MERSİNİN YENİDEN DOĞUŞU – P. Ç. MERSİN – SEMİHİ VURAL – 5. BL.

Mersin.jpg

BAŞLARKEN
İlkçağlarda Mersin, Yumuktepe höyüğünde izlerini gördüğümüz gibi, çeşitli uygarlıklara ve yerleşimlere sahip önemli bir konumdaydı. Daha sonraları Zephyrion adlı küçük bir yerleşim merkezi oldu. Ortaçağdan itibaren ise uzun bir süre kent olma özelliğini kaybetti.
MERSİN’İN Yeniden Doğuşu
Prehistorik dönemden itibaren yerleşim izleri taşıyan Mersin’in, batısındaki Soli-Pompeipolis antik kenti ile doğusundaki – yol çatı olması özelliğiyle – dünyanın en eski kentlerinden olan Tarsus kenti, yüzyıllar boyunca bölgenin tarihinde önemli roller üstlendi. Yumuktepe ve Zephyrion kitaplarımda bu döneme ait detaylı bilgiler verildi. 19. yüzyıl başlarına kadar Mersin’in yerinde öne çıkan bir yerleşim gözlenmiyor.
1671 yılında yöreyi ziyaret eden Evliya Çelebi gecelediği Türkmen köyünün adını Seyahatnamesi’nde “Mersinoğlu” olarak kaydetmektedir. Kente ait ilk tarihli kayıt Amiral Beaufort haritalarında (1812) “Mersyn” olarak görülmekte olup bu ismin bu tarihten çok önceleri kullanıldığına işaret etmektedir.
Mersinli Nedim Ardoğa çevirilerini yaptığı Amiral Beaufort harita sergisi notları için şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: “Amiral Beaufort’un Mersin’den bahsetmesi ise çok önemli sayılmalıdır. Beaufort İngilizce yazım kurallarına göre “Mersyn” adını kullanmakta ve Donanma Komutanlığına sunduğu X numaralı paftada da Mersin’in yeri olarak adını vermediği, ama Efrenk (Müftü) çayı olduğu anlaşılan bir çayın ağzının yaklaşık olarak 1 (bir) kilometre kadar doğusunu (yaklaşık olarak bugünkü Cumhuriyet Alanı) işaretlemektedir. Bu yönüyle Beaufort (Evliya Çelebi’nin bahsettiği ‘Mersinoğlu’ aşireti göz ardı edilirse) tarihte Mersin’in varlığından bahseden ilk kişi olmaktadır. Üstelik hem modern Mersin’in kuruluşunun 1812’den daha önce olduğunu kanıtlamakta, hem de daha sonraları “Mersina” adı kullananların aksine Mersin adını kullanmaktadır.”
Mısırlı İbrahim Paşa’nın 1832 yılında bölgeyi işgali ile tarımın başlaması ve Amerikan İç Savaşı sürecinde (1861–1865) başlayan pamuk bunalımı nedeniyle bölge bir kez daha önem kazandı. Tarsus ve çevresinde üretilen pamuğun ve diğer malların ticaret ve ihracat kapısı olarak Mersin bu gelişmeden olumlu etkilendi. Bu açıdan pamuk üretim ve ticareti Mersin’in büyüyüp gelişmesinde etkili olmuştur.
1832 yılında Mersin çevresini işgal eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu Mısırlı İbrahim Paşa, Çukurova’da dokuz yıl sürecek kalışı süresinde ordunun yiyecek gereksinimi için Suriye ve Mısır’dan tarımı bilen insanlar getirir. Ziraatın başlaması bölge imarına katkı sağlar. Mısırlı İbrahim Paşa çoklukla Kazanlı İskelesi’ni kullanmaktadır. Bu yıllarda Mersin, Tarsus’un Göğceli bucağına bağlı bir köydür. 1841 yılındaki Adana Vilayet Salnamesi’nde Mersin’de bir kaç hanelik balıkçı köyü olduğu yazılıdır. (Salname: Osmanlı Dönemi’nde devletin vilayetlerinde yaşanan yıllık olayları gösteren rapor.)
Göğceli bucağının ilk merkezi Mersin – Gözne yolu üzerindeki Camii köyüydü. Sonradan Karaisalı’ya ve daha sonra da Mersin’e nakledildi. Mersin 1852 yılında bucak merkezi oldu ve süratle gelişmeye başladı. 14 Eylül 1852 tarihli bir belgede Mersin’e bir iskele yapımı ve Tarsus yolunun onarımı için hazineden para talep edildiğini öğreniyoruz. Bu işin sürdürülmesi için Kolağası Mehmet Efendi görevlendirilmektedir.
O yıllarda kasabada 496 hane, 109 dükkân, 6 kahvehane, 2 fırın, 2 masara (depo, ambar), 1 hamam bulunmaktaydı.Ancak Mersin’in sahil kısmı adeta yağmalanmaktaydı. İstanbul Hükümeti gerekli tedbirin alınması için Adana Vilayeti’ne bir ferman gönderdi. Aslında Mersin’in gelişmesinden İstanbul Hükümeti’nin pek haberi yoktu, çünkü Defter-i Hakani’de (Osmanlı’da Tapu Sicili) Mersin Köyü’nün bir kaydı bulunmadığı bu fermandan anlaşılmaktadır.
1855 yılında imza edilen bir fermanla, Mersin Kasabası tümü ile Valide Sultan Vakfı olmuştur. 1864 yılında Tarsus’tan ayrılarak kaza olmuştur. Mersin’in bu tarihte 3 bucağı ile 79 köyü bulunmaktadır. Bucaklar; Göğceli, Elvanlı ve Kalınlı’dır. Elvanlı yine bugünkü yerindedir. Kalınlı, Çiftlik Köyü’nün 1 km batısında, Tavşan Öreni denilen mevkide bir yerleşim yeridir. Bugünkü Kuzucabelen’in yerinde bulunmaktaydı.
1866 yılında Taş Han’ın önünde demirden Taş İskele adlı bir iskele inşa edilmiştir. 1874 yılında ise ilk özel iskele olan Messagerie Maritimes İskelesi’nin yapıldığını görüyoruz. 1880 Adana Vilayet Salnamesi’nde kentin ismine atıfta bulunuluyor: “…derununda ormanlık, mersin ağaçlarından ibaret bulunduğu cihetle, kaza-i mezkureye MERSİN tesmiye olunmuştur.”. 1883’te ise ikinci özel iskele Mavromati (ahşap) İskelesi faaliyete geçer…
Yukarıda kısa bir özeti verilen dönem içinde Çukurova yöresinde yer alan Mersin’de gitgide gelişme yolunda olan pamuk tarımı büyük ailelere de çekici görünmeye başlayınca, aşiretlerin sürekli yerleşime geçiş süreci de hızlanmış ve yüzyıllar boyu bölgede yaşayanları derinden etkileyen “yayla kültürü” ilişkileri çözülmeye yüz tutmuştur. Böylece pamuğun varlığı 19. yüzyılın sonlarında, daha önce aşiret ilişkileri içinde egemen olan ailelerin bu kez büyük çiftlikler kurmalarına yardımcı olmuştur. (Yurt Ansiklopedisi: 3639) Pamuk yetiştirilmeye başlamıştır, ancak gemilere yüklenmesi, dünyaya gönderilmesi gerekmektedir. 19. yüzyılda Tarsus lagün gölü dolmuştur. Tarsus İskelesi artık kullanılamaz haldedir. Kazanlı İskelesi ise yetersizdir. Yeni iskelelere ihtiyaç vardır. Böylece Mersin kıyılarında inşa edilen iskelelerle pamuk gönderilmeye, pamuk sayesinde Mersin tekrar önemli bir konuma yükselmeye başlar.
Pamuk tarımı, 1960’lı yılların sonunda ağırlığını kaybedinceye kadar yörenin en önemli ihraç ürünlerinden biri olmayı sürdürmüştür.

Top