona rüştiyeyi birincilikle bitirmiş, Tıbbiye-i Şahaneden mezun olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda Konya, Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastanesi Baştabibidir.
Mersin yöresindeki milli direniş hareketinde, Aşağı Cözne yaylasında tesis ettiği 10 yataklı Hastaneye ilaç ve malzeme yardımı yapmıştır. Mersin Halkevi’nin ilk başkanı, Tayyare Cemiyeti Başkanı, CHP il yöneticisi olarak görev yapmış, 1939’da 6. Dönem İçel milletvekili olmuştur.
Göz Hastalıkları Uzmanı olan Dr. Muhtar Bey trahom ile mücadele konusunda önemli çaba göstermiş, Mersin’de trahomlular için ayrı bir okul (Kurtuluş Mektebi) açılmasını sağlamıştır.
Oğlu Feyyaz Berker 1925 yılında Mersin’de doğmuş, Tarsus Amerikan Koleji orta kısmında okumuştur. Feyyaz Berker Tekfen Holding A.Ş. yönetim kurulu başkanıdır.

Fotoğraftakiler: Mersin’in ileri gelenleri ile Halkevi önünde, 6. Dönem İçel milletvekilleri’nden bir bölümü ile. (Yıl 1939) Önde soldan birinci Milletvekili Turhan Cemal Beriker, 3. Dr. Muhtar Berker, en sağda Tarsus Belediye Başkanı Muvaffak Uygur, ikinci sırada sol başta Dr. Abdullah Ersoy, yanında Enver Ali Germen, sırasıyla Belediye Başkanı Mithat Toroğlu, eski Belediye Başkanlarından Fuat Mörel, Rıza Kurtuluş; 3. sıra sol başta Dr. Kamil Tarhan, Hilmi Özer, 4.üncü Hakkı Deniz, yanında Muharrem Yeğin, en üst sol başta, Veysel Arıkol, Fuat Akbaş ve sıranın en sağında eski Belediye başkanlarından bankacı Şevket Sümer. İçel Sanat Kulübü Bülteni, Sayı 161, Mayıs 2008

Dr. RAGIP DEVELİ
Paris’te çalıştıktan sonra 1924 yılında memleketi Mersin’e yerleşen Kadın Doğum uzmanı Operatör Dr. Mahmut Ragıp Develi uzun yıllar hizmet vermiştir. Dönemindeki hizmetlerinden ötürü, Mersin Tabip Odası tarafından “Şeyh-ül Etıbba Payesi” verilmişti. Ayrıca Alman Hükümeti tarafından Alman Kayzeri ve Prusya Kralı adına verilmiş bir ‘II. Sınıf demir haç madalyası’ vardı.
Yine Eski Mersin’de Yaşam kitabında Şinasi Develi’nin anımsadığı doktorlar var.
Dr. Abdullah Ersoy, Dr. Hayri Toluner, Dr. Hulusi Tan, Dr. Muhittin Omayer, Dr. Cemal Saraçoğlu, Dr. Nejat Seyhan, Dr. Nurettin Seydem, Dr. İsmail Kamil Tarhan, Dr. Tahsin Soylu, Dr. Varit Yazgan. Dr. Muhtar Berker, Dr. Kâşif Baştuğ, Dr. Ragıp Develi, Dr. Fazıl Fevzi’dir.

Dr. ASLAN YAKUP
Kadın doğumcu, Hükümet tabipliğinden sonra ayrılıp muayenehane açmıştı. (Y.Mersin ilanı.) 1937 yılında, acil hastalara 24 saat kapısını açan bir doktor olarak hatırlanırdı. 1956 yılında da gazete ilanlarında adına rastlıyoruz. Bir kez daha belirtmek gerekir: O yıllarda Mersin’de çalışan tüm doktorlar, fakir hastalara ücretsiz bakmak için mutlaka zaman ayırıyorlardı.

Dr. FAZIL FEVZİ
Göz hastalıkları mütehassısıdır. Paris Tıp Fakültesi ve Brüksel Brüngen Hastanesinde ihtisas yapmış, İstanbul, Ankara, Trabzon ve Erzurum hastanelerinde çalıştıktan sonra Mersin’e gelip muayenehane açmıştır. (Yeni Mersin 20 Mart 1933) Bu tarihlerde Yeni Mersin gazetesinde adı geçen başka doktorlar da var:

Doktor değil ama örnek bir insan
Ömer Lütfi Kutay – Nam-ı diğer Hacı Bey (1870-25 Ekim 1973)
Müdafai-Hukuk Başkanı, Mersin Mutasarrıfı, Kaymakam ve Mersin Belediye Başkanı, Ziraat Odası Başkanı olarak görev yapmıştır. 1980’lerde Mersin Devlet Hastanesi’nin bitirilmesinde önemli bir sivil toplum çalışması başlatan, Doğum ve Çocuk Bakımevi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı İclal Tan’ın dayısıdır.
1907 yılında yapımına başlanan Mersin Hastane’sine beş dönüm yerini temin eden, inşaat bittiğinde bahçe kapısını kendi parası ile yaptıran da Ömer Lütfi Kutay yani nam-ı diğer Hacı Bey’dir.

Dr. ORHAN MAHİR BEY
Kulak Burun Boğaz hastalıkları mütehassısı Operatör. Cuma günleri Adana’dan Mersin’e gelip muayene yapar. Ancak muayene için önce Dr. Haydar Bey’den randevu almak gerekmektedir.

Dr. MAZHAR BEY
Sahil sıhhiye tabibi olarak gazeteye sağlık yazıları yazmaktadır. Özellikle ‘Sıhhi Müze’ ilginç bir makaledir. O dönemde Mersin’de bir sağlık müzesini gündeme getirilir. 18.02.1933 Yeni Mersin Gazetesi.
Dr. VARİT ABDÜLHAMİT , DR.BESİM BEY Memleket Hastanesinde Dahiliye mütehassısı.
Dr. MUSTAFA ŞABAN Operatör, Dr. MUHARREM ATASU Hariciye mütehassısı. Dr. SABRİ MENDERES Dahiliyeci olarak bulunurlar.

Prof. Dr. MUZAFFER AKSOY (1915-2001)
Muayenehane: Silifke Cad. Üzüm işhanı No. 98
Hematoloji uzmanı olan Dr. Muzaffer Aksoy “HB İstanbul” adıyla Tıp Literatürüne geçen bir hemoglobin buldu.
Dr. Muzaffer Aksoy, Kasım 1947 tarihinde Mersin Devlet Hastanesi Dahiliye Kliniğinde şef olarak göreve başladı. 1957 yılına kadar bu görevde çalışırken, özel muayenehanesinde de “Halk Günleri” yapar, yoksul hastaları parasız muayene eder, ilaçlarını verirdi. Hematoloji uzmanı olan Dr. Muzaffer Aksoy “HB İstanbul” adıyla Tıp Literatürüne geçen bir hemoglobin buldu.MERSİN DEVL. HAST. 143
“Anormal hemoglobinler ve anormal hemoglobin patolojisi alanında bilime yaptığı katkı dolayısıyla” TÜBİTAK Tıp Ödülü’ne ilk olarak layık görülen bilim adamı oldu.
Antalya Milletvekili Numan Aksoy’la Nadire Aksoy’un oğulları Dr. Muzaffer Aksoy 1915 yılında Antalya’da doğdu.1934 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi.1940 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Muzaffer Aksoy 1940-1946 yılları arasında dört yıl yedek askeri tabip olarak çalıştı. Önce Şişli Çocuk Hastanesi’nde Dr. Kemal Saraçoğlu’nun yanında İç Hastalıkları ihtisasına başlayan Aksoy, 1947 yılında İkinci İç Hastalıkları Kliniği’nde Prof. Dr. E. Frank ve Prof. Dr. A. İsmet Çetingil’in yanında
“VVaaterhouse – Fridrichsen Hastalığı” tezi ile uzman oldu.
1947 yılı sonunda Mersin Devlet Hastanesi’nde çalışmaya başlayan Aksoy, bu görevde 1957 yılında Beyoğlu İlk Yardım Hastanesi’ne atanıncaya kadar kaldı.
1952-1953 yılları arasında ABD’nin Boston kentinde Hematolog Prof. Dr. W. Dameshok’in yanında kan hastalıkları üzerinde çalıştı ve doçentlik tezinin esasını oluşturan “anfi-fetal hemoglobin serum üretimi ve bunun alkali rezistans hemoglobine ilişkileri” deneylerini gerçekleştirdi. 1959’da İç Hastalıkları Doçenti oldu.
Dr. M. Aksoy 1953’ten sonra Mersin ve çevresinde belirli toplumlarda % 13 oranında “orak – hücre” (sickle – celi) hemoglobini sıklığı bulunduğunu saptayarak bu bulguyu İngiltere’de Lancet dergisinde yayınladı.
Bu çalışmaların ürünleri Nature, Blood, British Medical Journal, Açta Hematologica vb. bilimsel dergilerde yayınlandı. Aksoy, Roma, Kudüs, Nevv York ve İstanbul’daki uluslararası kongre ve sempozyumlara davet edilerek thalassemi ve anormal hemoglobinlerle ilgili tebliğlerde bulundu. Aksoy 1966 yılında “Homozigot Hb 8-alfa thalassemia hastalığı ve orak hücre thalasseminin iki tipi” isimli tezi ile Profesör oldu. Aksoy 1969 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun ilk tıp ödülünü aldı. 1981 ‘de benzenin sağlığa etkileri incelemesi dolayısıyla, Sedat Simavi Tıp Ödülü’ne lâyık görüldü. Halk Sağlığı ile ilgili enternasyonal Ramazzini Cemiyeti, 1984 yılında Prof. Dr. E. V. Gliani ile Aksoy’a, benzenin toksik ve lökojenik etkisi üzerindeki çalışmaları gerekçesi ile ilk Ramazzini ödülünü verdi.
Dr. M. Aksoy anormal hemoglobinler ve thalassemik sendromlarla ilgili araştırmalarında yeni hemoglobin varyantları ile birçok sendromları dünyada ilk kez buldu. Örneğin; Hb İstanbul (durağan olmayan bir hemoglobin varyantıdır), orak hücre Hb, E hastalığı, homozigos Hb S- alfa thalassemi hastalığı, herediter eliplositoz – hereditler sferositoz kombinasyonu, homozigos A hemoglobini normal B thalassemin intermedia, vb. gibi. Aksoy, 1960 yılından başlayarak benzenin hematopoietik sisteme ve halk sağlığına etkileri üzerinde çalıştı. Bu konu ve thalassemi ile anormal hemoglobinler üzerindeki çalışmalarını TÜBİTAK’ın mali desteği ile gerçekleştirdi.
Benzen çalışmalarında dünyada ilk kez olmak üzere bu kimyasal maddenin lösemiye sebep olduğu, kesin olarak epidemiyolojik metodlarla gösterilmiştir.
Benzenin çeşitli kan değişikliği ve kan hastalıkları ve malignitelere (örneğin lösemi, malign lenfoma ve akciğer kanseri gibi) neden olduğu Dr. Aksoy tarafından gösterilmiş ve kanıtlanmıştır. Bu bulguları dikkate alan ABD Çalışma Bakanlığı OSHA (mesleki emniyet sağlığı kurumu) Aksoy’u 1977’de VVashington’da açılan “informal davaya” bilimsel tanık olarak davet etti. Aksoy bu toplantıda benzenin insan sağlığına kötü etkilerini gösteren kanıtlarını bildirdi.
Bu konuların dışında Aksoy’un VVilson hastalığı, demir eksikliğinde kemik değişiklikleri, bazı ilaçların yaptığı magaloblastik anemilerle ilgili dış basında çıkmış birçok yazısı vardır. Aksoy’un dış tıp mecmua ve kitabevlerinde yayınlanmış 150’ye yakın araştırması da bulunuyor.
Yine dünyanın çeşitli bölgelerinde katıldığı kongre ve sempozyumların Abstract kitaplarında yayınlanan 50’ye yakın “özel” yazısı bulunmaktadır. Türkçe yayınlanmış Hematoloji – bir kitabı ile dört monografisi ve İngilizce ve Türkçe editörlüğünü yaptığı beş sempozyum kitabı bulunmaktadır. Nedime Aksoy’la 44 yıldan beri evli olan Dr. Muzaffer Aksoy’un üç çocuğu vardır. 1984 yılında yaş sınırı dolayısıyla emekli oldu.
Atatürkçü Düşünce Derneği Kurucuları arasında doktorlar ağırlıktadır:
Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Dr. Nusret Fişek, Prof. Dr. H. Hüsnü Göksel,
Prof. M. Ragıp Sarıca, M. Rauf İnan, Prof. Dr. Lütfü Duran Prof. Dr. Muzaffer Aksoy adı geçer.

KUŞAKLAR BULUŞMASI ( 05.12.1992) Prof. Dr. MUZAFFER AKSOY ANLATIYOR
Yıl 1947 Mersin Devlet Hastanesinde ilk intibam fevkalade fenaydı. Her şey ilkeldi, tansiyon aleti, mikroskop bile yoktu.
Dünya çapında “iz bırakan” kişilerle söyleşiler yapan TARİH VAKFI’nın Kuşaklar Buluşması toplantı dizisinin altıncı konuğu Prof. Dr. Muzaffer Aksoy’dur. Kendi hayat hikâyesini şu şekilde anlatıyor:
“Hayat hikâyem biraz karışık. Başarılar ve anlaşılmazlıklarla dolu. Özellikle dışarıda elde ettiğim, ün diyelim, kolay olmadı. Bunda en büyük kabahat benim. Çünkü insanlara kolay yaklaşan bir adam değilim.
1940 yılında tıp fakültesini bitirdim. Harp içindeydik. 4 yıl askerlik yapmak zorunda kaldık. Bir süre sonra da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde Profesör Frank Kliniğinde dahiliye uzmanı oldum. Mersin Devlet Hastanesinde dahiliyeci kadrosu açıklanmış, oraya tayin oldum. İlk intibaım fevkalade fenaydı. Her şey primitifti, tansiyon aleti, mikroskop bile yoktu. Çocukça bir reaksiyonla istifa etmek üzere başhekimin odasına gittim.
Münevver bir doktordu. Yanındaki kişi bana bir mikroskop verebileceğini söyledi, meğer baytar müdürüymüş.
Neyse, çalışmaya başladık. Benim gayem ABD’ye giderek bilgilerimi geliştirmekti. Babam oldukça iyi mevkilerde bulunmuş bir insandı ama maddi bakımdan bunu karşılayamazdı. Ama silahım mesleğimdi. Blood diye bir dergi vardı ona mektup yazdım, ben 36 yaşında bir Türk doktoruyum, sizin yanınıza gelmek istiyorum dedim. Evet diye cevap geldi. Gerekli 30 bin lirayı topladım. Bu parayla karım ve üç çocuğumla Amerika’ya gittik.
Gittiğim Hastanenin şartları beni şaşırttı; arkadaş münasebeti vardı onlarda, hoca öğrenci gibi değildiler. Bir yıl orada kaldım. Hocam Türk olduğum için bilgimi biraz küçümsüyordu. Bir gün onun koyduğu bir teşhise itiraz ettim. Hafif alayla reddetti. Oysa filmler beni haklı çıkardı. Ve hocam hatasını herkesin önünde itiraf etti. Bizde bugün dahi yüzde doksan bunu yapmazlar, utanırlar. Oysa herkes hata yapar, bunu saklaması ayıptır.
Tekrar Mersin Devlet Hastanesine döndüm. Oranın halkında bir kansızlık belirgindi. Bir doktor on tane hastalık biliyorsa on teşhis koyar. Bu hastalık da Türkiye’de bilinmiyordu. Ben Amerika’da bunu görmüştüm, daha çok zencilerde olan bir kan anomalisiydi: Orak Hücre Hastalığı. Baktım bunlar şehrin muayyen bir bölgesinden geliyorlar, etnik bir grup. Bir araştırma yaptım. Bulgularımı İngiltere’de o zamanın en meşhur mecmuasına gönderdim ve yayınlandı. Amerika’daki hocamdan bir mektup aldım; sana araştırma yapman için 3500 dolarlık bir grant vereceğiz, diyordu. Bu paranın karşılığı olarak alet istedim. Geldi, aldım ama meğer aletler demonteymiş. Nasıl birleştireyim, bilmem ki. Evimize gelen ilkokul üçe kadar okumuş bir adam var. Ben takarım dedi ve hepsini yaptı. Mesleğine olan sevgisinden dolayı işini iyi öğrenmişti.
İşte bu aletlerle bulgularımı gösterdim. Yazılarım dışarıda yayınlandı. Buluşlarım dolayısıyla Unesco 1957’de dünyada ilk defa bir sempozyum yaptı ve benim yüzümden İstanbul’u tercih etti. Bu arada ben üniversite imtihanlarına giriyorum. Üç defa İngilizceden kaldım; artık haysiyet meselesi yapıp girmeyeceğim. Histoloji hocası olan dekan vekili beni sempozyumdan tanıyordu. Israr etti, yeniden girdim. Bir baktım jüriyi değiştirmişler. İmtihanı kazandım. Bu arada İstanbul hemoglobinini tespit ettim. Sonra üniversitede 25 senelik üniversite hayatım oldu.
Topkapı’nın dışındaki ayakkabıcı dükkânlarında çalışan insanlarda oluyordu. Birçok faktörü inceledim, olmadı. Bir de baktım hastalığı yapanların içinde benzen var. Benzen’in kesin olarak lösemi yaptığını tespit ettim.
Üniversitede çalışırken ağır kan hastalıklarının sık sık belirli bölgelerden geldiğini gördüm. Topkapi’nm dışında ayakkabıcı dükkânlarındaki insanlarda oluyordu. Birçok faktörü inceledim, olmadı. Bir de baktım hastalığı yapanların içinde benzen var. İşte doktorluk böyle; on tane bilirsen on tane teşhis koyarsın, yüz tane biliyorsan yüz. Benzen’in kesin olarak lösemi yaptığını tespit ettim. Oysa o zamana kadar hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda benzenin kanser yaptığı tespit edilememiş. Tıpta diğer bir araştırma usulü olarak bir topluluğa bakarsınız. Grup karşılaştırması yaparsınız. İşte biz araştırmayı ayakkabıcılarda yaptık. Bulguları yazdığım bir makaleyle Amerika’nın en önemli kan dergisine gönderdim. Çok zordur bu gibi dergilerde bir şey yayınlatmak. Kırk kere geri gönderirler, şurasını burasını düzelt diye. Nihayet yazıyı kabul ettiler.
Bir süre sonra, ayağımı kırmış hastanede yatıyordum, Roma’dan telgraf geldi. Amerikan Çalışma Bakanlığı’ndan biri gelip görüşmek istiyor. Görüştük. 1-1.5 sene sonra bir mektup geldi, mahkemede şahitliğe çağırılıyorum. Benzenin iş yerlerinde kullanılması gerçekten tehlikeliyse yasaklayacaklar ama ABD’de buna bir mahkeme ve jüri karar veriyor. Dolayısıyla beni müthiş bir soru yağmuruna tuttular.
Bu arada benim çok az param var. Hadi otel parasını onlar ödedi. Yemek ne olacak? Kore, Taivvan bakkallarından en ucuz balık konserveleriyle yirmi gün geçirdim. Tam dönerken yine Amerikan Treasury’den (Hazine) bir mektup gelmiş. Arnavut inadım tuttu, çok kızmıştım beni konservelerle yaşattılar diye, açmadan cebime attım… uçağın kalkmasına yarım saat kala, avukat gelip bana 3000 dolarlık çek getirdi. Hanımla Portekiz’de buluştuk. Bir kutu baklava getirmiş. Yirmi gün konserve yedikten sonra o gece o bir kutu baklavayı bitirmiştim. 3000 dolarla da daha sonra bir genetik kongresi dolayısıyla Rusya’ya gittik.
Yurtdışındaki yayınlarım Türkiye’de dışarıda olduğu kadar yankı bulmadı ama birçok Türk doktoru bu mevzu ile alakadar oldu. Anormal hemoglobinler vs. hakkında çalışmalarımın etkisi Türkiye’de bu iki konunun başlaması şeklinde oldu. Benzen konusunda fazla bir çalışma olmadı/’
Sorulara geçildiğinde, içme su borularındaki asbest konusunda bir soru üzerine Aksoy, “Bu konuda ben defalarca yazdım. Ama Türkiye bir sağır sultan memleketi.” dedi. “Dinlemiyorlar. Benzen konusunda Amerika’da işyerlerinde kullanılan benzen miktarını 1 PPM’ye düşürdüler. Türkiye’de, 1973’te Demirel zamanında sadece 20 PPM’ye indirildi.”
“Tesadüfen doktor oldum. Ama başka mesleklerde de zihniyetim aynı olacaktı. Bu, insanın biraz da içinde. Kolay başarılar biraz insanların yanlış yola
sapmalarına neden olabiliyor. Toplum, dürüst insanların başarılı olduğunu görse belki etkilenir. Emekliliğim bu güne kadar kötü geçmedi. Tübitak’a gidiyorum. Eski yazdıklarım üzerinde bazı değişiklikler yapıyorum. Bu yıl 5-6 tane yazım var dışarıda çıkacak. Ama bütün bunların membası üniversitedeki yıllarımdır. Çalışma yapmayanlar üniversitede şu yok bu yok demesinler. Kusur kendilerindedir. Ayrıca öylelerini biliyorum ki, bütün dünyadaki tıp mesleğinde içinde bulundukları müesseseyi içine sindirmemişler, menfaatleri onları ayakta tutuyor.
19 Aralık 2001 ‘de yaşamını yitiren Prof. Dr. Muzaffer Aksoy’un anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

YENİ MERSİN GAZETESİ’NDEN SEÇME HABERLER
1950 öncesi sağlık alanında yapılması düşünülen girişimler vardır.
18.02.1947 Sağlık Bakanı Dr. Behçet Uz Mersin’e gelir; Trahom hastanesi, Doğumevi ve Memleket Hastanesini ziyaret eder.
Mersin’de çalışan Doktor Tank Özerengin “şark çıbanını” tamamen iyi eden bir ilaç keşfeder. -16.02.1947 Haber
18.06.1947 Tarihinde Dr. Şahap Akın İl Sağlık Müdürü. Dr. Danyal Baykal – Serbest, Dr. Cemil Bayram – Sıtma savaş şefi, Dr. Hasan Tahsin Soylu Hastanede Dahiliye mütehassısıdırlar.

Kitabın 3. bölümüne ulaşmak için bu satırı tıklayınız……………………………………………………. 
MERSİN DEVL. HAST. 145

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top