MERSİN – SOĞUKSU CADDESİ — MEHMET KAYADELEN

Pano07.jpg

Silifke Caddesi kavşağı. Sağ köşede, zemin kat Kunduracı Rauf, üst kat Günaydın Oteli idi.

Mersin’in en eski kent içi yollarından biri olan Soğuksu Caddesi, konumu, kişisel yaşamımdaki yeri ve bugünkü durumu nedeniyle bende pek çok çağrışımlara yol açar.
Soğuksu, doğduğu ve geçtiği yerlere göre adlandırılabilen Mersin Çayı’nın, belki daha da doğru tanımlama ile onun Yumuktepe civarındaki bölümünün, görece az kullanılan adı. Kaynağından denize doğru ilerledikçe akarsu için kullanılan diğer adlar da Efrenk Deresi, Kızıldere ve Müftü Deresi. Yumuktepe’nin de, Soğuksu Tepesi olarak anıldığı olmuştur. Tepe ile akar suyun yan yana olduğu ve geçmişte piknik alanı olarak tercih edilen mevkie de Soğuksu denmiş. Bizden önceki kuşak “sahra” için, bizim kuşak da çocukluğunda “piknik” için bu mevkie giderdi.
Soğuksu Caddesi, Yumuktepe’nin hemen güneyi ile İsmet İnönü Bulvarı arasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir yol. Doğrusal bir hat izlemez. Yılankavi bir görünümü var. Uzunluğu yaklaşık 2,3 km. İsmet İnönü Bulvarı’nın bulunduğu hat, liman inşaatı nedeniyle deniz doldurulmadan önceki kıyı şeridi idi. Yani, Soğuksu Caddesi’nin güney ucu 1960 yılına kadar kıyıda idi.

1950’li yılların sonlarına kadar, Cadde’nin kuzey kesimi ile orta kesimi arasında, doğu kenarı boyunca devam eden, kimi yerlerde bahçe/ev duvarlarını yalayan bir ark vardı. Cadde’nin orta kesimlerindeki eni ve derinliği 40-50 cm dolayında olmalıydı. Arktan akan su, Soğuksu’dan geliyordu. Ark güzergâhında yerleşik halk bu suyu, banyo, temizlik vb amacıyla da, bahçelerin/tarlaların sulanmasında da kullanırdı.

108. Cadde ile kesiştiği köşe.

108. Cadde ile kesiştiği köşe.

Güneye doğru aktıkça miktarı azalan ve kirlenen suyun arta kalanı, Soğuksu Caddesi ile bugünkü 108’inci Cadde olarak anılan yolun kesiştiği köşede bulunan üstü açık, yaklaşık bir metre çapındaki ve bir buçuk metre kadar derinlikteki bir kanalizasyon çukuruna dökülüyor, kentin atık suları ile birlikte denize deşarj ediliyordu. O zamanlar Cadde’nin güney ucunda, yani kıyıda, yüzeye çıktıktan sonra deniz içine 30-40 metre kadar uzanan kanalizasyon boruları vardı. Arkın, atık sulara karışmış suları buradan deşarj ediliyor olmalıydı. Her geçen yıl arkın suyu azalıyordu. Cadde’ye taş döşeme ve kaldırım yapma çalışmaları sırasında ark yok edildi. Güzergâhına boru döşenerek mi, doldurularak mı? Ne önemi var. Zaten güzergâhta sulanacak tarım alanı kalmamış ya da çok azalmış, şehir su şebekesi oralara da ulaşmıştı. Büyüklerimiz, daha eskilerde, yolun batı kenarında da bir ark olduğundan söz eder. Buna göre, Yumuktepe’deki uygarlıkların 9.000 yıl kesintisiz sürmesinin önemli nedeni olduğu düşünülen Soğuksu, Mersin’in ilk sakinlerine de uzun yıllar can suyu işlevi gördü, denebilir.
Bu yol ne zaman oluşmuş olabilir? Bilgi yok. Cevabı verilemeyen bazı sorular olmasına karşın mevcut bazı bilgilere dayanarak oluşumuna dair akıl yürütülebilir. Akıl yürütmede kullanılabilecek erişebildiğim bilgiler şunlar:
1) Yumuktepe Höyüğü Anadolu’daki ilk yerleşim yeri. Buradaki arkeolojik kazılara göre, Höyük erken Neolitik Çağ (M.Ö. 7.000-6.100) ile 13 üncü yy arasında kesintisiz yerleşim yeri olmuş.
2) İlk yerleşimin olduğu dönemlerde Yumuktepe mevkii deniz kıyısında idi. Zamanla Mersin Çayı’nın taşıdığı alüvyonlarla deniz doldu, Mersin Ovası oluştu ve Yumuktepe kıyıdan uzaklaştı.
3) Kentin değişik yerlerindeki temel kazılarına göre Mersin, Antik Çağ’daki Zephyrium adlı kentin üstüne kurulmuş.
4) Evliya Çelebi 1671’de Silifke’den Tarsus’a doğru sahilden giderken bugünkü Mersin’in civarında Mersinoğlu adlı bir Türkmen kışlağından söz etmekte.
5) 1812’de Kaptan Beaufort notlarında Mersina’yı birkaç kulübeden oluşan bir yer olarak tanımlamakta.
6) 1830’larda Ch. Texier bu yöreden, Tarsus’un gerçek limanı olarak kullanılan, çevresinde antik harabelerin olduğu bir köy olarak bahsetmekte.
7) Mısırlı İbrahim Paşa, 1832 yılında Çukurova’yı işgal etmiş ve 1841 yılına kadar bölgede kalmış; bölgenin ekonomi ve tarımının gelişmesine katkıda bulunmuş, bataklıkları kurutmuş, sulama kanalları yaptırmış; ordusunda ve çalıştırmak amacıyla getirdikleri arasında Mısırlılar ve Suriyeliler de varmış; ordusunda yer alanların bir kısmı geri dönmemiş, bölgede kalmış; gelenlerin bir kısmı çiftçiliği bilenlermiş.
8) 1842 yılına ait Adana Salnamesine göre Mersin bir köy.
9) Mevcut bilgileri değerlendiren bilim insanları Mersin’in 9.000 yıldır kesintisiz yerleşim yeri olduğunu belirtmekte.
10) Soğuksu Caddesi’nin aralarındaki sınırı oluşturduğu Mahmudiye ve Bahçe Mahalleleri, modern Mersin’in on dokuzuncu yüzyıl ortalarına doğru kuruluşundaki ilk mahallelerden.
11) Soğuksu Caddesi’nin orta ve kuzey kesimi kenarlarına ilk yerleşmiş olanların yanılmıyorsam tamamı, Arapça konuşan, Arap Alevileri olarak anılan hemşerilerimiz. Bunların ataları ya da kendileri çeşitli tarihlerde Suriye’den ve Antakya’dan gelmiş.
12) Mısırlı İbrahim Paşa’nın insan ve malzeme taşımada iskele olarak kullandığı Kazanlı ile Karacailyas, Karaduvar, Adanalıoğlu ve Deli Minnet (Yeşiltepe) köylerinde/mahallelerinde iskân edilmiş olan ve çiftçilikle geçinen hemşerilerimiz de aynı mezhebe mensup.
13) Arap Alevileri, çoğunlukla, Suriye’nin kuzey batı kesiminde, Türkiye’de ise Antakya, Adana, Tarsus ve Mersin’de yaşamakta. Mısır’da bu etnik köken ve dini inanca mensup -en azından kayda değer bir nüfus- olduğuna dair bilgi yok.
14) Yumuktepe ile o zamanların kıyı şeridi arasında uzanan tek yol, Soğuksu Caddesi.
15) Cadde’nin özellikle kuzey kesiminin pek çok yerinde binaların yol ile sınırları girintili çıkıntılı; öylesine ki, yan yana iki bina sınırı düz bir çizgi oluşturamıyor.
Bu bilgilere dayanarak Caddenin oluşumuna dair şöyle bir akıl yürütme anlamlı olabilir mi: Bu yörede var olmuş uygarlıkların hepsinin denizle bir biçimde ilişkileri olmuştur. Denize gidip gelirlerken yol(lar) oluşmaya başlamıştır. Binlerce yılda, deniz doldukça ve Yumuktepe sahilden uzaklaştıkça, Yumuktepe ile kıyı arasında var olan yol(lar) da uzamıştır. Bu yollardan biri de çok muhtemeldir ki bizim Soğuksu Caddesi’nin güzergâhıdır. Dolayısıyla, Arap Alevileri olarak anılan hemşerilerimiz Mahmudiye ve Bahçe Mahallesi olarak adlandırılan yerlere ilk yerleşti(rildi)klerinde orada kullanılmakta olan bir yol, ya da bir yol izi olma olasılığı yüksek. O yol da, kendilerinden önce o yörelerde kesintisiz var olmuş bütün uygarlıkların kullandığı yoldur.

Silifke ve İstiklal Caddeleri arasındaki kesimi.

Silifke ve İstiklal Caddeleri arasındaki kesimi.

Demek istediğim odur ki, Anadolu’nun bilinen en eski yerleşim yeri olan Yumuktepe Höyüğü’nün hemen güneyi ile kıyı arasında uzanan Soğuksu Caddesi’nin, halen kullanılanlar arasında Anadolu’nun (belki de dünyanın) en eski yolu olma olasılığı var. En azından, halen kullanılanlar arasında ilk oluşmaya başlayan yoldur. Kıyının binlerce yılda oluşan konumuna ve/veya başka etmenlere bağımlı olarak yolun doğrultusu şekillenmiş olabilir. Arkeologlar, tarihçiler, antropologlar bu akıl yürütmeye, bu görüşe ne derler acaba?
Öyle ise, yani bu yol tarih öncesi çağlardan itibaren oluşmaya başlamış ise, bu yoldan kimler gelmiş, kimler geçmiştir. Önce, Yumuktepe’ye ilk yerleşen Cilalı Taş Devri insanları. Sonra, Bakır Devri insanları, Tunç Devri insanları, Demir Devri insanları… derken, tarih derslerinde adını duyduğumuz Hitit, Finike, Eti, Kizzuvatna, Asur, Pers, Kilikya, Roma, Bizans, Emevi, Selçuklu, Ramazanoğulları, Karamanoğulları, Osmanlı gibi pek çok uygarlık bu topraklarda hüküm sürmüş. Görece eski uygarlıklar yolun kuzey kesimlerini, yeni uygarlıklar da güney kesimlerini daha çok kullanmış olmalı.

Bu yolu yalnızca bu topraklarda hüküm süren uygarlıklara mensup insanlar kullanmamıştır elbette. Bunların askeri, ticari, kültürel ilişkilerde olduğu doğusundaki ve batısındaki, Ege, Anadolu, Doğu ve Batı Akdeniz, Suriye ve Mezopotamya’daki uygarlıklara mensup olan işgalciler, yağmacılar, postacılar, tacirler, yerleşmeye gelenler, gezginler vb de kullanmıştır. Dolayısıyla da kim bilir nelere sahne olmuştur bizim Soğuksu Caddesi bin yıllar boyunca? Savaşlar, isyanlar, işgaller, bilim-felsefe-sanat tartışmaları, kavgalar, sevinçler, üzüntüler, alışverişler, aşklar, ihanetler, cinayetler, evlilikler, doğumlar, ölümler, hırsızlıklar, rüşvetler… Sahi, bu topraklarda ilk rüşveti kim, ne zaman, ne için, kimden almıştır? Ya ilk hırsızlığı kim yapmıştır?
Cevabı bilinemeyen sorulara gelince… Soğuksu Caddesi’nin etrafına ilk yerleşen hemşerilerimiz kente hangi yol(lar)la ne zaman gelenler? Çiftçiliği bildikleri için Mısırlı İbrahim Paşa tarafından Suriye’den getirildiği ve ordusu ile gelip yerleştiği söylenenler bunlar arasında var mı? Burayı kendileri mi seçti? Neden? Doğrudan buraya mı yerleşti(rildi)ler? Değilse, önce nereye? Yerleştikleri yer sahipsiz miydi? Değilse mülkiyeti kim(ler)e aitti? Yukarıda anılan ark(lar)ın bu yer seçiminde etkisi oldu mu? Ark(lar) onlar geldikten sonra mı açıldı? Kim açtı? Mısırlı İbrahim Paşa’nın bataklık iken kuruttuğu topraklar nereleri? Açtırdığı kanallar arasında, benim çocukluğuma kadar var olmuş arklar da var mı? Mısır’dan çalışmak için ve/veya ordusu ile gelip geri dönmeyenlerin devamı hangi aileler? 1671 yılında Evliya Çelebi’nin söz ettiği Türkmen kışlağı ve 1830’larda Ch. Texier ile 1842 yılına ait Adana Vilayet Salnamesinde köy olduğundan söz edilen yerleşim yerleri şimdiki Mersin’in neresinde imiş? O yerleşim yerlerinde kimler varmış? Onların torunlarından halen Mersin’de olanlar var mı? Kimler? Cadde’nin, İstiklal Caddesi’nin kuzeyinde kalan kesiminin kıvrımlı ve binaların yol ile sınırlarının girintili çıkıntılı olmasının nedenleri nedir? Boş olduğu kabul edilen arazide şekillenen yolun bu kadar düzensiz olmasında ne gibi etmenler belirleyici olmuştur?Bir soru daha. Cadde, Soğuksu adını ne zaman aldı?

Bu sorular cevaplanabildiği ölçüde, kentimizin ve caddemizin tarihi aydınlanabilecek. Bu nedenle, Cadde güzergâhına ve yukarıda anılan Kazanlı, Karaduvar vd köylere yerleşmiş Arap Alevileri ile mümkün olan en kısa zamanda tarih çalışmaları yapılmasında yarar olabilir.

Hasan Akel’in evi. Bir zamanlar ne itibarlı idi. Temmuz 2014’te yeni sahibini bekliyordu.

Hasan Akel’in evi. Bir zamanlar ne itibarlı idi. Temmuz 2014’te yeni sahibini bekliyordu.

Çukurova’da, Arap Alevileri ve hatta kimi zaman tüm Arapça konuşan Müslüman kesim için “fellah” sözcüğünü ve “Arap uşağı” ifadesini de kullananlar olmuştur, olmaktadır. Fellah, “çiftçi” anlamına gelen Arapça bir sözcük. Arapça olduğuna göre, Arapça konuşanların, kendileri için kullandıkları bir sözcük olarak Arapça konuşmayanların da diline yerleşmiş olmalı. Çiftçilik mesleğini ya da etnik köken ayrımı yapılmaksızın bu mesleğe mensup olanları kast ettiği sürece, kullanılmasında önemli bir sakınca olmasa gerek. Böylesi durumda sözü edilebilecek tek sakınca, Türkçe konuşurken/yazarken bir kavramın Türkçesinin değil, Arapçasının kullanılması. Ancak, mesleklerine bakılmaksızın, yalnızca tüm bir etnik grup mensupları için ya da yalnızca bir etnik grubun çiftçileri için kullanılması yanlıştır. Yani kendisinin ve ailesinin geçmişte ya da halen çiftçilik ile hiçbir ilişkisi olmamış/olmayan insanları da, sırf Arapça konuşulan aileden oldukları için “fellah” olarak adlandırmak yanlıştır. Her Brezilyalıyı futbolcu sözcüğünün Portekizcesi olan “jogador de futebol” olarak adlandırmak gibi bir şey olur. Fellah sözcüğünün, olumsuz bir anlam yüklenerek anılan etnik grubun ötekileştirilmesi ve aşağılanması amacıyla kullanılması, hele hele bu etnik grup için nereden türediği bilinemeyen “Arap uşağı” ifadesinin kullanılması, kendileri ya da inançları hakkında kara propaganda yapılması, bir arada yaşama bilincini zedeleyeceği için, hoş görülemez.

********************

“Tarihi” Kasaplar Çarşısı’nın girişi. Halikarnas’ın olduğu yer, Mersin’in ilk ciğercisi Sait Mavi’nin dükkânı idi.

“Tarihi” Kasaplar Çarşısı’nın girişi. Halikarnas’ın olduğu yer, Mersin’in ilk ciğercisi Sait Mavi’nin dükkânı idi.

Cadde, aklımın ermeye başladığı 1950’li yılların ilk yarısından itibaren gündelik yaşamımda en sık kullandığım ana yol olduğu için de bende pek çok çağrışıma yol açar. İlk birkaç yılında evimiz Cadde üstünde; sonraki yaklaşık on beş yılda da onu dik kesen 114 sokakta (Şimdiki 4813 Sokak) idi. Bu yıllarda Cadde’nin güney ve orta bölümlerini çok sık, kuzey bölümünü ise görece daha seyrek kullandım. Sonraki yıllarda çok daha seyrek olmakla birlikte özellikle güney bölümlerini kullandım ve halen de kullanmaktayım. Her geçişte, her mekâna dair kimi anılarım bir vesile ile canlanıveriyor. Ve Cadde’de yetkililerce yıllardır görmezden gelinen keşmekeşlik ve perişanlık da kahrediyor!
Yolun, o zamanlardaki adı Muhit (Çevre) Yolu olan şimdiki GMK Bulvarı’nın yalnızca güneyinde binalar vardı. Bu kesimdeki evlerin, iş yerlerinin ve tarlaların hemen hepsinin kimlere ait olduğunu bilirdik. Çoğu bireyleri ile gündelik yaşamda bir biçimde ilişkide olduğumuz, adlarını bir yerlerden duyduğumuz ailelerdi ne de olsa. Mersin’in nüfusu da kaç idi ki. 1955’te 50 bin, 1960’ta 68 bin. Evleri yolun iki tarafında yer alan ailelerden anımsadıklarımızın lakaplarını/soyadlarını kuzeyden güneye doğru ilerleyerek sayalım: Şıh Ali Hımdân/Bilgin, Akyüz, Erhan, Cömert, Bermek, Sancar, Yenigün, Kösel, Bacak, Erciyes, Uyku, İşlek, İskendrelli, Şıh İbrahim/Tapkan, Damla, Temizkan, Şıh Mesut/Aytan, Hatipoğlu, Anılan, Canatan, Uyanık, Kazan, Tileyciler, Öz, Eskidemir, Everest, Kayadelen, Karteper, Işıkay, Yılmazcan, Paşa/Vargı, Fakkaş/Ezici, Zennuplar/Binici ve Tokbaş, Üstün, Can, Özcan, Budur, Çiftçi, Şahin, Ünalmış, Şıh Salim/Güven, Everes, Akdoğan, Akel, Yorulmaz, Kurt, Atalay… İstiklal Caddesi’nin hemen kuzey ve güney kesimlerinde, sayıları çok olmasa da, soyadlarını hatırlayamadığımız Hristiyan hemşerilerimiz de vardı.

İstiklal Caddesi kavşağının güneyi. Sağ öndeki çok katlı bina, Akdeniz Koleji ve Havranın arsalarına yapıldı.

İstiklal Caddesi kavşağının güneyi. Sağ öndeki çok katlı bina, Akdeniz Koleji ve Havranın arsalarına yapıldı.

GMK Bulvarı’nın kuzeyi ise narenciye (portakal ve mandalina) bahçeleriyle kaplıydı. Bazılarının içinde evler de vardı. 1960’larda, Mehmet Demirtaş adlı bir inşaat mühendisi oradaki bahçelerin bir bölümünü parselleyip satma işini üstlenmişti. Yumuktepe’nin de bulunduğu mevkii içeren Demirtaş Mahallesi’nin adı onun soyadından geliyor.
Çeşitli zaman dilimleri arasında var olduktan sonra yok olmuş mekânlar/işyerleri ile bunların işleticilerinin çoğu da belleğimden henüz silinmemiş: Atlas ve Kösel açık hava sinemaları, bakkallarımız Silo (Süleyman Kazan), Nihat (Yılmazcan), Fakkaş (Süleyman Ezici), Fırcalla ile Cahit (Türkay), Vecihe ve Fevzi Sancar (Tatlıcı), Mahmut Yıldırım (Terzi), Sabahattin Söyleme (Ayakkabı tamiri ve sonrasında satışı), Havra (Sinagog), Akdeniz Koleji (Bina daha öncelerinde Akdoğan’lara konut, Ticaret Lisesi ve Necati Bey İlkokulu olarak kullanılmış), Orhan Aykaç (Mobilya imalatı), Garip Uyku (Terzi), Ahmet Amcamın bisikletçi dükkanı, kuzenlerimin kuyumcu dükkanları, Ankara Pazarı (Kırtasiye ve oyuncak satışı), Dr. Sabri Verdi, Ali Uyanık (Terzi), Muzaffer Akyüz (Hazır mobilya satışı), Dr. Yusuf Kurt, Sahil Kulüp, Abdurrahman Kırmızıdağ (Berber-Tekel Bayii), Şen Kebapçı (Süleyman ve sonrasında oğlu Halil Aykaç), Savranlar (Bakır ve plastik ev/mutfak eşyası satışı), Kunduracı Rauf, Günaydın Oteli, Adana-Mersin arasında çalışan minibüs/taksi dolmuş garajı, Genelev, Mersin’in ilk ciğercisi Sait Mavi (Kasaplar Çarşısı’nın girişinde, sağdaki dükkanda idi), Bedii Canatan ve Özüşen’ler (Manav), Ali Özen (Tekel Bayii). Bunların dışında işleticilerini hatırlayamadığım/öğrenemediğim berber(ler), meyhane, karsambaççı, kadayıf-tatlı imalathanesi, kuru temizleyici, kalaycı, kıraathane, çay ocağı, dondurmacı vb dükkanları ile dükkanı olmayıp her gün aynı yerde ve aynı saatlerde duran tatlı, fırınlanmış kuzu kellesi vb satan seyyar satıcılar da vardı. Örneğin, tatlıcı Tahsin (Ezici) Abi, her akşama doğru, dört tekerlekli arabası ile Silifke Caddesi kavşağındaki yerini alırdı. Mahallemiz insanı olan Tahsin Abinin, leziz Şam tatlısı ve taş kadayıfları nedeniyle, özellikle çocuklar nezdinde özel bir yeri vardı. Tabelalarda artık görülemeyen bu isimlerin çoğu Şehir Mezarlığındaki mezar taşlarına oyulmuş durumda. Ve mezarlıktaki tanıdık/aşina olduğumuz isimlerin sayısı, tabelalarında okuduklarımızın sayısından daha fazla.

Silifke Caddesi kavşağı. Sağ köşede, zemin kat Kunduracı Rauf, üst kat Günaydın Oteli idi.

Silifke Caddesi kavşağı. Sağ köşede, zemin kat Kunduracı Rauf, üst kat Günaydın Oteli idi.

Faaliyetini eski ya da yenilenmiş mekânlarında sürdüren iş yerleri ise, Bisikletçi Metin, Mehmet Şahin Apartmanı’nın zemin katındaki adı sürekli değişen Mersin’in ilk modern ekmek fabrikası (1950’lerin ikinci yarısında yapıldı, Temmuz 2014’te faaliyetini bilmem kaçıncı kez durdurmuş idi.), Temizkan Kırtasiye, Arabağa Kurukahvecisi ve Kasaplar Çarşısı giriş kapısının güneyindeki WC.
Cadde üstünde 1950’li ve 1960’lı yıllarda var olup bugüne kadar ayakta kalabilmiş bina sayısı çok az. Bakımlı olanı da yok. Çoğu harap vaziyette. Ya yoksullara barınak oluyorlar ya da boş duruyorlar. Bir kısmı zamanın itibarlı yapılarındandı; bir kısmı ise ilk yapıldığında da çok nitelikli değildi. Cadde üstündekilerden acınası durumda olup toplumu en çok ilgilendiren yapı da, kanımca Kasaplar Çarşısı. Mersin’in ortasındaki bu tarihi yapının yıllardır restore edilip nitelikli biçimde kullanılamaması, görünümünün her geçen gün daha da kötüleşmesi, kişilerin yapının dış yüzeyinde dilediği tasarrufta bulunabilmesi anlaşılabilir bir şey değil.
Bugünleri göremeyen binaların yerine ise ya yenileri yapıldı ya da arsaları -şimdilik- otopark olarak kullanılıyor, değerlenmeyi bekliyorlar.

Orta-kuzey kesiminde harabeye dönmüş eski yapılar.

Orta-kuzey kesiminde harabeye dönmüş eski yapılar.

Cadde’nin doğu tarafına devamı ancak 1959 yılındaki yol açma çalışmaları sonrasında mümkün olabilen İstiklal Caddesi’nin güney ve kuzey kesimlerindeki binaların yenilenme hızı farklı oldu. İstiklal Caddesi’nin güneyindeki binaların çoğu yıllar öncesinde şimdiki halini almış ve tamamen iş yerine dönüşmüşken, kuzeyindekilerin şimdilik bir kısmı yenilenmiş, zemin katları çoğunlukla iş yeri, (varsa) diğer katları konut olarak kullanılıyor.
Zamanla Cadde üstünde oturanlar ve iş yeri sahipleri de değişti. İlk yerleşen ailelerin sonraki kuşaklarından parası olanlar kentin yeni gelişen, daha prestijli yörelerine taşındı. Eskiyen ve yenilenen binaların bazılarına kente sonradan gelenler yerleşti.

Havra, mütevazı bir yapı idi. 1906 yılında yapıldığı biçimini korumuş olmalıydı. Dışarıdan bakıldığında bir ibadet yeri olduğu anlaşılamazdı. Bahçeli, tek katlı, yığma taştan yapılmış iki pencereli bir konut görünümünde idi. Yola cephesi on metreyi, kapalı alanı seksen ve toplam alanı da yüz elli metrekareyi geçmezdi sanıyorum. 1950’li yılların ikinci yarısında ziyaretçisi azalma sürecine girmişti. 1970’lerin başından itibaren de, yalnızca, bekçisi olduğunu düşündüğüm beyaz saçlı, yıllar içinde iyice yaşlandığına tanık olduğum bir kadını görürdüm. 1970’lerin sonunda iyice bakımsız bir binaya dönüşmüş ve 1980’lerin başında da yıkılmıştı. Ziyaretçisinin azalmasında, Mersin’deki Musevi Cemaati nüfusunun bir kısmının İsrail’e göç etmesinin etkisi olmuştur.

Binalar yenileniyor, ama binaların yolla sınırları hâlâ düzensiz.

Binalar yenileniyor, ama binaların yolla sınırları hâlâ düzensiz.

Kim uydurmuştu, hatırlamıyorum. Çocuklar arasındaki bir “bilgi”ye göre, Havrada bir iğneli beşik varmış. Önünden geçen çocukları yakalarlar, o beşiğe koyup sallarlar, akan kanlarını da içerlermiş. O nedenle çocuklar önünden geçmemeli, karşı kaldırımı kullanmalı imiş. Çocukken bir süre önünden her geçişimde dikkatli meraklarla bakardım. Ne beşiği görebilirdim, ne de çocukları yakalayıp beşiğe oturtabilecek güçte bir insan. Kara propaganda meraklıları o yıllarda da varmış demek.
Havranın yeri, şimdilerdeki Çocuk Şube Müdürlüğünün karşısındaki binanın güney bölümünde idi. Emniyet Müdürlüğünün bu binasında daha önceleri Çarşı Karakolu vardı. Karakol galiba 1960’lı yılların sonlarında oraya taşınmıştı. 1980 yılı ve sonrasını kapsayan bir dönemde adı işkencelerle anılmıştı.

********************

Soğuksu Caddesi’nin çağrıştırdığı anılarımın arasında Atlas Sineması ile ilgili olanların özel bir yeri var. En çok iz bırakanlar onlar. 1952-1956 yılları arasında karşısındaki bir evde oturduk. Sinema yeni yapılmıştı. Kullandığı arsa, öncesinde sebze tarımı yapılan bir tarla idi. O nedenledir ki, açıldığının ilk yıllarında zemini kabaca düzeltilmiş taşlı tarla görünümündeydi. Maazallah bir yağmur yağmasın, koyu kırmızı çamura dönerdi. Zamanla, üstüne basıla basıla, toprak sıkıştı; tozu ve çamuru daha az zarar verir oldu. Sinema, sezonunu mayıs ayı ortalarında açar, hava koşulları olağan dışı seyretmezse, ulusal yas nedeni ile tüm eğlence yerlerinin yasa gereği kapalı olması gereken

Defterdarın evi. Güzel bir ev idi. İstiklal Caddesi'nin yaklaşık 150 m kuzeyinde. Bu görüntü “Dünya kenti” Mersin’e yakışıyor mu?

Defterdarın evi. Güzel bir ev idi. İstiklal Caddesi’nin yaklaşık 150 m kuzeyinde. Bu görüntü “Dünya kenti” Mersin’e yakışıyor mu?

10 Kasım’ın bir gün öncesinde, 9 Kasım’da kapatırdı.
Her gece iki film gösterilirdi. Çok rağbet gören filmler olmadıkça haftada bir filmler değişirdi. Filmler, aynı günlerde bir başka sinemada daha gösterilirdi. Her kente ancak bir film kopyası gönderilebildiği için film makaraları sinemalar arasında taşınır dururdu. 18-25 yaşlarındaki gençler, bir elleriyle gidonu (direksiyonu) diğer elleriyle de koca film makaralarını tutarak, üstlerinde çoğunlukla atlet, bisikletlerle sinemalar arasında telaşla gider gelirlerdi.
Özellikle hafta başlarında, gösterimdeki filmler “naylon araba” olarak anılan, dört adet otomobil tekerleği takılı at arabaları ile mahalle aralarında tanıtılırdı. Arabalarda, üst kenarları birbirine yaslanarak sıkı sıkı sabitlenmiş iki adet ahşap-kontrplak tabla ve tablalara raptiyelenmiş film afişleri olurdu. Böylece araba taş döşeli yollarda sarsıla sarsıla giderken tablalar devrilmez, afişler yolun iki tarafından görülebilirdi. Araba sürücüsünün yanında oturan kişi, elindeki megafonla, tane tane konuşarak ve biraz da bağırarak; “Dikkat! Dikkat! Burası Atlas Sineması reklam arabası! Bu akşam Atlas Sineması’nda iki film birden!” ile başlayan, içinde “Baş rollerinde … Aşk, ihtiras, intikam, macera! Hepsi birden!…” ve/veya “… 36 kısım tekmili birden!” gibi klişeleşmiş afili sözcüklerin geçtiği cümleleri sürekli tekrarlardı. Bu tür anonsları bir süre yapanlardan biri de, Mersin İdman Yurdu futbol takımında 1965-1976 yılları arasında oynayan Ayhan Öz idi. Ayhan’ın futbol yeteneğine çok erken yaşında tanık olmuştuk. Topa hakimiyeti Lefter’i çağrıştırırdı. Mahallemizdeki “tarla” olarak anılan boş alanda, akranlarının değil, kendisinden yaşça çok büyük olanların maçlarında oynardı/oynatılırdı. Ayhan, zamanında yeterli ilgiliyi görebilseydi çok daha üstün başarılara imza atabilecek bir yetenekti.
Akşamları saat yedi buçuktan film gösterimi başlayıncaya değin, halkın dikkatini çekmek, seyirci sayısını artırmak için, dönemin popüler sanatçılarının plaklarını makine dairesinde çalarlar, sinema dışındaki bangır bangır bağıran hoparlörlerden bütün mahalleye dinletirlerdi. Belleğimde en çok yer eden sanatçı da, o zamanlar yeni parlamış olan Zeki Müren idi. Zeki Müren’i de en çok söylediği iki şarkı ile hatırlarım. Biri, ilk plağı olan Şükrü Tunar’ın “Bir muhabbet kuşu” olarak bilinen, sözleri “Kalbimi bezlederim minnet ü zevkle dilesen” ile başlayan Uşşak makamındaki şarkısı. Diğeri de, İsmail Hakkı Nebiloğlu’nun, sözleri “Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben” ile başlayan Hüzzam makamındaki şarkısı. O günlerin etkisi ile olsa gerek, Zeki Müren’in ve bu şarkıların bende küçük yaşlardan itibaren çok özel yerleri olmuştur. Zeki Müren’in 1950’li yıllardaki kayıtlarını hâlâ çok farklı hazlar alarak dinlerim. Bu vesile ile Zeki Müren’in 1954 yılında, konser nedeniyle Mersin’e geldiği bir gün, Bedii Budur’un oğlu Süleyman’ın mektupla yaptığı öğle yemeği davetine icabet etmek için, Soğuksu Caddesi’ndeki evlerine geldiğini de belirtelim. Haberi önceden yayılmış. Zeki Müren’i “çaktırmadan” görebilmek için, mahallemizin meraklı kadınları o saatlerde komşu evlere konuşlanmış ya da sokaktaki çeşmeden su doldurmak gibi başka bahaneler yaratmışlardı. Çaktırmadan görmeleri gerekirdi, çünkü “iffetli” kadınların sanatçı da olsa, “elin adamına” öyle açıktan ilgi göstermeleri hoş karşılanmazdı o zamanlarda.
Mahalle arasında çok yüksek olmayan duvarlarla çevrili açık hava sineması olur da, bedavacısı olmaz mı? Olurdu elbette. Damlardan, pencere demirlerinden, ağaçlardan seyredenlerin sayıları arttıkça, sinemayı çevreleyen yaklaşık iki metre yükseklikteki duvarların üstüne eklenen yaklaşık bir buçuk metre enindeki bez perdelerin sayısı da artardı. Perdedeki görüntüler çok iyi görülemez, konuşmalar çok iyi anlaşılamaz, gazozcu, frikobuzcu geçmezmiş. Ne gam. Aile bütçesine ek yük getirmediği için, anne-babamızın film seyretme isteğimize hayır cevabının önemli bir bahanesini ortadan kaldırıyordu ya.
Sinema dünyası ile çok erken yaşta tanıştırdığı için Atlas Sineması zihinsel gelişmemizde, ufkumuzun şekillenmesinde hayli etkili olmuştur. Sinemadan, yalnızca konu yelpazesi çok geniş olan dönemin ünlü yerli ve yabancı pek çok filmini izleyebildiğimiz, sanatçılarının farkına varabildiğimiz için etkilenmedik. Sürekli göz önünde olan afişler ve kolaylıkla ele geçirebildiğimiz film kırpıntıları ile hayallere dalmak, film gösterme mekanizmasını yakından inceleyebilmek, sinemaya gelenleri gözlemek vb de etkilemiştir.
Atlas Sineması, diğer yazlık sinemalar gibi, televizyonlarla rekabet edemedi; 1980 yılında kapandı. Yerinde yapılan düğün salonu da birkaç yıl faaliyette bulunabildi. Arsasına, 2000’li yılların başlarında üç bloktan oluşan konutlar ile bir anaokulu yapıldı.

Atlas Sineması’ndan söz edip de, onu başlangıcından itibaren uzun yıllar işleten Muhittin (Eskidemir) Abi’den söz etmemek olmaz. Muhittin Abi, mahallemizden. Hatırlı, sözü dinlenen, iyi bir insandı. Siyah, gür ve bakımlı saçları, kaşları ve pala bıyığı ile yakışıklı bir erkekti. Çoğunlukla siyah şalvar giyerdi. Çok güçlüydü. Yakın çevresindeki lakabı “Zir” idi. Arapça, güçlü, kuvvetli (insan), anlamında kullanılan bir sözcük imiş. Seyircinin çok olduğu günlerde, önlerde ek sıra oluşturmak amacıyla, ahşap parçalara çivilenerek bir arada tutulan 8-10 tahta sandalyeyi, başının üstünde elleriyle tutarak taşıdığı sıkça görülürdü. Sinemada kadın seyircileri rahatsız eden erkek seyircilerin vay haline. Fark ettiğinde hemen sessizce dışarı çağırır, birkaç yumrukla ağzını burnunu dağıtır, kovardı. İlerleyen yıllarda, göçler nedeniyle kent daha kozmopolit bir yapıya dönüştüğü için vukuat sayısı artığından mı nedir, ilk film başlamadan ve/veya film aralarında şu türden anonslar da yaptırmaya başlamıştı: “…Türk Ceza Kanunu’na göre, bayanlara sözle sarkıntılık yapanlar üç aydan altı aya, elle sarkıntılık yapanlar altı aydan üç yıla kadar hapis cezası…”
Muhittin Abi, şeker kamışı ile oynanan bir oyunda da çok iyi idi. Kimse onu geçemezdi. Sözü edilen oyun, yalnızca küçüklüğümde Muhittin Abi ve çevresindeki kişilerin oynadığını gördüğüm bir “erkek” oyunu idi. Ona oyun denir mi bilmem. Hiçbir yerden destek almayan bir şeker kamışına, dikey durumdan yere düşene kadar, kaç bıçak darbesi vurulacağını esas alan bir iddia. Oyuna başlamadan, kamışın kökü kesilip atılır. Zemin üstünde dengeli durabilmesi için alt ucu düzeltilir. Seri bıçak darbelerine başlayıncaya kadar eldeki bıçağın ucu ile dik tutulabilmesi için üst ucuna yakın bir yerde, kol hizasında, bir çentik oluşturulur. Bıçak iri ve keskin olmalı ki kabuğu sert olan şeker kamışını kolaylıkla kesebilsin. Darbelere kamışın üst kısımlarından başlanır, altına doğru devam edilir. Yere yakın kısımlarına bıçak sallayabilmek için eğilmek ya da çömelmek gerekir. Oyuna, yani kamışa seri bıçak darbelerini indirme işine başlamadan önce, iddiaya dair pazarlığın da bitirilmiş, hedefin ve ödülün taraflar arasında kararlaştırılmış olması gerekir. Hedef, örneğin, “Altı bıçak bir yara.”, olabilirdi. Bunun anlamı, oyuncu, kamışa, yere düşene kadar arka arkaya yedi bıçak sallayacak, altısı ile kamışı kesecek, yedincisi ile kamışı yalnızca yaralayabilecek. Pazarlığa, bıçak sallama işi öncesinde oyuncunun kendi etrafında dönmesi de eklenebilirdi. Pazarlığın adı o zaman örneğin, “Bir dönüş, dört bıçak, bir yara.” biçiminde olurdu. Oyuncu, pazarlıkta kararlaştırılmış hedefe ulaşabilirse, iddiayı ve ödülü kendisi, ulaşamaz ise pazarlığa dahil olan diğer kişi(ler) kazanmış olurdu. Ödül de, örneğin yirmi beş kamıştan oluşan bir bağ şeker kamışı olabilirdi. İsterlerse seyirciler de kendi aralarında oyunla ilgili bahse girebilirlerdi. Oyundan sonra, yerdeki kamış parçalarını çocuklar toplar, ısırarak ve somurarak suyunu emerler, posasını atarlardı. O yıllarda şeker kamışı Mersin’de çok kolay erişilebilen bir nesne idi. Muhittin Abinin 12-13 bıçakla oyunu kazanabildiğini hatırlayan var. Işıklar içinde yatsın.

Atatürk ve Silifke Caddeleri arasındaki kesimi.

Atatürk ve Silifke Caddeleri arasındaki kesimi.

Soğuksu Caddesi’nin durumu yıllardır içler acısı. En kuzey ile en güney uçları arasındaki mesafe yürüyerek 30 dakikada alınabilen, GMK Bulvarı, Burhan Felek Caddesi, İstiklal Caddesi, Silifke Caddesi ve Atatürk Caddesi gibi kentin en işlek caddelerini kesen bu yolun, özellikle İstiklal Caddesi’nin kuzeyinde kalan kesiminin, çok ihmal edilmiş olması, değersizleşmesinin ve çirkinleşmesinin görmezden gelinmesi anlaşılabilir bir şey değil.
Cadde’de yeni yapıların sayısı artmakta. Bir zamanlar huğların bulunduğu arsalarda 7-8 katlı binalar yükselmiş. Ancak, görünen o ki binaların yol ile sınırındaki düzensizlikler düzeltilmiyor, korunuyor. Neden?
Tüm eski Mersin’i kapsayacak, arsa sahiplerinin katılımı ile, yalnızca onların değil kentin ve toplumun da haklarını ve çıkarlarını gözeten, estetik değerleri önemseyen, bütüncül bir kentsel dönüşüm planı kısa zamanda geliştirilip uygulanmazsa, yazık olacak uzun bir tarihe sahip Soğuksu Caddesi’ne de, Mersin’e de, Mersinlilere de.

Yararlanılan Kaynaklar(Adresi verilen internet sitelerine Temmuz 2014’te erişildi. Fotoğraflar Haziran ve Temmuz 2014’te çekildi.)
1) İsabella CANEVA;Yumuktepe’de Tarihsel Çağlar, http://www.yumuktepe.com/yumuktepede tarihsel caglar prof isabella caneva.
2) Şinasi DEVELİ; Dünden Bugüne Mersin, http://dundenbugunemersin.blogspot.com.tr.
3) Abdülvahap KOKULU; Mersin’e Arap Ailelerin Göçleri, http://www.yumuktepe.com/mersine arap ailelerin gocleri abdulvahap kokulu.
4) Kemalettin KÖROĞLU; Çağlar Boyunca Mersin Yumuktepe, http://www.yumuktepe.com/caglar boyunca mersinyumuktepe prof kemalettin koroglu.
5) Veli SEVİN; Yumuktepe Kazılarında Yeni Bir Sayfa, http://www.yumuktepe.com/yumuktepe kazilarinda yeni bir sayfa prof dr veli sevin.
6) Semihi VURAL; Prehistorik Mersin Yumuktepe, Medyanorm Tanıtım PR Yayıncılık, 2013, Mersin.
7) -; Dünya Kenti Mersin, http://www.mtso.org.tr/pdfs/DunyaKentiMersin.pdf.
8) -; Mersin Katolik Kilisesi, http://360mersin.com/mersin latin katolik kilisesi,78.
9) Katibe UYKU-Nesrin, Feryal, Akın, Hüseyin, Azize Eser, Saadet, Hüsniye ve İsmail KAYADELEN-Emel ve Meriç ŞANLI; kişisel görüşmeler.

 Mersinde Sinemalar Konusunda Doğan AKÇA’nın yazısı için bu satırı tıklayınız.
Güneş Sinemasına ilşkin Gündüz ARTAN ın yazısı için bu satırı tıklayınız.
Mersin Sinemaları için Şinasi DEVELİ nin yazısı için bu satırı tıklayınız. 

MEHMET KAYADELEN

MEHMET KAYADELEN

Maden mühendisi. Ankara’da yaşıyor. Mesleki örgütlerde etkin görevler üstlendi. Çeşitli konularda yayımlanmış yazıları var.

scroll to top