YOĞURT PAZARI – PAZAR VEYA MÜCAHİTLER CADDESİ – Necmettin ÖNEL

Yoğurt-Pazarı.jpg

Geçen günlerde, Mersin’e, akrabalarımı ve hayatta kalmış, bulabileceğim arkadaşlarımı ziyarete gitmiştim. İçimde, eski Mersin’in özlemi, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, Cami-i Şerif Mahallesinde, iki katlı, kesme taşlardan yapılmış, pencereleri zamanla kararmış tahta kapaklı evimizin bulunduğu Pazar
Caddesine, şimdiki adıyla Mücahitler Caddesine uğradım.
Caddeyi, yürüyerek, boydan boya dolaşmak istedim. Boydan boya yürümem mümkün olmadı. Çünkü caddeyi kapatacak şekilde 12 Eylül 1980’den sonra Jandarma Komutanlığı binası yapılmış. Cadde özelliğini ve uzunluğunu kaybetmiş. Eskiden bu cadde, (doğu-batı istikametinde) Çakmak, (şimdiki 118 inci) caddesinden başlar, Yoğurt Pazarına kadar kesintisiz giderdi. Aslında Pazar Caddesi Uray Caddesinin alternatifi olarak açılmıştır. Şehrin, istasyondan itibaren şehre giriş yolu olarak 4 ana caddesi (eski adlarıyla Uray-Pazar-istiklal-fabrikalar) vardı. Daha ilerde Silifke Caddesi.
Aralardan geçerek caddenin, eski Çakmak Caddesini, şimdiki 118 inci Caddeyi kesen başına kadar gittim. Sırtımı, Fransız, şimdilerde İtalyan kilisesi olan, büyük kilesinin, Uray Caddesinden itibaren, Yeni Mahalle yönüne doğru uzanan arka binalarının duvarına dayadım. Geçmişe döndüm.
Ortalama 5 metre enindeki Pazar Caddesi, iki veya tek atlı arabaların, demir kasnaklı tekerleklerinin geçtiği yerlerde iz bıraktığı, parke taşlarla döşeli idi. Caddenin yorgun ve aşınmış bir hali vardı. Sırtımı duvara dayadığım yere göre sol tarafta, iki katlı, blok taşlardan yapılmış, önceleri orta okul olarak kullanılan bu bina, Mersin’de Lise açıldıktan sonra sanat okulu olarak kullanılmaya başlandı. Mersin’de 1945 yılından önce Lise yoktu. Lise 1945 yılında, Mersin Lisesi adıyla açılmıştı. ilk öğrencilerinden birisi de bendim. Lisenin adı, sonraları yapılışında önderlik eden ve büyük emeği geçen, Mersin Valisi Tevfik Sırrı Gür’ün adı verilmek suretiyle değiştirilmiştir. Lise açılmadan önce, orta okulu bitirenler, en yakın lise Adana’da olduğu için oraya okumaya giderlerdi. Sanat okulu olarak kullanılan bu binanın şimdilerde de orta okul olarak kullanıldığını gördüm. Sanat okulunun, Çakmak Caddesi üzerindeki kilisenin arka binalarında sıcak demir atölyeleri, Pazar caddesi üzerinde de marangoz atölyeleri vardı. Büyük bir depoyu atölye haline getirmişlerdi. Bu okulun, geniş bahçesinde top koşturur, voleybol oynardım gençliğimde. Sanat okulunun mutemedi bir arkadaşım vardı, şimdilerde rahmetli oldu. Onu ziyarete gittiğimde, okul öğrencilerinin yaptığı bazı ağaç ve madeni eşyalara bakar, içimde bir tuhaf sevinç duyardım.
Sanat okulunun karşı köşesinde, iki katlı, blok taşlardan yapılmış, alt kat pencereleri demirli bir binada, (eski adıyla Güney Şoseler ve Köprüler Müdürlüğü) Karayolları 5 inci Bölge Müdürlüğü görev yapardı. Binanın girişi Çakmak Caddesine bakardı. Bu binanın karşısında, kilisenin arka binalarının birinde, Mersin Çocuk Esirgeme Kurumu ve benim okuduğum zaman adı Beş Ocak, şimdilerde Üç Ocak olan ilkokul vardı. Ben ilkokula, ileri ilkokulda başlamıştım. Dördüncü sınıfa geçtiğimde yeni açılan bu okula, evleri yakın olanları naklederlerken ben de nakledildim.
Geçmiş yıllarda, sanat okulunun marangoz atölyeleri olarak kullanılan depoların yanındaki, şimdilerde polis karakolu olarak kullanılan bina, o yıllarda da karakol olarak kullanılıyordu. Karakol binası, kesme taşlardan iki katlı yapılmış olup, üst katta idari birimler, alt katta nezarethane ve diğer birimler vardı. Bu bina, İş Bankası’nın, Mersin’de ilk açtığı şube binasıydı. Pencerelerindeki demirlerde, Bankanın (iş) motifi işlenmişti. Karakolun önünde (NSU) marka, sepetli bir motorsiklet hizmete hazır beklerdi. Gecenin çok ilerlemiş bir saatinde, gürültülü sesi ile motorsiklet çalıştığında, babam, yine adam dövüyorlar derdi.
Karakolun yanından geçen, 33 üncü (şimdiki 5204 üncü) Sokak, Pazar Caddesini keser. Bu sokağın bir ucu deniz kenarına iner, diğer ucu istiklal Caddesinde biterdi. Baktım, Pazar Caddesini kesen 33 üncü Sokak ile 31 inci (5206’ncl) sokak arasında kalan, Mersin’in, o tarihte, tek soğuk hava deposu yerinde duruyor. Mersin’in bütün bakkalları peynirlerini buradan alırlardı. Babam bakkal olduğu için, buradan alınan, beyaz peynir tenekeleri ile kaşar peyniri tekerleklerini taşımak bana düşerdi.
Soğuk hava deposunun karşısında, blok taşlardan yapılmış, iki katlı, yüksek, geniş, ahşap kapısının üzerindeki mermer levhada inşaat tarihi 1889 olarak kaydedilmiş binanın yerinde olduğunu gördüm. Bina restore edilmişti. Her ne kadar, restorasyon sırasında mimari bir hata yapılmış ise de (binanın Pazar Caddesine bakan cephesinde, iki bina arasında büyük bir teras vardı, o kapatılmış) yine de bu iyiye alamet dedim ve sevindim. Çünkü Mersin’de eskilerde değil, yakın tarihte, birçok, anıt olarak bırakabilecek binaların bu gün yerinde olmadığı görülmektedir. Örneğin, Kışla Caddesinde, kale surları gibi çıkıntıları olan, karşılıklı iki evden deniz kenarına yakın olanı, bu gün yerinde bulunmamaktadır.
Pazar Caddesini kesen, 31 inci sokağın köşesinde, soğuk hava deposunun karşısında, Hıristiyan yurttaşlarımızın iki katlı, blok taşlardan yapılmış evleri ile bir iki ahşap ev vardı. Bu evler hala durmaktadır. Esasen, buralar Hıristiyan yurttaşlarımızın çoğunlukta olduğu bir semtti. Burada, Hıristiyan yurttaşlarla Müslümanlar çok güzel kaynaşmışlar, akraba gibi olmuşlardı.
Yaz günleri, mahalleli akşama doğru evlerinin önünü süpürür, sular, akşama hazırlık yapardı. Akşam yemeğinden sonra, herkes kapısının önünde oturur veya birkaç aile bir komşunun kapısının önünde toplaşırdı. Geç saatlere kadar söyleşirlerdi. Mersin’de yaz geceleri, ıslak, yapışkan ve sizi oturduğunuz yerde terleten sıcaktan uyuyamazdınız. Bu nedenle uyku iyice bastırıncaya kadar kapıların önünde oturulur, gecenin çok ilerlemiş bir saatinde evlere girilir, uyumaya çalışılırdı.
Evimizin civarında iki tane kilise vardı. Biri vaktiyle Fransız Kilisesi iken sonradan İtalyan Kilisesi olan, büyük çan kulesi bulunan, büyük kilise, biri de 31 inci Sokağın Uray Caddesi ile kesiştiği köşede, şimdilerde cami olarak kullanılan küçük kilise. Her iki kilisenin de giriş kapıları Uray Caddesine bakardı. Bazı Pazar günleri kiliseye gider, onların ayinlerini seyrederdim. Büyük kilisenin çan kulesi dört köşeli olup, her yüzünde, rahatça görülebilen birer çalar saat bulunmaktaydı. Mahalleli saatlerini bu saatlerin çalışına göre ayarlardı. Bu kilisenin giriş kapısının üzerinde bir de güneş saati bulunmaktadır. Bu günlerde saatlerin bazen çalıştığını işittim. Kilisenin, zangocu hem çanı çalar, hem de papaza aşçılık yapardı. Yazın, kısa pantolon, başında panama bir şapka ile dolaşan tek insan oydu. Zangocun oğlu ile çok güzel arkadaşlık yapardım. Her Pazar, kiliseye gelenler, yardım parası verirlerdi. Bu genelde bozuk para olurdu. Bir gün bozuk paraların arasına kağıt bir beş liralık atıldığını ve paranın birden yok olduğunu gördüm. Para yürütülmüştü. Arkadaşım yaptığı bu hareketten dolayı, sonraları pişmanlık duydu ve bütün ısrarlarıma rağmen, inançlarına göre, papaza giderek günah çıkarttı. Papaz bu sırrı saklamayı doğru bulmamış. olmalı ki, günah çıkartmanın ardından, babası arkadaşımı bir güzel dövmüştü.
Pazar Caddesinin üzerindeki çıkmaz (30 uncu) sokağın köşesinde Şarapçı Şevket’in evi vardı. Dükkanında daha ziyade şarap sattığı için, mahalleli bu ismi vermişti ona herhalde. Aynı sokağın, Şarapçı Şevketin dükkanının karşısına gelen köşesinde, sonradan lokanta olan, mobilya atölyesi bulunuyordu. Yüzünde yılların derin izleri, ellerinde nasırlar, oyma mobilya ve kaplama işlerinde harikalar yaratan bir usta vardı. Onu ağaç oyarken, kaplama yaparken seyretmeye doyamazdım. Zaman zaman kendimden geçerdim. Atölyenin üstündeki evde, dökümcü İbrahim usta otururdu. O tarihlerde, Mersin’in tek dökümcü ustası olup, genelde sipariş üzerine döküm yapar ve seri halde su motorları imal ederdi.
Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği ve altında babam bakkal Osman’ın dükkanı bulunan ev, 29 uncu (5208’inci) sokağın Pazar Caddesi ile kesiştiği köşede idi. Şimdi yerinde küçük bir iş hanı bulunmaktadır. Mahallenin, yaz geceleri lüksüne biz de uyarak, geceleri dükkanın veya yandaki kadın terzisi komşumuzun kapısının önünde otururduk. Gündüzden, dükkandaki vitrin buzdolabına koyduğum, karpuzu, kavunu veya üzümü afiyetle yer, buz gibi soğuk gazozları içerdik. İstasyon tarafındaki, yazlık açık hava sineması dağıldığında, gecenin geç bir saatinde, mahalleyi, sinemanın hoparlöründen yükselen şarkı, türkü sesi kaplardı.
Şimdi, düşünüyorum da, adı mahalle bakkalı olmasına rağmen, dükkanımızın, küçük bir süpermarket gibi olduğunu anımsıyorum. Nedeni de, bu mahalle bakkalında, iğne iplikten, aspirinden gripine; diş macununa, boncuktan sustaya, sebzeden meyveye, temizlik malzemesinden her çeşit gıda maddesine, tekel maddelerinden kuru kahveye kadar, bu gün bir süpermarkette ne bulabiliyorsanız, bu bakkal dükkanında da bulabilirdiniz.
Bu mahalle dükkanının, mahalleli müşterilerinin dışında (dükkan, vilayet, adliye, hapishane, jandarma komutanlığına çok yakın olduğundan) hakimler, avukatlar, mübaşirler, gardiyanlar, askerler de müşterileriydi. Ayrıca, bunların büyük çoğunluğu babamın ahbaplarıydı.
Mersin betonlaşmaya başlamadan önce, evler bir beton yığını değildi. Kiremitli, tahta saçaklıydı. Evlerin damlarına, güvercinler, kumrular, serçeler, atmacalar, saçak altlan ile evlerin çıkmalarının altına, baharda Mersin’e gelen, son baharda giden kırlangıçlar, balkan ve pencere diplerine, çamurdan top gibi, kargalar okaliptüs ağaçlarının üzerine, yarasalar, genelde tahta kapaklı pencerelerin pervaz aralarına yuva yaparlardı. Akşamüstü, caddenin bir tarafından, diğer tarafına doğru hızla zıpkın gibi kırlangıçlar alçaktan uçarlardı. Yarasalar ise hava karardıktan sonra ortaya çıkarlardı. Ben ve arkadaşlarım, önlerini kesmeye çalışırdık. Kırlangıçların ve yarasaların çok kuvvetli bir algılama sistemleri vardı ki, yaklaştıkları zaman sağa, sola, yukarıya zik zak yaparak, bize çarpmadan geçip giderlerdi.
Geçmiş tarihlerde Mersin küçük bir şehir olduğundan, hemen hemen herkes birbirini tanırdı. Babama, Hıristiyan yurttaşlar, dayı; diğerleri Osman Ağa, diye hitap ederlerdi. Babam, tatlı sert, babacan, iyiliksever biri olduğundan mahallelinin her derdine koşardı. Yaramazlıklarımı affetmez, bu nedenle kendi terbiye tarzı olan dayağını sık, sık yerdim. Evimizin bitişiğinde bir kadın terzisi vardı. İlyas Halil bizim mahallenin gençlerindendi. Bir hikayesinde babamın, terzide prova olan bayanları gözetlediğinden söz ediyor ama, ben hiç görmedim.
Pazar Caddesi ile 29 uncu Sokağın kesiştiği köşede, evimizle karşı karşıya, erkek ve kadınlar hapishanesi, bunun tam karşısında da Hükümet Konağı vardı. Gerek hapishane, gerek Hükümet Konağı, ikişer katlı, geç Osmanlı stili, kesme taşlardan yapılmış binalar olup, geniş iç avluları vardı.
Hükümet Konağının Fransızlar tarafından manastır olarak yapıldığı rivayet edilmektedir. Hapishane ise han olarak inşa edilmiştir.
Hükümet Konağının odaları, bir taraftan, Uray Caddesine, diğer taraftan Pazar Caddesine bakardı. Hapishanenin pencereleri ise bir taraftan 27 nci, diğer taraftan 29 .uncu sokağa bakardı. Hükümet Konağı’nın etrafı bahçe ile hapishanenin etrafı da yüksek duvarlarla çevriliydi. Her ikisinin de odalarının bir yüzü iç avlularını görürdü. Hükümet Konağı, hem Valilik hem de Adliye Binası olarak hizmet verirdi. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra, 1960 yılında 6 ay kadar vilayette Maiyet Memurluğu yaptığım zamanlar, bakımlı olan bahçesinde iri gövdeli okaliptüs ağaçları ile palmiyeler, zaman zaman hafifçe esen rüzgarda hışırdardı. Hapishanenin iç avlusunda mahkumlar volta atarlardı. Ne acıdır ki, geçirdiği yangından sonra restore edilip, turizme kazandırılmak yerine, 1980’li yıllarda, tamamen yıktırılıp, arsası üzerine Jandarma Komutanlığı binası yapılmak suretiyle Pazar Caddesi ikiye bölünerek, çıkmaz bir cadde haline getirilmiştir. Bu bina yapılırken 27 nci sokak da ortadan kaldırılmıştır.
Hükümet Konağı’nın Pazar Caddesine bakan, arka yüzünde. seyyar istidacılar, o zamanki adıyla arzuhalciler bulunurdu. Bir dilekçe, o tarihlerde 25 kuruşa yazılır, çeşitli beyannameler doldurulurdu. Pazar Caddesinin üzerinde, bazı enteresan simalar da ekmek parası kazanmak için uğraşırlardı- Bunlardan, seyyar arabada gazoz satan, Gazozcu Cemal, küçük bir kulübede istidacı ve iş takipçisi, Jandarma çavuşluktan emekli olan Avni Başçavuş, Boyacı Ali aklıma geliyor. Gazozcu Cemal, sooğuuk gazooz, Boyacı Ali, boyansiin, parlasiin abiler diye bağırırd!. Birde 31 inci sokakta, her şeyin tamirinden anlayan kısa boylu, koca göbekli, kemer kullanmayıp, pantolon askısı kullanan Nişan Usta vardı. O, mahallenin can kurtaranıydı. Herhalde bunların içinde Boyacı Ali en enteresan simaydı. Beş lirayı ister bir saatte, ister on saatte kazansın, hemen boya sandığını omuzlar, bir şişe Atom veya Çubuk Şarabı, 100 gram beyaz peynir, iki üç domates, üç dört acı yeşil biber alır, evinin yolunu tutardı. Bu dakikadan sonra, ne kadar para verirseniz verin ayakkabılarınızı ona boyatmanız mümkün olamazdı.
Hapishanenin yerine bina yapılırken, ortadan kaldırılan, 27 nci sokağın başında, geniş bir bahçe içinde, kesme taştan, iki katlı Osmanlı Bankasının binası vardı. Neyse ki, bu bina yerinde duruyor. Oysa az ötedeki Selanik Bankası yıkılmış, yerine otopark yapılmıştır. Selanik Bankası Uray Caddesinin 5210 uncu sokağın kesiştiği köşede, iki katlı bir binanın ikinci katında hizmet vermekteydi. O zamanlar Mersin’de topu topu 5 banka bulunmaktaydı. Osmanlı, Selanik, Ziraat, İş, Merkez Bankaları. Sonradan Akbank da açılmıştır.
Çocukluk ve gençlik yıllarımda Mersin’de çiçekçi yoktu. Mersin, bol bahçeli ve çok parklı bir şehir olduğundan, bir yere çiçek götürmek istendiği zaman, ya bahçelerden kopartılır veya park bekçilerine birkaç kuruş verilerek parklardan sağlanırdı. Ben Osmanlı Bankası’nın bahçıvanına birkaç kuruş vererek aldığım çiçekleri sevgilime götürürdüm. Osmanlı Bankasının girişi Pazar Caddesine bakar, arka tarafından, okaliptüs, çam ağaçlarıyla süslü üzerinde yangın kulesi bulunan bulvar (şimdiki istiklal Caddesi) geçerdi. Osmanlı Bankasının önünden, Pazar Caddesine dik olarak, Uray Caddesine doğru uzanan, 5210 uncu sokağın üzerinde Asya Palas Oteli bulunuyordu. Bu otel bir süre SSK Hastanesi olarak ta kullanılmıştır. Otelin altında depolar vardı. Bu depolardan biri Tekel Satış Deposuydu. Tekelin karşısında 15 inci (5212 nci) Sokağın üzerinde Mersin itfaiyesi yer almıştı.
Hatırımda kaldığına göre, üç yangın arabası, caddeleri sulamak için bir arazöz, bir de kılavuz denen binek aracı bulunuyordu. Eskiden, Mersin’in caddeleri yaz günleri sulanırdı. Çok eskilerde Mersin’in caddelerini sulama işini, üzerine bir su tankı konmuş, at arabası ile yaparlardı.
İtfaiyenin Uray Caddesi tarafında, itfaiyeye bitişik, mütevazı Belediye binası, Pazar caddesi tarafında da dispanser, Hükümet Tabipliği Mersinlilere hizmet verirdi. Arka tarafı Pazar, giriş kapısı İstiklal Caddesine bakan ve Osmanlı Bankası tarafından 15 inci (5212 nci) Sokağın diğer tarafından 13 üncü (5216 ncı) Sokağın geçtiği, modern tarzda yapılmış, Mersin’in o tarihte, tek kaloriferli binası olan Merkez Bankası geniş bahçesi içinde, halen, aynı yerde hizmet vermektedir.
Merkez Bankası ile Osmanlı Bankası arasındaki 15 inci Sokağın bir ucu Uray Caddesine, bir ucu da, o zamanlar üzerinde yangın kulesi bulunan, içinde ulu okaliptüs, karabiber, akasya ve daha bir çok ağaç bulunan bulvara (istiklal Caddesine) açılırdı. Yangın kulesinin üzerinde bir siren, halk diliyle canavar düdüğü bulunuyordu. Şimdilerde kule de, siren de yerinde yok. Kule, Mersin’de bir simge olarak bırakılabilirdi. Çünkü, bu kule ve üzerindeki siren, ikinci Cihan Harbinde, tatbikat nedeniyle çaldırılmış, sokaktaki insana güven vermiştir.
Pazar Caddesi ile 13 üncü Sokağın kesiştiği köşede, babacan tavırlı, ak saçlı, güler yüzlü istidacı Sami’nin onun karşı köşesinde Kır Hamdi’nin Demokrat Yazı evi bulunuyordu. Bu sokaktan istiklal Caddesine doğru gittiğinizde, İstiklal Caddesini kestiği köşede, ileri ilkokulu’nun karşısında, değişik bir yapıya sahip, kemerli taş binaya, İş Bankası binasına bugün de rastlarsınız. İstidacı Sami’nin 13 üncü Sokağın Üzerindeki camekanlı yüzünün karşısına gelen köşede, kaldırımda üç ayaklı, seyyar fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken, yaşlı fotoğrafçı ekmek parası kazanmaya çalışırdı.
İstidacı Sami’nin yazıhanesinden, Yoğurt Pazarına doğru, Pazar Caddesinden, ilerlediğinizde, Caddenin iki tarafında, en çok iki katlı, bir kısmı avukat yazıhanesi olarak kullanılan, blok kesme taşlardan yapılmış evlerin arasından geçer, 11 inci (5222 nci) sokağın başında, sağ tarafta, o zamanki Kız enstitüsüne ulaşırdınız. Bu sokağı geçince, solda, büyük bir depoda Mersin’e hizmet veren camcı vardı. Ayna da yapardı. Camcının yanında Yener’in kırtasiye dükkanı, onun bitişiğinde de Hükümet Tabibi’nin evi yer alıyordu. Bu ev, Pazar Caddesi ile 9 uncu (5246 ncı) şimdiki Sanat Sokağının Pazar Caddesi ile kesiştiği köşede olup, karşısındaki köşede, bu gün İçel Sanat Kulübü olarak kullanılan, vaktiyle Askerlik Şubesi olan bina bulunuyordu. Yedek Subay Okuluna sevkimi buradan yaptırmıştım, çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.
Sanat sokağının güney ucu Nüzhetiye camii’nin arkasında bulunan Müftülüğe, bir ucu da istiklal Caddesine çıkardı. Bu sokağın, Askerlik Şubesinin bulunduğu köşesinde bir seyyar fotoğrafçı, diğer tarafında, Müftülüğe yakın köşesinde de başka bir seyyar fotoğrafçı çekim yapardı. Çocukluğumda, seyyar fotoğrafçılar, (negatifi pozitife çevirdikleri sırada) dudaklarını oynatarak sayı saydıklarından, fotoğrafları dua okuyarak çektiklerini zannederdim. Bu duayı öğrenmek arzusu duyardım.
Sanat Sokağını geçince, karşınıza Yoğurt Pazarı çıkar. Yoğurt Pazarı park olarak düzenlenmeden önce, adından da anlaşılacağı üzere, köylülerin her gün yoğurt, peynir vs. getirip, sattıkları bir yerdi. Satışlarda, halkın birbirine güveni o kadar fazla idi ki, yoğurdu, bakır, kalaylı çingillerle alır, evinize götürür, aynı gün veya sonraki gün, çingili sahibine iade ederdiniz. Yoğurt pazarı şimdilerde park, olarak kullanılıyor. Bir köşesinde itfaiye araçları ile arazözlerin sularını doldurmak için,kuyudan su çeken bir pompa istasyonu vardı. Parkın içinde de, ayakkabı boyacıları ile ellerinde bel denen kürekleriyle bahçe belleyenler, omuzlarında baltalarıyla odun kırıcılar bulunurdu.
Yoğurt Pazarına çıktığımız zaman, önünüzden geçen caddenin bir ucu şimdi yerinde binalar bulunan istiklal Caddesinin üzerindeki Buğday Pazarına diğer ucu da Nüzhetiye Camii’ne Çıkardı. Bu Caddenin sol tarafında evde beslediğimiz tavuklara yem aldığım zahireciler ve bunların yanında ilk Ekonomi Sergisinde, imalat ve kaliteden dolayı madalya almış, Çoşarların şekerci dükkanı ve imalathanesi vardı. imalathanenin girişi Yoğurt Pazarı tarafına, arka kapısı ise şimdiki Sanat Sokağına bakardı.
Yoğurt Pazarının etrafı, buğday, yulaf, arpa, tavuk ve kuş yemi, yün, pamuk, çakmak taşı, göztaşı, çarık ipi, kürek, bel, kazma, balta, çeşitli boy ve kalınlıkta zincir, kendir, halat, yular, saban demiri, düven tahtasının altına koymak için çakmak taşı satan zahireci, nalbur ve çerçilerle çevriliydi. Bir de aş evi vardı. Ayrıca, Dişçi Bahir Taylan’ın, Doktor Arslan Yakup’un muayenehaneleri, veterinerlikten eczacı olan Eczacı Vetem’in eczanesi Yoğurt Pazarına bakardı. Bu eczanede, koyu kobalt mavisi, üzerinde ağu yazan, sıra sıra kavanozlar vardı.
Yoğurt Pazarının batısından Hastane Caddesi geçer. Bu caddeyi kesen Silifke Caddesinin başında bulunan Antalyalı Kardeşlerin şekerci dükkanından, bu gün dahi şeker, cezerye, lokum, helva almanız mümkündür. Hastane Caddesinin, Uray Caddesini kestiği köşede, Mersin’in tek gazete ve mecmua bayii, onun iki dükkan berisinde, Torosları geçerken Ahmet Usta’nın kebapçı dükkanı vardı. Şimdilerde, hepsi bir iç çekişi kadar insanın içinde kaldı.
Yine de, bizim evin yerine yapılan iş hanı ile Jandarma binası hariç tutulacak olursa, büyük kilisenin arka binalarından itibaren başlayan Pazar Caddesi, Yoğurt Pazarına kadar eski yapısını kaybetmemiş bir cadde olarak halen ayakta durmaktadır. Mersin, Pazar veya Mücahitler Caddesi-Necmettin ONEL Ankara-Ekim-2001

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top