SOLOİ / POMPEİOPOLİS – VİRANŞEHİR / MEZİTLİ : 3. BÖLÜM

Kuzeyden-Bakış.jpg

Küçük Asya’nın
İlk Akdeniz Kapısı

SOLOİ / POMPEİOPOLİS antik kenti

BAŞLARKEN
Ova üretir Soloi Limanı satar. Verimi yüksek Çukurova’nın çeşidi çok ürünleri binyıllardır ihraç edilir, dış satımı yapılır. Ovada yetişen pamuk, buğday, Tarsus’un üzümü, narenciyenin ilk ürünlerinden ekşi limon, Toroslar’ın kutsal ormanlarının kerestesi, altına dönüşür dış pazarlarda. Ovanın kuzeyinde bu ürünlere para verecek yeterli pazar bulunmaması karşısında deniz yolu üzerindeki liman kentlerinden ulaşılabilecek dış ülkelerdeki açık pazarlar ova üretimini özendirirken, ürün yelpazesini genişleten bereketli Anadolu toprağı da Çukurova üretimine ek olarak kendi ürettiklerini Kilikya geçitlerinden yine deniz kapılarına gönderiy olmalı. Üstelik Anadolu’da biriken askeri güç odakları da ayni şekilde Kilikya limanlarını kullanmayı uygun görüyorlardı. Örneğin Pers döneminde Sardes’te oturan yönetim Ege kıyılarındaki antik kentlere sefere çıkmaya karar verdiğinde Mersin kıyısı hareketli günler yaşıyordu. Deniz haritalarında görülen Zephyrium kenti şimdi üzerinde yaşadığımız toprakların yerinde bulunuyordu.

Tarımsal üretime dayanan gelişmenin sonucu olarak kıyı kentlerinde ticaret ve deniz ulaşımı giderek çoğaldı. Akdeniz’in yetersiz kaynakları ve coğrafyası, deniz ticaretinin gelişmesine neden oldu. Akdeniz dünyasının verimli akarsu ağızlarında yüksek kültür birikimlerine sahip insan toplulukları oluşmaya başladığında kolonistler kendi ülkelerinde yetişmeyen orman ürünlerini, ulu katran kerestelerini, yaylalardaki büyükbaş hayvanlarını ve özellikle atları, her türden av ve kürk hayvanlarını, geniş tarım alanlarını, her türden meyve ile obsidiyen, gümüş, kalay madenlerini ele geçirmek için her yönden saldırdılar.

Mersin’in batısında Mezitli (Viranşehir) sınırları içinde yer alan Soloi / Pompeiopolis, antik dönemlerde MÖ II. binden beri Doğu Akdeniz’in önemli liman kentlerinden birisiydi. Heredot’un verdiği bilgilere göre artık burası 4. Hükümet “Kilikya” olmuştu. Darius MÖ 490 yılında sefere çıkacağı zaman donanmasını Soloi Limanı’nda toplar. Vergi diye aldığı (haraç) 1200 Kg
gümüşün bir kısmı ile kurduğu garnizon, verimli katran ormanlarından sağladığı kereste ile tersanelerinde yaptırdığı geniş karınlı gemilere, yörenin bitek toprağından sağladığı temel gıda maddelerini yükler. Kilikya Pers İmparatoru’na vergi olarak günde bir beyaz at vermektedir. Yılda 360 beyaz atla sağlanan atlı birliklerinin de eğitilip donatılmasıyla Sardes’ten İyonya’ya sefer düzenleyen Pers yöneticileri, Kilikya Limanı’ndan yola çıkarlar… Ver elini kıyı kıyı Akdeniz-Ege. Hem ziyaret, hem ticaret, hem savaş, hem ganimet.

KONUMU
Mezitli Deresi referansı 36° 45′ 3¨ Kuzey ile 34° 32′ 49¨ Doğu’dur.
Mersin-Silifke karayolunun 11. kilometresindeki Mezitli Belediyesi binasından güneye ayrılan 2 kilometrelik asfalt yolun çevresinde yer alan Soloi-Pompeiopolis Anadolu coğrafyası içinde ama Anadolu’ya sırtını dönmüş Antik Kilikya Bölgesi’nin çok önemli bir liman kentidir.

ADININ KAYNAĞI
Soloi adı Güneş anlamına gelir. Kentin adının Güneş tanrısına tapan Dorların dini inançlarından gelmwkte olduğu düşünülebilir. Diogenes Laertios’a göre ise, Soloi adının kökeni burada bir zamanlar yöneticilik yapmış olan Solon’dan kaynaklanmaktadır (MÖ 630-560). Solon, Kilikia’da kurduğu bu kente hem adını verir hem de buraya AtinalIları yerleştirir. (s2)
Bilge Umar’ın yorumu ise tamamen değişiktir:
Soloi adı, bu biçimiyle, eski Hellen dilinde, Solos’lar, Solos’lular anlamlarına gelir. Solos sözcüğü, aynı dilde, “Demir parçası, demir kitlesi” demektir. Kanımca, Anadoludaki Soloi kentinin adı aslında böyle değildi ve “Güzelpırıltı-lık” anlamında Sal(a)-uwa öğelerinden türetilmiş Saluwa idi. Bunun Sala, “Güzel pırıltı” bölümü, besbelli ki, Salamis, Salana (Selene) adlarında olduğu üzere, deniz yüzeyine vurmuş ay ışığını kasdeder. (b3)

M.Ö. 64 yılında Soloi kentini korsanlardan arındıran Pompeius’a bir şükran olarak kentin adı Pompeius’un kenti anlamında Pompeiopolis adı verilmiştir.

19. Yüzyılın başlarında yöreye yerleşen halk, çevredeki örenlerden ötürü buraya Viranşehir demiştir. Bu isim salnamelerde belirtilmektedir.

ATATÜRK SOLOİ POMPEİOPOLİS’TE
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk 21 Mayıs 1938 Soloi / Pompeiopolis’i ziyaret etmiştir. Atatürk’ün yanına Mersin Valisi Ruknettin Nasuhioğlu ve Belediye Başkanı Mithat Toroğlu’nu da alarak gittiği Pompeiopolis Sütunlu Caddesi onun ziyaret ettiği en son ören yeridir.

YÖREYİ ZİYARET EDEN GEZGİNLER
Soloi / Pompeiopolis 19. yüzyılda özellikle İngiliz ve Fransız gezginlerin ilgisini çekmiş, onların çizdiği plan ve gravürler kentin tarihi, arkeolojisi ile ilgili yayınlarda ve anı kitaplarında yerini almıştır. Bu gezginlerden kimileri, oryantalist etkilerle, kimileri de görev nedeniyle kenti ziyaret etmişlerdir.

Beaufort Haritaları
Bu ziyaretçilerin arasında ‘Frederickssteen’ fırkateyni ile Türk kıyıları ve adalar ile ilgili hidrografi çalışmaları, deniz haritalarının çıkarılması gibi asli görevlerin yanı sıra; istihbarat, deniz korsanlığının önlenmesi vb. gibi görevler yerine getiren ünlü İngiliz Amiral Francis Beaufort da vardır. Beaufort’un 1812’de çıkarttığı, başyapıtı Karamania’nın XII. bölümünde Soloi/Pompeiopolis ile ilgili izlenimleri ile birlikte yayınladığı ölçekli plan (1/500 yard), kentin bugüne değin çıkarılmış en hatasız olanlarından birisidir. Planda ilk bakışta kuzey-güney doğrultusunda uzanan, özgününde 200 sütunlu olan caddenin (cardo maximus) bağlandığı liman ile onun doğusunda yer alan kentin tiyatrosunun yaslandığı ve üzerinden kentin sur duvarlarının geçtiği Soloi Höyük göze çarpmaktadır.

Bölgeyi ziyaret eden diğer gezginlerin izlenimlerini içeren yayınların tarihleri aşağıdadır:

Kaptan Beaufort’a katılan Charles Robert Cockerell (1810-7)
John MacDonald Kinneir (1813-14)
Albay, topograf William Martin Leake (1824)
J. A. Cramer (1832)
Leon de Laborde (1838),
V. Langlois (1852-3),
W. Barker (1853),
W. Bartlett (1834-35, 1842-45 ve 1853)
T. Allom, Charles Texier (1862),
Emily Beaufort (1861’de günlük, iki cilt),
P. Tremaux (1863’te yayınlanan arkeolojik araştırmalar),
E. J. Davis (1875),
V. Cuinet (1890),
G. Alishan (Kilikia Tarihi ve Coğrafyası, 1899).

Bu gezginler yayınlarında Soloi/Pompeiopolis ile ilgili bazı arkeolojik buluntulardan söz etmektedirler. Bunlardan bazılarını not edelim:

Viktor Langlois – Bir gümüş madalyon, Soloi tiyatrosunda bulunan (Louvre’daki) bir kadın heykeli ile bir Grekçe yazıt;
W. Barker – Beyaz mermerle kaplı tiyatrodaki çelenk, trajik masklar, çelenklerle süslü bir korniş ve bir Venüs heykeli;
P, Tremaux – tarafından yeri tanımlanan ünlü şair Aratos’un anıt-mezarı;
E. J. Davis – Tiyatronun diazomasına açılan bir giriş, batı sütun sırasının kuzey ucundaki bir agoranın varlığı;
G. Alishan – 70 yaşında ölen bir Hıristiyan olan Dionisius ve karısına ait Grekçe yazıtlı mermer mezar.

Ayrıca C.R.Cockerell ve W. Bartlett gibi sanatçıların gravür ve çizimleri Soloi/Pompeiopolis arkeolojisi konusunda günümüze yansıyan önemli kayıt ve belgelerdir.
Antik kente kuzeyden bakış

Geçmişten Günümüze KAYITLARDA SOLOİ

Hesiodos (MÖ. 8. yüzyıl)
Soloi adını ilk kullanan Hesiodos’tur. Hesiodos’a göre, “Troia’nın düşmesinden sonra Argos’un kurucusu Amphiaraus’un oğlu kahin Amphilokhos, Apollon tarafından ‘Soloi’de öldürülmüş ve gömülmüştür.

Herodotos (MÖ 484- 425)
Tarihin babası Herodotos ‘da Soloi’den söz eder: Ancak bu kent Kıbrıs adasındaki “Soloi” kentidir.

Pseudo-Skylaks ve Eseri “Periplous”
Bodrum Yarımadası’nın kuzeyinde olduğu bilinen fakat yeri henüz tespit edilmemiş Karyanda şehrinde MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Skylaks’a atfedilen Periplous (İskan edilmiş Avrupa, Asya ve Afrika Denizi’nin Çevresindeki Seyrü Seferi) adlı coğrafi eserde Karadeniz, Akdeniz ve Afrika sahillerindeki yüzlerce kentin tarihsel coğrafyası hakkında kısa fakat yararalı bilgiler bulunmaktadır. Ancak metinde MÖ 4. yüzyılda kurulan kentlere ait bazı göndermeler de bulunduğundan bu eserin bu yüzyılda yaşamış bir yazar tarafından kaleme alınmış olabileceği akla geldiğinden eserin yazarı Pseudo Skylaks olarak adlandırılmıştır. Eserin 102. maddesinde Kilikia başlığı altında şu bilgiler verilmektedir.

Pamfilya’dan sonra, Kilikya halkı gelir ve Kilikya Bölgesi’nde şu kentler vardır: Selinous; Kharadrous kenti ve limanı, Anemourion burnu ve kenti, Nagidos kenti (ki bu kent) bir adaya sahiptir. Seton’a doğru Posedeion Limanı, Salon, Myous, Kelenderis kenti ve limanı Aphrodisios ve diğer bir liman; Holmoi Hellen kenti (… stadia) uzaklıktadır. Terk edilmiş Sarpedon kenti ve ırmağı, Hellen kenti Soloi, Zephyrion kenti, Pyramos Irmağı ve Mallos kenti, ki bu kente yukarı (doğru) ırmak üzerinden yelken açılır, ticaret merkezi Adana ve Fenikelilerin Myriandos Limanı ile Thapsakos Irmağı yer alır. Kilikya’dan sahil boyunca deniz seyahati, Pamfilya’nın sınırlarından Thapsakos Irmağı’na kadar, üç gün iki gecedir. Ayrıca Karadeniz’deki Sinop’tan anakara içinden geçerek Kilikya’nın Soloi kentine kadar bir denizden (Karadeniz) diğer denize (Akdeniz) kara yolu ise, beşgün sürer. (p1)
Dünyanın en eski haritalarından Tabula Peutingeriana levhalarından detay: Cilicia (Kilikya) Pompeiopolis/Soloi (Mezitli) Zephyrio (Mersin) görülüyor.

Amasyalı Strabon (MÖ 64/63-MS 24)
Mersin ve çevresi hakkında geniş bilgi veren bir diğer kişi de Amasyalı (Amaseia) coğrafyacı Strabon’dur. Ülkemizin tarihi coğrafyasını ve arkeolojisini incelerken başvurulan antik kaynakların ilk sıralarında Strabon’un “Geographika” (Coğrafya) adlı çalışması gelmektedir. “Phamphylia sınırından Anemurion’a kadar Kilikya kıyısına yapılacak gezi sekizyüzyirmi (242 km), buradan da Soloi’ye kadar geri kalan kısmı yaklaşık 500 stadiadır (148 km). Lamos’tan sonra önemli bir kent olan Soloi’ye (Viranşehir) gelinir. … Sonra Zephyrion’a (Mersin)…
Burası İssos’u da içeren diğer Kilikya’nın başlangıcıdır.” (c2)

Strabon’un olgunluk döneminde yazdığı (kimi araştırmacılara göre MÖ 7 yılında, kimilerine göre MS 18-19 yılları (?) arasında) 17 kitaplık “Geographika” adlı anıtsal eseri yalnızca bir coğrafya kitabı değildir. Bu temel eser bir yandan antik dönemin bir ansiklopedisi, öte yandan coğrafyanın da felsefesidir. Eserin, yurdumuzun tarihi coğrafyasıyla ilgili XII, XIII ve XIV. kitapları, Grekçe aslından ya da yabancı dillerdeki çevirilerinden yararlanma olanağı bulamayan Türk okuruna yardımcı olma amacıyla, Prof. Dr. Adnan Pekman tarafından “Coğrafya” adıyla dilimize çevrilmiştir. Yazısının devamını okuyalım:

“Soloi Akhaialar ve Lindos’tan gelen Rhodoslılar tarafından kurulmuştur. Kentin nüfusu azaldığından, Büyük Pompeius korsanlardan geriye kalanlardan en önemli ve bağışlanmaya lâyık olanlarını buraya yerleştirdi ve kentin adını Pompeiopolis olarak değiştirdi.”

“Soloi’nin ünlü yerlileri arasında babası Tarsos’tan göç etmiş olan stoik filozof Khrypsos; güldürü şairi Philemon ve nazım tarzında yazılmış olan “Phainomena” adlı yapıtın yazarı Aratos vardır.”

Hesiodos’un (MÖ 8.yüzyıl) “Troia’nın düşmesinden sonra Argos’un kurucusu Amphiaraus’un oğlu kahin Amphilokhos, Apollon tarafından ‘Soloi’de öldürülmüş ve gömülmüştür.” diye bahsettiği Amphilokhos’a İskender’in kurbanlar sunduğu söylenir.

Pomponius Mela (Ölümü M.S. 45)
Mela’ya göre Soloi bir Rhodos, Argos kolonisidir. Soloi, Kyros’un MÖ. 546’da Sardis’i ele geçirmesinden sonra diğer Kilikia kentleri ile birlikte Pers yönetimi altına girmiştir.

Sir Amiral Francis Beaufort (1774 – 1857)
İngiliz Kraliyet Donanması amirallerinden Beaufort 1812’de araştırmalar yapmak için İngiltere’den yola çıkar. Tüm Ege ve Akdeniz sahillerini geçerek Bozyazı adasına kadar gelir ve gemisi burada arıza yapar. Burada bir gözlemevi kuran Beaufort yeni bir enlem boylam sistemi ve bugün İngiltere ve Amerika’da kullanılan dalga ölçüm sistemini kurmuştur. Gemisinin arızasını giderdikten sonra tekrar yola çıkmış ve Mezitli sahillerinde Viranşehir (Soloi-Pompeiopolis) antik limanına, daha sonra Mersin’e gelmiştir.

Amiral Francis Beaufort haritalarından. (Kaynak: Karamanya)

Karamanya – Sir Amiral Francis Beaufort
…Latmos’tan Pompeiopolis’e kadar dümdüz uzanan yalı boyu, içinde mavi kireç taşı ile gri granit çakılların çoğunlukta olduğu karışık taşlardan oluşmuştur. Gri granit çakılların varlığı, kıyıda göze çarpmamalarına karşın, yörede aynı türde kayalardan ibaret dağların bulunduğunu yada bulunmuş olduğunu gösterir gibidir. Doğuya doğru ilerledikçe, dağlar kıyıdan olan uzaklıklarını arttırmayı sürdürür ve ovalara daha büyük bir genişlik bırakır; pek çok küçük ırmakla sulanan bu ovalar, şimdiye kadar geçtiğimiz yerlere kıyasla nüfus ve kültür bakımından açıkça daha üstündür. Her derenin ağzında, her biri bir karga sürüsünün sahiplendiği yaprak döken ağaçlardan bir koru vardır; karga yavruları araştırmanın gereği olan işler yapılırken boşta kalıp, çoğunlukla kendilerine bazı yararlı eğlenceler uyduran tayfalar tarafından kolayca yakalanıyordu. Kayalıklar arasında kabuklular, yarlarda rezene, çalılıklarda kuş yumurtaları, çay yapmak için yabani adaçayı, keçilerimiz için ot, süpürgeler için mersin dalı gibi, her yerde uğraşacak bir konu bulunuyordu.

Sonunda, Pompeiopolis ya da Soloi nin (Mezitli-Viranşehir) uzun sütunlar ve yükseltilmiş tiyatrosu, ufkun üzerinden görüş alanımıza girdi; görünüşü onun görkemi hakkında kılavuzların anlattıklarını doğrular biçimdeydi. Biz de hiçbir düş kırıklığına uğramamış olduk.

Karaya çıkıldığında karşılaşılan ilk şey paralel kenarlı ve değirmi uçlu güzel bir liman ya da havzadır: elli ayak kalınlığında yedi ayak yüksekliğinde duvarlar ya da mendireklerle çevrelenerek biçimlendirilmiş olup, bütünüyle yapaydır.

Güçlü bir harca gömülü moloz taşlardan yapılmış olan duvarlar, demirden kırlangıç kuyruğu kenetlerle birbirine bağlanan, sarımsı kabuklu kireç taşı bloklarıyla kaplanıp, örtülmüştür. Bu taşın kabukları kolayca sökülmekte ve ilk parlaklıklarını da korumaktadır. İskelenin uçları şimdi yıkıktır ve limanın iç bölümü kumun birikimiyle deniz yüzeyinin üzerine çıkmıştır; burasını, su bizi vazgeçmek zorunda bırakacak derinliğe kadar kazdık, ancak yarı saydam cam parçalarından, kırık çömleklerden ve kiremitlerden başka hiçbir şey bulamadık.

Deniz, planda görülebileceği üzere, bir bakıma daha önce betimlenmiş olana benzer biçimde bir yığışım taşı kümesine dönüşmüş olan bir yalıyla sınırlandığı yerde, hâlâ iskelelerin içine biraz dolmaktadır. İskelelerden düşen kare biçimli taş bloklardan bazıları bu kabuğa gömülmüş ve sıkıca yapışmış olmalarına karşın, özgün konumları hâlâ belli olup, taşlaşma sürecinin ne kadar yakın zamanda ve ne hızla gerçekleştiğini kanıtlayan taze bir görünüş taşımaktadırlar.

Liman girişinin karşısında, çepeçevre rıhtımdan bir portiko yükselmekte ve kenti aşarak kara tarafındaki ana kapıya ulaşan iki yüz sütunlu bir çift sıraya açılmaktadır; bu kapının dışından ileriye de, taş döşenmiş bir yol küçük bir ırmağın üzerindeki köprüye kadar aynı çizgide sürüp gider . Altta Amiral Boufort Haritası görülüyor.

Limanın yanındaki uçta iki sıra sütunun kemerlerle birleşmiş olduğunu gösteren bazı belirtiler vardır ve belki de bütün bu sıra sütunlar bir zamanlar üstü kapalı bir sokak olup, cadde, portiko ve liman ile birlikte soylu bir görünüm meydana getirmiş olmalıdır. Hatta şimdiki yıkık durumda bile bütünün etkisi o kadar güçlüdür ki, gemideki en cahil denizci bile onlara duygulanmadan bakamaz. Oysa, sütunlar tek tek ele alındığında, bu kadar avantajlı gözükmemektedirler; çünkü yapıldıkları taş fazla incelikli bir işçilik için çok kabadır ve mimarın beğenisinin de uygulama kadar kötü olduğu anlaşılmaktadır.

Bazıları Korint, öbürleri Kompozit düzende işlenmiş olup, orantıları bile başka başkadır; yaprakların tasarımı aynı türdeki başlıklarda değişiklik gösterir; kıvrımları arasına insan büstleri, hayvan figürleri ya da benzer tutarsızlıkta başka bezemeler yerleştirilmiştir. Dikmelerin birkaçından herhalde küçük heykelleri taşımış olan konsollar uzanmaktadır; çoğunda kısa yazıtlar bulunmakta, ama taşın aşınmış durumu bunları doğru biçimde çözümlemeyi olanaksız kılmaktadır. İki yüz sütundan en çok kırk dördü şimdi ayaktadır; geriye kalanlar, kapıları ayrı portıkoları ile temelleri kolayca izlenebilen ve sıra sütunlara bağlı olan obür yıkık yapılardan büyük sayıda bir yığınla karışmış olarak, düştükleri yerde durmaktadır.

Tiyatro hemen hemen yok olduğundan ne kesin boyutları, ne de oturma yerlerinin sayısı saptanabildi; ancak başka yerlerde gördüklerimize kıyasla daha düşük bir nitelikte olduğu anlaşılıyordu.

Yamacına kurulmuş olduğu tepenin yapay olduğu görülmektedir; belki de limanın kazısı buraya gereken malzemeyi sağlamış olmalıdır. Çok sayıda kulelerle pekiştirilen kent surları bu tepenin üzerinden geçmekte ve kenti bütünüyle çevrelemektedir; ancak bu «urların da geriye sadece temelleri kalmıştır.

Bir su kemerinin taş döşeli yol boyunca ve ırmağı aşarak iki mil kadar uzaktaki bir tepeye ulaştığı izlenebiliyordu. Belki ırmaktaki su düzeyi kenti beslemekte çok yetersiz kalıyor; belki de dağlardan kemerle taşınan mil, bataklık düzlüklerden geçtikten sonrasına göre, orada daha saf bir durumda bulunuyordu.

Birbirinden ayrı örenler, mezarlar ve lahitler, kentin dışındaki surlardan bir ölçüde uzağa kadar yayılmış olarak bulunmuştur. Bütün memleketin bir zamanlar kalabalık ve çalışkan bir halkla dolu olduğu belliydi. Bazı çevre köylerden Türkler ara sıra çekinmeksizin aramıza katılıyorlar ve herhalde daha önce hiçbir Avrupalı görmemiş olmalarına karşın, en ufak bir telaş ya da şaşkınlık göstermiyorlardı. En çok çift namlulu tüfeğim ve kumaşlarımı inceliği onların ilgisini çekiyordu; tüfeği serbestçe incelemelerine izin vermekle göstermiş olduğum güven de onların bütün kuşkularım ortadan kaldırmıştı

Sığırlarını ve meyvelerini satma işinde yeterince kurnaz olmalarına karşın, çok basit ve cahil görünüyorlardı; ama yine de, bu zavallıların, daha aydınlık kafalar için onur sayılacak erkekçe bir bağımsızlık içinde, vakti gelince kumlarda diz çökerek, bu kadar çok yabancının varlığından ya da gülümsemesinden en ufak bir utangaçlığa kapılmış görünmeden, dualarını okuyup secde etmelerini gözlemlemek hoş oluyordu.

Pompeiopolisin surları içinde oturan kimse olmadığından, günümüzde oraya ne denildiğini belirlemekte çok zorluk çektik. Üç ayrı ad elde ettik, ama bunların bu belli yere mi, bölgeye mi, yoksa bize bu adları verenlerin oturdukları yerlere mi ait karar veremedik. Ancak bunlar arasında Mezitli en çok oyu topladı.

Ağa görünmek taraflısı değildi, ama biz onun, Karaduvar köyünden daha öteye uzanmayan Tarsus Sancağı’nın bağlı bulunduğu Konya Paşasının emri altında olduğunu öğrendik

Kıyı ile dağlar arasında aşağıda kalan oldukça geniş bir alanda sığır, at ve deve sürüleri otlamaktaydı. Orada burada birkaç ören yeri, daha yükseklerde de bazı kalelerin kalıntılarını gördük.

Pompeiopolis’in doğusuna doğru yapay tümülüslere benzeyen bazı küçük tepecikler vardır; daha ilerde küçük bir ırmağın yakınında, kıyıdaki birkaç kulübeye, yerlilerin Mersin adını verdiği yere geldik. Bu yerin hemen yanı başında bulunan birkaç iri taş ve eski kiremit, bir zamanlar burasının önemli bir yapının alanı olduğunu gösterir gibiydi… (b2)

W. Martin Leake (1777-1860)
İngiliz topografya ve An¬tik Çağ uzmanı William Martin Leake’ın Eski Yunan arkeolojik alanlarının yetkin bir gözlemine dayanan topografik haritaları sonraki daha ayrıntılı çalışma¬ların temelini atmıştır. Bölgemizi de ziyaret eden W. M. Leake, 1824 tarihli güncel haritasında Mersin’i, Mersin nehrinin denize döküldüğü yerde, antik Zephyrion kenti olarak gösterir. Mersin’in bulunduğu körfez ile yerleşim yerinin aynı antik adı taşıdığını yazar.

Charles Victor Langlois (1863-1929)
Kilikya’yı gezen Langlois, “Kilikya’da Bir Gezi” kitabında bölgenin coğrafyasını, zenginliklerini, sosyal yaşantıyı, tarihini ve eski eserlerini belirterek Alaiyye’den (Alanya) doğuya doğru tüm Kilikya’yı tanıtmaktadır. Bu kitap Mersin’in tarihi konusunda daha sonra yazılan kitaplara temel kaynak olmuştur. Langlois, Korykos’taki kalelerin gravürünü çizmiş, Ermenice kitabelerin kopyalarını ve çevirilerini tanıtmıştır. Bölgeden söz eden bir bölüm şöyledir:

“…Pompeiopolis ve Soloi şehirlerinin harabeleri birbirinden, aralarından geçen bir su yolu ile ayrılır. Belki bu su, eski yazarlardan Pline’in bahsettiği Liparis Çayıdır. Bu çayda 4×6 metre ölçülerinde dikdörtgen bir lahit vardır. Bu mezar Pompeiopolis’den (yürüyerek) 10 dakika mesafede olup denizden uzak değildir…

Victor Langlois Kimdir?
Fransız Bilimler Akademisi “Kilikya’yı Tanıma” projesi için Doğu Bilimci Victor Langlois’yı görevlendirmişti. Langlois, Ermenice, Fransızca, Almanca, Farsça ve Türkçe biliyordu. Langlois Çukurova gezisini 1852- 53 yıllarında yaptı. Kendisine Fransa’nın Tarsus Konsolosu yardımcı oldu. Taşlık Kilikya’nın tarihi yapılarını, ören yerlerini yakından inceleyerek çizimlerini yaptı. Tarsus ve Adana yöresindeki Bizans ve Ermeni dönemine ait yapıları yerinde inceledi.
Çukurova’daki envanter çalışmaları süresince çizgili yelek üzerine, göğsüne Hıristiyanların simgesi “Haç” ile Müslümanların kutsal “Hilal” şeklini yerleştirdi. Fransa’da 1861 yılında “Kilikya’da Bir Gezi” adıyla yayınlanan eseri Mersin’de 1947 yılında ‘Eski Kilikya’ adıyla Rahmi Balaban tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlandı.

Karl Graf von Lanckoronski (1848 – 1933)
İzmir’den İskenderun’a yaptığı gezi sırasında, Mersin’de gemiden inerek, karadan yoluna devam eden Alman gezgin Karl Graf Lanckoronski, 1890 yılında yayınlanan “Pamphilia ve Pisidia Kentleri” adlı iki ciltlik kitabında şunları yazıyor:

“4 Mart 1883 günü Rodos’tan sabahın köründe yola çıkıyoruz. …sol tarafımızda Pompeiopolis’in sütunlarını görüyoruz. Mersin’in doğru dürüst bir limanı olmadığı için Mezitli’de karaya çıkıyoruz. Şehir ve çevresinde, rengârenk, her türlü ırk ve boy(dan insan) bulunmaktadır. …Mersin tanımlanamayan bir antik kent üzerinde bulunmaktadır. Bu eski kentin her yerinde, özellikle batısında, sayısız pişmiş toprak eser kalıntıları ve mimari mermer parçaları bulunmaktadır.”

“… Kentin ana yolunda epey düzenli şekilde inşa edilmiş “alafranga stilde” evler vardır. Ve birçok yan sokaklar da görülür.”

“Yaz aylarında sakinlerini yakın dağlardaki yaylalara davet eden sağlıksız iklime rağmen yeniden canlanan ve gelişen bir yerleşim bölgesidir. Hareketli ticaretini aralarında birçok zenginler de bulunan Rum ve Levantenler idare ediyor. İhraç edilen mallar arasında en çoğunu, Adana’dan pamuk oluşturur…” (L1)

Seton Lloyd (1902-1996)
Önasya ve Anadolu’da yaptığı kazılarla tanınmış İngiliz mimar ve arkeolog. Mimarlık öğrenimini Uppingham’da tamamladı. 1939-49 yılları arasında Irak hükümetinin arkeolojik danışmanı olarak Bağdat’ta görev yaptı.

1949’da Ankara’da kurulmakta olan İngiliz Arkeolog Enstitüsü’nün yöneticiliğine getirildi. On iki yıl sürdürdüğü bu görevinde enstitünün bugünkü etkili konumuna ulaşmasını sağladı. 1974’te Londra Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanı, 1978’den sonra da Irak İngiliz Arkeoloji Okulu başkanı oldu.

1971’de ülkesinin Arkeolojiye Katkı Madalyası, 1973’te de Türkiye’nin verdiği Üstün Hizmet Sertifikası ile onurlandırıldı.

(Pompeius) Soloi Kenti topraklannda yeni bir kent kurdu, adı da Pompeiopolis oldu. Bugün Mersin çevresinde dolaşanlar, bu kuçuk liman kentinin alımlı kalıntıların. Kumların içinde görülen beyzi limanın taştan mendireklerini, kısmen hâlâ dokunulmadan kalmış merkez caddenin tek sıra sütunlarını bilir. (L2)

Soloi Kentinin Adını Değiştiren Komutan
Gnaeus Pompeius Magnus (MÖ106-48)
(MÖ 67) Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde askeri ve politik bir liderdi. İtalya’nın kasabalarından gelen “Pompei”, kendi çabalarıyla Roma asilzadeleri arasına girmeyi başardı. Kendisine Magnus Kognomenini lakabını Lucius Cornelius Sulla vermişti. Pelesium’da öldürüldü.

Tigranes / Dikran (MÖ 140 – MÖ 55)
II. Dikran (Büyük Dikran), Latince: ”Tigranes II” ya da ”Tigran”. MÖ 95 – MÖ 55 arasında hüküm süren Ermeni kralı.

Yönetimi sırasında Ermenistan kısa bir süre Doğu Roma dünyasının en güçlü devleti konumuna gelmiştir.

Soloi kenti halkını yurdundan sürüp korsanlığı özendiren Ermeni kral Büyük Dikran Selefkos’lar tacının son parçası olan Ova Kilikya’yı da zaptetti. Soloi (Viranşehir) kentini yakıp yıktı. Suriye ve Kilikya’da merkezi Antakya olmak üzere bir Satraplık veya kral naipliği (vasal krallık) oluşturdu.

Kilikya’daki medeni (özgür ve uygar) Soloi (Viranşehir) ile Kapadokya’nın merkezi olan Mazaka’nm tüccarları ve sanatkârları, kenti şenlendirmek üzere yeni başkent Tigranocerta’ya sürüldü. Ova Kilikya ve Kapadokya’dan Krallar Kralı Dikran’ın yeni başkentini süslemek üzere sürülenlerin sayısı 3 bini buluyordu.

Pontus Kralı Mithradates’in MÖ 72 yılında Ermenistan’a kaçması üzerine Lucullus’un konutasındaki Roma orduları Ermenistan’a saldırdı. MÖ 69 da Tigranocerta’da ve MÖ 68 de eski başkenti Artaksata’da yenilgiye uğrayan Tigran nihayet MÖ 66 yılında Pompeius’a teslim oldu.

Topraklarını Roma’ya bırakması karşılığında krallığın başında kalmasına izin verilen Dikran 10 yıl kadar daha Ermenistan’ı yönettiyse detüm topraklarını yitirdi.

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top