SİLİFKE KÖY GECELERİNDEN MASALLAR – Eflatun YÜZBAŞIOĞLU

masal.jpg

HAMAM BÖCEĞİ İLE FARE
“Fazla naz aşık usandırır” derler. Bu sözü doğrulamak için şu masalı anlatırlar.
Eskiden bir hamamböceği ile fare varmış. Masal bu ya bunlar birbirlerini sevmiş evlenmişler.
Günlerden bir gün hamamböceği, çamaşırları sırtlamış,  çamaşır yıkamaya giderken, yolda bir devenin izindeki suya düşmüş. Ne kadar çabaladıysa deve izindeki sudan çıkamamış. Bakmış bir atlı geliyor, atlıya seslenmiş:
“Geçen atlı, geçen atlı
Atının gözü  tatlı,
Deyiverin sıçan oğlu Sülü Beğe
Eli ayağı tülü Beğe.
Hel kadın heleme kadın,
Saçı uzun, seleme kadın,
Deve izi, derin göle düştü” demiş.
Haberi duyan fare, işi gücü bırakmış, koşmuş olay yerine. Bakmış ki, hamamböceği deve izindeki suyun içinde.
Fare:
-Ver elini beselek.
Hamamböceği:
– Ben sana küselek.
Fare:
– Ver elini beselek
Hamamböceği:
– Ben sana küselek.
Fare:
– Ver elini besetek.
Hamamböceği:
– Ben sana küselek.
Farenin sabrı tükenmiş:
– Ben de sana depelek, çamura sokalak, demiş.
Hamamböceğine bir tekme atmış, çekip gitmiş.

GÜVERCİNLE KAPLUMBAĞA
Güvercinle kaplumbağa, bir gün bir tarlanın başında ortak olmaya karar vermişler. Pazarlığa başlamışlar.
Kaplumbağa:
-Benim bir şartım var. Kabul edersen ortak olurum, demiş.
Güvercin:
-Tamam, şartını söyle, deyince kaplumbağa şöyle konuşmuş:
– Çifti sürünce beni evine kadar götürürsen, seninle ortak olurum. Güvercin kabul etmiş. “Yalnız  benim de bir şartım var” demiş. Kaplumbağa da kabul etmiş.
Çifti sürmüşler,     işlerini bitirmişler. Güvercin kaplumbağayı evine götürüvermiş.  Eve varır varmaz kaplumbağa düşünmeye başlamış, Nasıl güvercinden önce eve varırım, diye. Hemen geri dönmeye karar vermiş ve çıkmış yola. Aylar, günlerboyu yol yürüdükten sonra, ekin derilme zamanı tarlanın başına varmış.
Oysa kaplumbağa gelinceye kadar güvercin ekini hem dermiş, hem ürünü kaldırmış. Kaplumbağa, tarlanın içinde     ilerlerken gözüne bir ekin sapı batmış,öfkeyle:
– Acele işin canı çıksın demiş.

BOYUNDAN BÜYÜK İŞE KALKIŞMA
Bir söz vardır: “Boyundan büyük işe kalkışma” diye. İşte bu sözü doğrulamak için şu masalı anlatırlar:
Ormanın birinde bir at sürüsü yaşarmış. Öyle bir yermiş ki; sadece bir sokağı varmış. Kurt bunu öğrenince, oraya doğru yola çıkmış.
Giderken yolda     çakala rastlamış, seslenmiş:
-Çakal, aç mısın? Çakal sırıtarak cevap vermiş:
– 000 … Ne sorarsın … Açlık bir günlük değil, beş günlük değil her zaman açız.
Kurt:
-Gel öyleyse ben seni doyurayım, demiş.
Kurtla at sürüsünün suya çıkacakları yere varmışlar. Sokağın bir tarafına kurt, bir tarafına da çakal durmuş. At sürüsü sokağa doğru gelirken, kurt çakalı yanına çağırmış:
Bak bakalım gözlerim kızarmış mı?
Çakal,     kurdun     gözlerine bakmış:
– Kızarmış ağa.
– Dolan arkama bak , kuyruğum inip kalkıyor mu?
Çakal, dolanıp bakmış, “İnip kalkıyor” demiş. Kurt:
– Öyleyse git yerine otur.
Çakal gidip yerine oturmuş. At sürüsü de çıkmaya başlamış.
Kurt, diğerlerine göre daha güçsüz bir atı görünce, yıldırım gibi saldırmış, atı yere indirmiş. Diğer atlar ürkerek kaçmışlar. Kurtla çakal beraber olup atı yemişler. Kurt karnını doyurunca çekip gitmiş.
Çakal; atın leşine, kemiğine bir kaç gün rahat ettikten sonra, yine açlık başlamış. Çakal düşünmüş: kurdun yaptığını ben niye yapmayayım, diyerek, at sürüsünün olduğu yere gitmeye karar vermiş. Yolda tilkiye rastlamış, ” Tilki karnın aç mı?” demiş. Tilki, “Hem de çok” deyince, çakal kasılarak, “Gel ben sen doyurayım” demiş.
At sürüsünün çıkacağı kapıyı varmışlar. Kapının bir tarafını çakal, bir tarafına tilki oturmuş. Sürü kapıya doğru yaklaşırken çakal, tilkiye seslenmiş:
-Gel bak bakalım gözüm kızarmış mı?     Tilki     yaklaşmış, çakalın gözlerine bakmış, “Kızarmamış ağa” demiş. Çakal kızmış, “Öyleyse dolan arkama bak kuyruğum inip kalkıyor mu?” Tilki dolanıp bakmış “İnip kalkmıyor ağam” deyince, çakal daha çok kızmış.  “Sen neden anlarsın git yerine otur” demiş. Tilki gidip yerine oturmuş.
At sürüsü çıkmaya başlamış. Çakal güçlüsüne güçsüzüne bakmadan, rastgele  bir  ata saldırmış.  At öyle bir çifte vurmuş ki çakal takla atarak yere düşmüş. Tilki koşup gelmiş, çakalın üzerine eğilip bakmış:
-Gözlerin kızarmış.
Dolanıp arkasına bakmış:
– Kuyruğun da inip kalkıyor ağa demiş.

ASLANIN GURURU
Evel evel ez ike, ben anamın  evinde kız ike; bir varmış, bi yokmuş… Ormanda bir aslan  yaşarmış.
Bir gün tilki aslanı yatarken görünce “Aslan bey hasta mısın?” Demiş. Aslan da hasta olduğunu söylemiş.
Tilki:
“Seni bir güzelce ovayım, hiç bir şeyin kalmaz”  demiş. Aslan da kabul etmiş.
Tilki:
– Yalnız elini ayağını bağlayacağım. Çünkü sen sinirlisin ovarken, kızıp bir yerimi kırarsın. Aslan buna da razı olmuş. Tilki aslanın elini ayağını güzelce bağlamış, sonra geçip karşısın bıyıklarını burmaya başlamış. Sinsi sinsi gülerek: “Ne zamandır bu anı bekliyordum. Akılsızlığın bedelini öde bakalım haydi …” diyerek çekip gitmiş.
Aslan düştüğü tuzağa çok içerlemiş. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra, çakal etrafı koklayarak çıkıp gelmiş. Aslanı bağlı görünce şaşırmış, yaltaklanarak:
– Ne oldu aslan bey .. ? Kim bağladı seni? Hemen çözeyim deyince aslan hiddetle kızmış:
-Defol şurdan gözümün önünden. Tilkiye bağlatıp da, çakala çözdürmem, demiş.

TİLKİNİN OYUNU
Bir gün ormanda; tilki, ayı, kurt, çakal, domuz, eşek, tavşan bir araya gelmişler. O yıllarda da ormanda büyük bir kıtlık yaşanıyormuş. Hayvanlar yiyecek sıkıntısı çekiyorlarmış. Tilki, “Gelin bir oyun oynayalım. Ben bir şiir okuyacağım, şiirin sonunda kim çıkarsa onu yiyeceğiz” demiş. Hayvanlar da kabul etmişler. Tilki başlamış okumaya:
“Tilki tilki dil beği
Alanlarda gül beği
Ayı ahmak, domuz tokmak
Çakal çarık, koca eşeği inek … ”
deyince beraber olup eşeği yemişler. Karınlarını doyurduktan sonra, tilki tekrar şiir okumaya başlamış:
“Tilki tilki dil beği
Alanlarda gül beği
Kurt kulak, çakal çarık
Tavşan inek … ” Bu sefer de tavşanı yemişler…………

FİNCAN OĞLU ALİ CAN
Köyün birinde, bir karı ile kocanın, bir oğlu ve kırk tavukları varmış. Karı ile koca ölünce, oğlan kırk tavukla kalmış. Tavuklara da bir tilki alışmış otuzdokuzunu yiyip, biri kalınca oğlan korkmuş. Son tavuğu da yerse,sıra bana gelecek diye evi terk edip kaçmış.
Dağda giderken, otuz dokuz tavuğun kemiklerini görmüş. Kemiklere konan sineklere de bir taş alıp atmış. Bakmış ki, kırk sinek birden ölmüş. Koşmuş hemen demirciye, “Usta bana bir kılıç yapacaksın” demiş, üstünede ‘Fincanoğlu Alican, bir vuruşta öldürdü kırk can’ diye yazacaksın.”
Usta, dediği kılıcı yapmış.
Alican, kılıç elinde gide gide bir ırmağın kenarına varmış. Kılıcı yanına koyup uykuya dalmış. Bu ırmağın yukarısındaki mağarada üç dev yaşarmış. Devler Alican’ı görmüşler. “İşte bizim kısmet geldi” diyerek, içlerinden bir devi göndermişler, “Git şunu getir” demişler.
Dev Alican’ın yanına varınca, kılıçtaki yazıyı görmüş, korkarak geriye dönmüş. Öbür devlere durumu anlatmış. Bu defa devin üçü birden gelmiş. Kılıcın üzerindeki “Fincanoğlu Alican, bir vurmada öldürdü kırk can” yazısını görünce, ne yanaşabiliyorlarmış, ne de uzaklaşabiliyorlarmış. Alican da uyanıkmış,ama korkusundan seslenemiyormuş.
Devin biri cesaretini toplayıp
“Alican” diye seslenmiş. Alican korkusundan “Ne var lan!’ diye bağırmış. Devler korkmuşlar.      “Bizimle arkadaş olmaz mısın?” demişler. Alican “Olalım”, demiş. “Ama bizde bir adet var. Yarışmadan aramıza kimseyi almayız”, demişler. Bunun üzerine Alican’ı bir korku sarmış. Şaşıp dururken kılıç kulağına eğilip şöyle demiş:
“Korkma yarışacaksın. Cebine kuş, yumurta, un koydum, işine yarayacak.” Bunun üzerine Alican cesaretlenip, yarışı kabul etmiş. İlk yarış “taş atma” yarışmasıymış, Önce devler taşları atmışlar, çok uzaklara göndermişler. Sıra Alican’a gelince, belli etmeden cebinden kuşu çıkarmış, salmış. Kuş uzaklara kaybolmuş. Böylece ilk yarışı kazanmış.
İkinci yarış, “taşı avuçta sıkıp ezme” yarışıymış. Devler taşları sıkıp, ufalamışlar. Alican unu avucuna gizlice katarak, bu yarışı da kazanmış.
Üçüncü yarış, “taştan su çıkarma” yarışıymış.
Devler taşları sıkmışlar, ama sı çıkaramamışlar. Alican yumurtayı taş gibi sıkmış ve suyu çıkararak bu yarışmayı da kazanmış.
Sıra “çınarı eğme” yarışmasına gelmiş. Devler çınarı eğmişler, ama yere değdirememişler, Sıra Alican’a gelmiş. Alican “Benim boyum kısa, siz çınarı eğin, tutup yere değdiririm” demiş.
Devler ağacı eğmişler, Alican ağaca yapışmış, ama nasıl tutacak? Devleri biraz oyalamış,
“Durun     daha     tutmadım tutuyorum” diye zaman geçirirken devler ağacı salıvermişler. Alican havaya fırtamış ve hızla deredeki böğete düşmüş. Devler koşup sudan çıkarmışlar.
” Ne yaptın Alican?” demişler.
Alican kızmış:
“Bırakın beni sizin gibi arkadaş  mı olur?” Devler,
“Biz seni ölümden kurtardık demişler”
Alican
“Bırakın ölümden kurtarmayı” demiş.
“Ben gökte bir kuş gördüm ardından fırladım. Baktım o ara dere de bir balık var, tutayım diye suya daldım. Balığı da tutturmadınız. ”
Bunun üzerine devlerin gözü iyice korkmuş. Bir gün başımıza iş  açar diye, Alican’dan ayrılmaya  karar vermişler. Durumu Alican’a açmışlar. Alican çoktan razı bu işe ama şöyle demiş:
“Bir çuval altın verirseniz ve dereden  karşıya geçirirseniz ayrılırım.”
Devler kabul etmişler. Alican’a bir çuval altın vermişler. Devin biri de Alican’ı  sırtına alarak derenin ortasına varmışlar. Dev demiş ki:
” Alican, sen çok hafifmişsin yarışmadaki bu gücü nereden buluyordun?”
Alican,
“Ben ağırlığımı vermiyorum d. ondan” demiş. Dev ‘Ver öyleyse” deyince, Alican kılıcının ucunu deve  batırmış. Dev, “çöktüm çek ağırlığını” demiş.
Alican’ı  karşıya geçirip, korkuyla arkadaşlarının yanına dönmüş. Alican da altın çuvalını sırtına yüklenerek, köyüne doğru sevinerek yola koyulmuş.

KELOĞLAN’LA  KÖSE
Keloğlan bir gün değirmene gidecekmiş. Gideceği yerde de birkaç değirmen varmış.
Anası:
– Sakın Köse’nin değirmenine gitme, köse seni kandır, demiş.
Keloğlan, eşeğe çuvalı atmış, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, yolda anasının öğüdünü unutmuş. Vara vara Köse’nin değirmenine varmış. Unu öğütmüşler.
Köse,
“Senin undan bir çörek yapalım” demiş.
Keloğlan da, “çöreğin unundan ne çıkacak” diye kabul etmiş. Köse, başlamış unu yoğurmaya. Su az geldi diyince Keloğlan su dökermiş, ”Un az geldi” deyince un dökermiş. Derken, döke döke un bitmiş. Çöreği pişirmeye başlamışlar. Çörek pişerken, Köse şöyle demiş:
– Birer hikaye anlatalım , kimin hikayesi güzelse çöreği o yesin.
Keloğlan, “Peki önce sen başla” demiş.
Köse, başlamış anlatmaya:
“Yılın birinde bir karpuz ektim. Karpuz o kadar büyüdü ki kolu ta denizin içine vardı. Kolun üstünden az gittim, uz gittim, vara vara denizin ortasına vardım. O sıra oradan bir kervan geçiyormuş, gürültüden fincan yüklü katıdar ürktü; fincanlar kırıldı. Kervancının elinden kaçıp zor kurtuldum” diyerek hikayesini bitirmiş.
Sıra Keloğlana gelmiş, anlatmaya başlamış:
“Eşeğimin sırtını semer sürttü. Ne yapayım diye düşünürken, yaşlının biri, yaraya bir ceviz yağı sür, dedi. Ben de bir ceviz yağı sürdüm. Eşeğin yarasında bir ceviz bitti. Ceviz öyle iştahlandı öyle büyüdü ki koca bir ağaç oldu. O yıl çok ceviz verdi, Gelen giden taş, tezek atarken koca bir tarla meydana geldi. Ben de tarla boş durmasın diyerek bir ekin ektim. Aradan zaman geçti ekin olgunlaştı. Aldım orağı tuttum tarlanın yolunu. Tam ekin tarlasına vardığımda, önümden bir domuz kaçtı, orak biçti; domuz kaçtı orak biçti, ekinin sonuna doğru domuzun kulağından bir kağıt düştü. Eğildim aldım kağıdı…”
Köse, merakla: “Ne yazıyordu kağıtta?”
Keloğlan:
“Köse halt etme, çörek Keloğlan’a düştü yazıyordu” demiş, çöreği kaptığı gibi kaçmış.
Köse, Keloğlan’ın arkasından bakakalmış.

CİNGEVCIK
Bir varmış bir yokmuş.
Cingevcik adında bir oğlan varmış.
Günün birinde bir para bulmuş.
“Ebem evine cik cik, Dedem evine cik cik “  diye parayla oynarken, geven otunun içine düşürmüş, Orada otlayan keçiye seslenmiş:
“Gel gökkeçi bu geveni ye.”
Gökkeçi:
“Niye yiyecekmişim, dağlarda biten otu?”
Cingevcik, kurda seslenmiş:
Kurt:
“Gel kurt şu keçiyi ye”
“Niye yiyecekmişim dağlarda gezen keçiyi?”
“Gel köpek şu kurdu kov”
Köpek:
“Niye kovayım dağlarda gezen kurdu.”
“Gel çoban, şu köpeğini döv.”
“Niye     dövecekmişim     davar güden köpeğimi.”
“Gel ağa şu çobanı döv.”
“Niye dövecekmişim haykıra haykıra davar güden çobanımı?”
“Gel ateş şu ağanın sakalına uzan.”
“Niye uzanayım oturup duran ağanın sakalına.”
“Gel su ateşi söndür.”
“Niye söndüreyim yanıp tüten ateşi.”
“Gel öküz şu suyu iç.”
“Niye içeyim ılğın ılğın akar suyu.”
“Gel yılan, şu öküzün boynuna  dolan.”
“Niye dolanayım, gezip duran öküzün boynuna.”
Cingevcik:
“Gel leytek şu yılanı yut,” demiş. Leylek uzun yollardan uçup geldiği için; çok açmış. Yılana doğru yaklaşınca, birden bire gök  keçi gevene koşmuş, kurt keçiye  koşmuş, köpek kurda koşmuş, çoban köpeğe koşmuş, yılan öküze koşmuş, leylek yılana koşmuş…..

KAPLUMBAĞANIN YAŞI
Kaplumbağa ile tilki bir mezarlıktan geçiyorlarmış. Tilki  birden ağlamaya başlamış.
Kaplumbağa:
“Ne oldu tilki kardeş, niye ağlıyorsun?” demiş.
“Beş yüz yaşında bir oğlum ölmüştü, şu mezarlığa gömmüştük, ona ağlıyorum”  demiş.
Bu defada kaplumbağa ağlamaya başlamış.
Tilki:
“Peki sen neden ağlıyorsun?’diye sormuş.
Kaplumbağa:
“Gökte hiç yıldız yokken, o zamanlar beş yüz yaşındaydım. Benim de bir oğlum ölmüştü, onu hatırladım”, demiş.
Tilki, kendinden yaşlı biri çıktığı için sinirlenerek:
‘Vay sürünesice”  demiş Boynundaki kırışıklıklar hep ondan mı?”
*Bu yazı  “Mersin Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü Yayın Organı” olan “İÇEL KÜLTÜRÜ”  Kasım 1996 – 48. Sayısından alınmıştır.

Biyografik Bilgi

scroll to top