TARSUS GÜLEK BOĞAZI – (ANADOLUNUN KAPISI) – SEMİHİ VURAL : 2. BÖLÜM

Uydumu.jpg

I. Bölüm

Toroslar’ın Eteği: Kilikya Bölgesi

Gülek Boğazı ve yöresini anlatmadan önce, Boğaz’ın açıldığı bölgeyi – bugün içinde yaşadığımız toprakları, kısaca tanıtmak gerekir. Adana ve Mersin illerinin, (özellikle Tarsus) tamamını kapsayan toprakların adı, uzun tarihi içinde, Cumhuriyet dönemine kadar, “Kilikia” olarak anılmıştır.
Yurdumuzun Doğu Akdeniz Bölgesi’nin içinde anlatılan bu toprakları tanımak için tarihsel tanımlamalara da göz atmalıyız.

Anadolu’ya Sırtını Dönmüş Bir Anadolu Parçası: Kilikya
Kilikya, doğusundaki verimli ovaları, batısında uçsuz bucaksız dağları, ormanları, katran ağaçları ve gümüş madenleriyle insan yaşamına çok uygun bir coğrafi bölgedir. Aynı zamanda yörenin kıyıları da denizciliğe ve balıkçılığa uygundur. Bu konumu binlerce yıldır Kilikya’nın önemli bir merkez olmasına neden olmuştur. Kilikya, Neolitik Devir’den bu yana (Yeni Taş Çağı, MÖ 7500–5500) sürekli yerleşim bölgesi olmuştur. Burada hemen belirtelim ki Helenler (Grekler, Yunanlılar) Anadolu’da MÖ 7. yüzyıldan itibaren görülmeye başladılar. Antik dönemlerde, Kilikya Kapıları (Cilicia Pylai) olarak bilinen (bu konuya ilerde döneceğiz) geçitlerden biri olan Gülek Boğazı aşıldıktan sonra gelinen bu günkü Çukurova Ovası’na, Ovalık Kilikya (Cilicia Pedias) denirdi.

Amasyalı Strabon’un (MÖ 64–63 – MS 21) yazdıklarına göre; Antik Kilikya’nın sınırları Melas Çayı’nın (Manavgat Çayı) bulunduğu Coracesium’dan (Alanya) İssos Körfezi’ne (İskenderun Körfezi) kadar uzanmakta ve bu bölgeye Cilicia denmektedir. Bu bölge iki kısma ayrılmaktadır:

1) Coracesium’dan (Alanya) Lamas Çayı’na (Limonlu Çayı) kadar olan bölge, “Cilicia Thraccheia”, yani Dağlık ya da Taşlık Kilikya (bugünkü Taşeli Yaylası).

2) Lamas Çayı’ndan İssos Körfezi’ne kadar olan bölge, “Cilicia Pedias”, yani Ovalık Kilikya (bugünkü Çukurova). Aynı yerlere Romalılar Cilicia Campestra (Campestris) – Ovalık Kilikya ve Cilicia Aspera – Dağlık Kilikya adını vermişlerdir. Bizanslılar ise, Cilicia Prima (Birinci Kilikya) – Ovalık Kilikya ve Cilicia Secunda (İkinci Kilikya) – Dağlık Kilikya adlarını kullandılar.

Çukurova, Mersin / Mezitli (Soli/Pompeipolis) ile İskenderun arasında yayılır. Doğu ve güneydoğu yönünü Amanos Dağları sınırlar. Yukarıdaki tanımlamalara göre bu bölge, Ovalık Kilikya (Cilicia Pedias) olmaktadır. Öte yandan, Mersin’in Mezitli (Soli/Pompeipolis) ilçesinin batısında kalan bölüm ise, Toros Dağları eteklerindeki, Alanya (Coracesium) ile Mersin (Soli/ Pompeipolis) arasındaki, Dağlık Kilikya (Cilicia Tracheia) bölgesi oluyor.

Kilikya bölgesinin, bir taraftan sırtını Toros Dağları’na dayaması, diğer yandan önünün Akdeniz’e bakması, korunaklı bir bölge olmasını sağlamıştır. Anılan yörede tarıma elverişli verimli ovaların ve bol suya sahip nehirlerin bulunması, buranın insanlar için yaşanılabilir ideal bir bölge olmasına neden olmuştur.

MÖ İkibin’li yıllarda, Kilikya’da Hititler’in yaşam izlerini görmek, dünyadaki ilk kale kentlerden birinin Mersin’de, “Yumuktepe”de olduğunu bilmek, heyecan vericidir. Mersin Yumuktepe ve Tarsus Gözlükule’de yapılan arkeoloji kazıları, Kilikya tarihini yeniden yapılandırmıştır.

Böylesine tarih ve kültürel zenginliğin içinde yaşayıp da farkına varamadığımız bir gerçek. Bu kitapta derlenen bilgiler olanların sadece bir bölümüdür. Kilikya bölgesi içindeki Tarsus ve Mersin’in zenginliği, dünyanın en az iki yüz yıldır araştırarak öğrenmeye çalıştığı ama bizim “sahip çıkamadığımız” bir coğrafya parçasında sergilenir.

Adının Kaynağı
Kilikya adına ilk kez MÖ VIII. yüzyılda Asur metinlerinde rastlanmaktadır. Asurlular Çukurova‘ya “Que”, dağlık bölgeye de “Hilakku” adını vermişlerdir. Helenler ise bunu kendi ağızlarına uydurarak yöre halkına “Hipyakaya” yani “Karışık Akalar” dediler. MÖ 5. yüzyıldan sonra bölge Kilikya olarak anıldı. Kilikya ve Kiliks adları Asurca “ Hilakku” sözcüğünden gelmiştir. Araştırmacı yazar Bilge Umar, bu adın Luvi kökenli olduğunu söyler ve bölgenin ve Gülek Boğazı’nın isminin buradan türeyebileceğini belirtir.

“Kilikia Pylai adı, geçit Kilikia Bölgesi’ne ulaştırdığı için, ‘Kilikia’nın Kapıları’ anlamında olarak çıkmış değildir; tam tersine ‘Kuwa-İla-Ka’ aslında bu boğazın adıdır. Gülek, Külek adları gibi Kilikia Pylai adı da doğrudan doğruya bundan gelir. Kilikia adı dahi bu boğazın adından kaynaklanmıştır. ‘Güzel/Kutlu Geçit Yerinin Ülkesi’ni anlatmaktadır. ‘Khulakku’ adının dahi Gülek/Külek (Boğazı) Ülkesi anlamında bulunduğu ve boğazın Luvi dilinden gelme, Asurlu ağzında bozulmuş biçimi olmalıdır.” (Umar, Bilge. Türkiye’deki Tarihsel Adlar. 1993. 440).

Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Metin Sözen ise “Anadolu’da Ev ve İnsan” adlı kitabında Kilikya’dan söz ederken şöyle bir tanımlama yapar:

“…Toros sıradağlarıyla çevrelenmiş olan Kilikia düzlüğü, Anadolu’ya sırtını dönerek güneydoğu yönünden Kuzey Suriye ve Mezopotamya’ya açılırken, güneybatı yönünden de kıyı boyunca Kıbrıs, Girit ve Ege adalarına ulaşan bağlantılar içindedir. Bir yandan iki büyük kara arasındaki köprü, öte yandan Akdeniz ortasında ulaşım yolu durumunda olmak gibi iki öğeye, Filistin ve Suriye’yi içine alan; Mısır, Ege ve Girit gibi üç büyük uygarlığın etki alanında, Anadolu’nun toplumsal tarihini saptayan üçüncü bir öğe eklenmektedir.” (Sözen, Metin – Eruzun, Cengiz – Anadoluda Ev ve İnsan)

Halikarnas Balıkçısı da, kitaplarında Mersin yöresi ve Kilikia Bölgesi’nden söz eder.

“Tarsus ile Antakya, Kilikia’nın doğu sınırlarına düşerler. Bu yerlerin enlem dereceleri bakımından, tropik yerler gibi yanmaları gerekir. Ne var ki, kuzeyden Toros ve Amanos dağlarının karları ile soğuyan havaların serin serin esmesi, öteki yandan, güneyden ise Akdeniz’in soluğuyla serinler.” (Halikarnas Balıkçısı – Hey Koca Yurt. 1994: 144)

Bugün, Kilikya Bölgesi içindeki Mersin, Tarsus, Adana, Antakya ve yöreleri, farklı coğrafyalar çağrıştırır. Fakat 2000 yıl önce tüm bu anılan yerler Suriye ve Fenike’nin kapsamında idi. Suriye ve Filistin’in tersine, Küçük Asya’nın hem güney hem batı kıyılarının çok iyi doğal limanları vardır. Güney kıyıdaki önemli bir yol kavşağında bulunan ve hem Antakya’ya hem de Kilikya Kapıları’yla Anadolu yaylasına bağlanabilen Tarsus, bölgeselden öteye bir anlam taşırdı. Nitekim MS 1. Yüzyılın sonunda bile, söz ustası Bursalı Dio, Tarsus’ta verdiği bir söylevde halktan “Fenikeliler” diye söz ederek onların Yunanlara benzemeyen âdetlerini alaya alabiliyordu. (R. Wallace, W. Williams – Tarsuslu Paulus’un Üç Dünyası, 1999: 13)

Anadolu ile İlişkiler
Toros dağ silsilesiyle Anadolu’dan ayrılmış görünen Kilikya kıyılarında aslında Anadolu’nun birçok iskelesi vardır. Ticaretin ve kültürlerin kervanları, bin yıllardır dağdan deniz kenarlarına ve kıyıdaki ülkelerden dağlara gidiş-geliş yaparlardı. Kervanların yürüyüşleri kış ve yaza göre değişik olurdu. Kışın gündüz giderler gece istirahat ederlerdi. Yazın, sıcağın tesirinden güneş doğduktan iki saat sonra yürüyüşü keser, dinlenmeye çekilirler, gece yürürlerdi. Yolculuk sürecinde kervanlar temiz, düzlük yerlerde, su kenarlarında, kervansarayların bulunduğu mevkilerde konaklarlardı.

Büyük kervanların dışında ayrıca Anadolu’nun büyük vilayetleri arasında küçük kervanlar çalışır, mal taşıyarak hizmette bulunurlardı.Küçük kervanlar, Temmuz ve Ağustos aylarının dışında belirli zamanlarda mal götürüp getirirlerdi. Normal olarak, bir kervan günde 50 ila 55 kilometre yol alabilirdi. Birkaç kervanın birleşerek hareket ettiği zamanlarda, içlerinden biri kervancıbaşı seçilirdi. Emniyetsiz bulunan yerler düşünülerek, kervanların hareket ve konaklamalarında, silahlı nöbetçiler çıkarılırak gerekli önlemler alınırdı. Kervancıbaşının vereceği karara göre hareket edilir, konaklama ve hareket onun emri ile olurdu. Hareket emri verdiği zaman derhal hazırlanılır, yarım saat sonra harekete geçilirdi. Kimse beklenilmez, büyük bir sükûnet ve intizam içinde, zamanı gelince hareket edilirdi.
Anadolu ile kıyı ülkeleri, özellikle Suriye, Mısır ile ilişkiler yüzyıllarca kervanlarla sürdürülmüştü. Ancak Gülek Boğazı’ndan kıyıya inilince ilk konak yeri Tarsus şehri idi.

Kervan Tarsus’ta (W.H.Bartlett,1855)

Kilikya’nın Başkenti: Tarsus
Bugün Mersin iline bağlı bir ilçe olmasına karşın Tarsus antik dünyanın ve Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir. Anadolu’nun en eski kentlerinden olan Tarsus, aynı zamanda yer aldığı coğrafyadaki Kilikya’nın da başkentiydi. MÖ 66 yılında Kilikya bir Roma Vilayeti olunca, Tarsus buranın merkezi konumuna gelmiştir. Önemli bir yol kavşağındaki büyük ve verimli bir ovada kurulan kent, Kilikya Kapısı önünden Suriye’ye inen yol üzerindedir. Bu kapı, Anadolu yaylasına girişi sağlayan pek az geçitten biridir. Denize pek yakın olmamasına karşın, içinden geçen Tarsus Irmağı’nın (Kyndos) yatağı taranarak büyük gemilerin Tarsus’a kadar sefer yapmalarının sağlanmasıyla ve kentin hemen güneyinde bulunan göl gibi bir koyun da Tarsus limanını oluşturmasıyla kent, deniz ve karayollarının birleştiği büyük bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Strabon’dan öğrendiğimize göre Tarsus bu dönemde aynı zamanda bir kültür ve üniversite şehridir. Birçok filozof, dil bilgini, şair, edebiyatçı ve bilim adamı Tarsus’ta yaşamaktadır. 200.000 ciltlik kent kütüphanesinin İskenderiye ve Atina’nınkinden büyük olduğu söylenmektedir. Bir dönem 450 bin kişiyi aşan nüfusuyla uzunca bir süre Tarsus dünyanın en büyük kentlerinden biri olmuştur.

Marcus Antonius
Romalı Antonius “Üçler Birliği” Triumvirlik kurulduğunda Küçük Asya’ya gelerek İyonya, Misya (Mysia), Frigya ve Kapadokya’ya geçti. Daha sonra buradan Yahudi Kralı Herodes’in ülkesi Judea’ya gitti. Buradan ayrılarak Kilikya’nın başkenti Tarsus’a gelen Antonius burada Kleopatra hakkında kendisine iletilen çeşitli söylenti ve suçlamaların hesabını sormak üzere onu Tarsus’a çağırdı. Tarsus limanında görkemli bir buluşma gerçekleşti. Antonius Tarsus’ta Kleopatra ile renkli, romantik ve ihtiraslı bir birliktelik yaşadı.

Mısır Kraliçesi Kleopatra
Antonius Part savaşı için hazırlık yaparken Kleopatra’ya da Kilikya’ya gelmesini emreden bir haber gönderdi. Kleopatra muhteşem bir saltanat gemisiyle Kydnos (Berdan) ırmağının içlerine doğru yelken açıp ilerledi. Kleopatra’nın saltanat gemisinin pupası altın yaldızla kaplıydı. Erguvan rengi yelkenleri tam açılmıştı. Kürekçileri gümüş kürekleriyle flüt,kaval ve ut eşliğinde çalınan müziğe tempo tutuyordu. Kleopatra, Afrodit gibi giyinmişti ve altın işlemeli kumaşlardan yapılmış bir gölgeliğin altında boylu boyunca uzanıp yatıyordu. Antonius ile Kleopatra Tarsus’ta bir yıl kadar kaldılar. Tarsus halkı misafirlerine büyük hayranlık ve kabul gösterdiler. Tarsus’u İmparatorluğun en seçkin bir beldesi haline getirdiler ve siyasi üstünlük sağlayıp ihya ettiler. Antonius’un MÖ 41’de başlayan aşkı MÖ 37’de Mısır’da evlenmeleriyle sonuçlandı.

Amasyalı Strabon
Kilikya çevresinden ilk kez geniş bilgi veren Amasyalı (Amaseia) coğrafyacı Strabon’dur (MÖ 64/63-MS 23’ten sonra). Strabon 17 ciltlik “Geographika” eserinin XII-XIII-XIV. kitaplarında Anadolu’nun tarihi coğrafyasını anlatmıştır. Uzun süre Tarsus’taki üniversitede öğretmenlik yapan Strabon, Tarsus’un coğrafyası, tarihi ve ünlü Tarsuslular konusunda bilgiler vermiştir.

“..Ankhiale’densonra Rhegma’ya (Tarsus limanı olan lagün gölü) yakın olan Kydnos’un döküldüği yere gelinir. Burası içinde eski silah depoları bulunan göl şeklinde bir yerdir ve bunun içine Tarsos’un yukarısındaki Tauros dağından gelen Kydnos nehri dökülür. Göl aynı zamanda Tarsos’un donanma üssüdür. (Kitap XIV- V. 10 – Sh.203)
…Tarsos’a gelince o, bir ovada uzanır. İo’yu araştırmak üzere Triptolemos’la birlikte dolaşan Argoslular tarafından kurulmuştur. Kent Kydnos nehri tarafından ortasından ikiye bölünmüştür ve nehir Gençler Gymnasion’unu yalayarak akar. Hem hızlı akar hem de soğuktur. Bu nedenle eğer sularına girilirse damar şişmesinden, sinirlerinin gerilmesinden sıkıntı çeken insanlara ve davarlara yararlıdır.” (Kitap XIV – V. 12 – Sh.204)

Strabon, Tarsuslu ünlü kişiler arasında Stoik felsefecilerden Antipatros, Arkhedemos, Nestor, iki Athenedoros, Plutiades, Diogenes; dilbilginleri Artemidoros ve Diodoros; şair Dionysides’i sayar. Bilginlerin çok sayıda olduğunu, onlardan birçoğunun Roma’da yaşadıklarını yazar:

“..Tarsos’ta halk kendini büyük bir şevkle sadece felsefeye değil genellikle bütün öğrenim dallarına bağlamıştır. …Tarsos kenti her tür retotik okullarına sahipti ve genellikle gelişen, güçlenen halkı ile bölgenin anakenti olma ününü korudu.” (Kitap XIV – V. 13 – Sh.204)

Tarsus’ta Bulunan Özgürlük Yazıtı
MS 222-235 yıllarında Roma İmparatoru olan Severius Alexander’ın adına yazılı Tarsus’ta bulunan bir yazıt, Tarsus’un diğer eyaletlerden üstün ve özgür bir konuma sahip olduğunu anlatan bir belgedir. Bu yazıt Tarsus’ta, Yeni Hamam’ın duvarında bulunmuş ve 1982 yılında Kleopatra Kapısı’nın iç kısmındaki küçük parka dikilmiştir. Yazıtın üstündeki imparator’un heykeli ise bulunamamıştır.

Yazıtın tercümesi:
“Bu heykel, imparatorluk tapınağının koruyuculuğunu iki kez yapmak, gerek kent, gerekse eyalet yönetiminde bazı sivil ve resmi işlerde özel sorumluluk ve yetkilere sahip olmak ve bağımsız eyalet meclisi kurmak gibi pek çok seçkin ayrıcalıklarla onurlandırılmış bulunan; Kilikya, Isaura ve Lykonia eyaletlerine başkanlık eden, en büyük, en güzel ve en önde gelen başkent olan, Severius Alexander’in, Septimus Severus’un, Caracalla’nın ve Hadrianus’un kenti, Tarsus tarafından, dindar ve talihli efendimiz İmparator Marcus Aurelius Severius Alexander’ın esenliği için dikilmiştir.”.

Piri Reis
(1465-70 Gelibolu – 1564 Kahire)
Osmanlı denizcisi, Amerika’yı gösteren Dünya haritaları ve “Kitab-ı Bahriye” adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.
Eşsiz bir kartograf ve deniz bilimleri üstadı olan Piri Reis, Osmanlı denizcilik tarihinde izler bırakmış bir kaptandır. Asıl adı Muhiddin olan Piri Reis, 1465 yılında Karaman’da doğmuştur. Piri ve amcası Kemal Reis, uzun yıllar Akdeniz’de korsanlık yaptılar. Piri Reis Akdeniz’de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla – dünya denizciliğinin ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan, kitabının taslağı olarak kaydetti. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye’de bir araya getirdi. I.Süleyman’a sunduğu Kitab-ı Bahriye’nin 4. Cildinde bölgeye ait bilgilerden bir bölümü şöyledir:

 “…Tarsus deniz kenarından üç mil mikdar karada bir ovada vâki olmuş bir kasabadur. Önünden bir su akar. Mezbur suya sandallar girür. Ve ol suyun ağzında birgos var. Mezkûr birgosa karşu altı kulaç suda demür korlar, yaturlar.”

Tarsus deniz kıyısından üç mil kadar içeride, ovada kurulmuş bir kasabadır. Bu kasabanın önünden bir ırmak akar. Bu ırmağa sandallar girer. Bu ırmağın döküldüğü yerde bir kule(kale) vardır. Bu kuleye karşı altı kulaç suda demir atarlar ve öyle yatarlar. (Piri Reis – Kitab-ı Bahriye. Türk Telekom Vakfı Yayınları. 1988:1581)

Evliya Çelebi
(1611 Kütahya – 1682 Mısır)
Türk gezgin ve yazar. Asıl adı Derviş Mehmet Zilli’dir. İlk seyahati Bursa yolculuğudur. Ünlü gezginimiz 1671 yılında hac niyetiyle ve arkadaşı Sâi’li Çelebi ile birlikte başladığı son büyük gezisinde Antalya’dan doğuya giderken Tarsus’u da gezmiştir.

“..Tarsus kalesi, denizden bir saat uzak ve yuvarlaktır. Etrafı onbin adımdır. Etrafı hendektir ve üç kapısı vardır. Halk öyle zanneder ki Me’mun halife Mısır’dan define getirip bu kaleyi yaparak kapısını etmiş ola. Kale içinde üç mahalle, 300 ev, 15 mihrap vardır. Tarsus’ta ayrıca 6 medrese, 7 sıbyan mektebi, 2 hamam, 2 han ve 317 dükkân vardır. İbrahim Halife Camiine bitişik 80 dükkân kâgir bina şehrin bedestenidir. Sokakları kaldırımsızdır. Kumsaldır, çamur olmaz. Halkı Türkmendir, Arap fellâhları da vardır. Tatlı limonu, turuncu, zeytini, inciri, nar, hurma ve servileri, şeker kamışı, pamuğu meşhurdur. Verimli sahradır, âlâ camus (manda) yeridir. Minareleri Arabistan tarzındadır. Bu şehrin suyu ve havası ağır olduğundan bahardan sonra şehirde bir tek kişi kalmayıp Bulgar yaylasına çıkarlar. Dizdarı ve neferleri yaylaya gidemediklerinden renkleri sarıdır.” (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Çev: Nihal Atsız – 1970)

Altı kapısı olan dairesel planlı Tarsus Kalesi’nin 2 km. çapında bir alana yayıldığı, eski Tarsus şehrini içine aldığı bilinmektedir. Ne yazık ki Tarsus Kalesi’nin surları, Osmanlı Devleti’ne isyan eden Mısır Valisi İbrahim Paşa tarafından, 1832 yılında Tarsus’u işgali sırasında, topa tutularak yıktırılmıştır.

Amiral Beaufort’tan
(Francis Beaufort, 27.5.1774 -17.12.1857)
Amiral Beufort 1811-1812 yılları arasında bölgemizin deniz kıyılarının haritasını çıkartmıştır. Bu geziyi Karamania adlı bir kitabında dile getirir:

(Gülek Boğazı)
Tarsus’un kuzeyine doğru, erişilmez sıra dağların içinde, yan yana sadece sekiz atın geçebileceği, kırk ayaklık bir derinliğe kadar kayalıklara oyulmuş olduğu anlaşılan ve kenarlarında alet izleri hâlâ görülebilen olağanüstü bir dar geçit bulunduğunu da öğrendiler.(1) (Sir Francis Beaufort. Karamania. Çev: Ali Heyzi-Doğan Türkler S.271-272)
Takım Kazanlı’ya değişik bir yoldan, kentin yakınlarındaki bir başka düz tepeli höyüğün dibinden geçerek döndü; akşamın epey ilerlemiş olması daha yakından bir incelemeyi önlemişti. Gemiden bakıldığında höyüğün yapay olduğu anlaşılıyordu; antik adların yakıştırılmasında edindiğimiz, alışkanlıktan ötiirü, burası Sardanapallas’ın Mezarı adını almış oldu.(2) (Curtius, lib. iii. Herodian, lib. iii. Rennell’in Kyros’un Seferine Dair Resimleri, ch. 3.)

1 “Buranın Kyros, İskender ve Severus’un girdikleri ünlü Tyana (Bor/Kemerhisar) geçiti olduğu anlaşılıyor. Ksenophon’a (lib. i.) göre, bu geçit sadece tek bir savaş arabasının geçebileceği genişlikteydi. Gene de Severus’tan önceki iki fatihe hiç direnmeden bırakılmıştı. Niger onun önemini daha iyi kavramışa benzer olağanüstü bir kazaya uğramamış olsaydı, imparator Severus’un zafer dolu mesleğini orada etkin bir biçimde bitirmiş olacaktı.”
2 Yazarın yukarıda sözünü ettiği geçit Tyana değil, Gülek Boğazı’dır. Yine yukarıda adı geçen Niger, kendini imparator ilan eden Suriye valisi C. Pescennius Niger olup, MS 193 yılında Septimus Severus tarafından Issos’ta yenilgiye uğratılmıştır, (Editörün notu)

John Freely
(Fizikçi, 1926 New York)
Ömrünün 40 yılını Türkiye’de geçiren John Freely, ‘Türkiye Uygarlıklar Rehberi’ adlı kitabının ‘Akdeniz Kıyıları’ Cildinde şöyle yazmaktadır.
“Müslümanların genel inanışına göre Tarsus’u Âdem ile Havva’nın üçüncü oğlu Şit kurmuştur. Arkeolojik kazılarda bölgede MÖ 3000–2500 yılları arasındaki Erken Tunç Çağı’nda yerleşim olduğu ve aynı binyılın ortalarında küçük bir krallığın başkenti olduğu ortaya çıkmıştır. MÖ ikinci binyılda, Anadolu’nun iç bölgelerine geçişi sağlayan Toroslar’daki tek geçit olan Kilikia Kapıları’nın aşağısında, Akdeniz sahilinde bulunması dolayısıyla Hitit İmparatorluğu’nun önemli bir kentiymiş. O nedenle Tarsus, Yakın Doğu’nun ticaret merkeziymiş; burada (Gözlükule Höyüğü’nde yapılan kazılarda) İç Anadolu’dan olduğu kadar, Mezopotamya’dan Suriye, Filistin, Mısır ve Kıbrıs’tan Tunç Çağı’na ait birçok eşya bulunmuştur.

Tarsus’un ismi ve kuruluşu hakkında, mitolojilerde ve eski yazarların anlatımlarında çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Uzun bir süre Asur egemenliğinde kalan yöre, daha sonra Persler’in, MÖ 333’te ise Büyük İskender’in yönetimine girmiştir. Büyük İskender, MÖ 333’de Gülek Boğazı’ndan geçerek Tarsus düzlüğüne inmişti. …MÖ 66’da Kilikia bir Roma vilayeti olunca, Tarsus da buranın merkezi durumuna getirilir. Tarsus’ta bulunan kitabelerde, buranın özgür bir kent olduğu yazılıdır. Tarsus, Roma döneminde Kilikia’nın en önemli ve en büyük limanı haline gelmişti. Tarsus’un denizle bağlantısını sağlayan, eski adıyla Kydnos olan Tarsus Çayı’dır. Tarsus Çayı’yla beslenen ve şimdi Karabucak Ormanı içerisinde kalan (Rehgma) Lagün gölü, çok sayıda geminin barındığı korunaklı doğal bir iç liman olarak hizmet vermekteydi.

Tarsus, Kilikia eyaletinde olmasına karşın, Paulus’un gününde (MS I. yüzyılda) Suriye Eyaleti içinde yer alırdı. Çünkü Tarsus’un doğal iletişimi Antiokheia (Antakya) ile idi. Tarsus, Paulus’tan başka, IV. yüzyılda yaşamış olan Diodoro isimli bir Hıristiyan din büyüğünün de şehridir. Diodoro 378 yılında Tarsus episkoposluğuna getirilmişti. O zamanki dinî sapkınlıklarla mücadele etmiş olup, yazdığı eserlerinden birçoğu günümüze kadar korunmuştur. Tarsus 637’de Araplar’ın işgaline uğramış, daha sonra Bizanslılar ve Araplar arasında sürekli el değiştirmiştir. 965’de Bizanslılar’ın, 1082’de Selçuklular’ın, 1097’de Haçlılar’ın eline geçen Tarsus, 1516’da Yavuz Sultan Selim tarafından kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır.”

Müslüman Araplar ile Bizanslılar arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik Çağlarda olduğu gibi, bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente yerleşmişti. Antik Tarsus kenti, bugünkü Tarsus’un 5–6 metre altındadır.“ (John Freely – Türkiye Uygarlıklar Rehberi. S. 163)

Kilikya’nın Kapıları:
Gülek Boğazı ve Yakın Yöresinin Oluşumu
Tarsus’u kısaca anlattıktan sonra Tarsus’a bağlı bir belde konumunda olan Gülek yerleşimi yakınındaki Gülek Boğazı, yani antik çağda Kilikya’nın Kapısı olarak anılan geçit için tarihsel kayıtlara geçmeden önce, ilginç coğrafyası hakkında bilgilere bakmak gerekir.

Gülek Boğazı, Türkiye’nin güneyinde yer alan Toros Dağları’nın, Orta Toroslar ile Doğu Toroslar’ın sınırında yer alır. Bu sıradağların oluşum sürecinde Orta Toroslar’daki en tanıtıcı yapısal unsurlar Doğu-Batı doğrultulu kıvrım ve bindirme faylarıdır. Bu sıkışma dönemi içerisinde önemli bir eski dönem yapısını oluşturan Ecemiş Fayı da yeniden aktif hale gelerek bu günkü konumunu almıştır. Son dönemde yapılan bilimsel çalışmalarla kuzeyde Düzyayla (Sivas) ile güneyde Anamur arasında yer alan yaklaşık 700 kilometre uzunluğunda yeni bir fay sistemi tanımlanmış ve bu kuşakta yer alan faylar “Orta Anadolu Fay Sistemi” adı altında toplanmıştır. Güneyde Gülek yakınındaki Yelatan arasında 107 kilometrelik bir uzanıma sahip olan “Sol Yanal Doğrultu Atımlı Ecemiş Fayı”, Gülek Boğazı’ndan itibaren batıya doğru döner.
Ecemiş koridoru, Toros Dağları’nın orta kısımlarında dağ silsilelerini enine olarak kesmektedir. Ecemiş koridoru Bolkar Dağları ve Niğde masifinin dik kenarları ile Aladağlar’ın dik kenarları arasında uzanır. Buralardan Yeşilhisar ovasına açılarak Gülek Boğazı’na bağlanır. Batıda Çakıt Suyu vadisi ile Pozantı ve Kırkpınar Dağları’ndan, Ecemiş Koridoru ile Bolkar Dağları’ndan ayrılır. Doğuda, kara ve demiryolunun bir ölçüde birbirini izlediği Ecemiş koridoru, Gülek Boğazı boyunca uzanır. Gülek Boğazı aslında, günümüzden yaklaşık 60 milyon yıl önce falt sonucu birbirinden ayrılan, doğuda 3726 metre yükseklikteki Aladağ ve batıda 3585 metre yükseklikteki Bolkar Dağları arasında (1000 metre yükseklikte) sıkışıp kalmıştır. (Bkz: “Ekler “ bölümündeki Prof. Dr. Selim İnan’ın ayrıntılı makalesi )

Anayollar Kavşağı – Kral Yolu
Anadolu tarihinde iz bırakan Pers egemenliği döneminden kalan adı ile “Kral Yolu”, Sart’tan Susa’ya uzanır. Bu yolun kesişme noktası da Gülek Boğazı’dır. Kral Yolu için yapılan iki tanımlama şöyledir:

Kral Yolu, Efes’ten başlayıp, Sart üzerinden Lidya, Gordion, Ankara’ya geliyor, buradan Kapadokya ve Kilikia Kapıları’ndan geçiyor; Fırat ve Dicle’yi aşarak, Assuriya’dan Susa’ya 90 günde ulaşıyordu. 200 yıl kadar denetlenen yol üzerinde konaklama ve posta istasyonları vardı. Ekiplerin bu istasyonlarda, görevli ve at değiştirdiklerini, Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın yazılarından öğreniyoruz. (Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, s. 339).

“Persler’in “Kral Yolu” olan anayol, Sart’tan gelip kuzeydoğuya döner. Frigler’in başkenti Gordiyon’da Sangarios’u (Sakarya) geçer. Ankara’dan sonra Halys’ü (Kızılırmak) geçip Hitit ülkesine girer ve Kayseri’den doğuya, Antitoroslar’ın geçitlerinden Malatya’ya, Fırat’a gider. Kayseri’den sonra güneye doğru bir kol ayrılıp Bor’a (Tyana) uzanır ve burada Dinar’dan gelip, doğuda platonun güney sınırını izleyen aşağı yolla karşılaşır. Daha sonra iki yol birleşip Toroslar’ın ünlü geçidi Kilikia Kapıları’ndan geçer.” (Seton Lloyd – Türkiye’nin Tarihi. Sh.9)

Ama “Kral Yolu” için en eski sözler, tarihin babası sayılan Herodot’a aittir. Belli ki bu adı yakıştıran kişi de kendisidir:

“Biz kendimiz de bu yol hakkında bir şeyler söyleyeceğiz. Bu yol boyunca kraliyet konutları ve çok güzel kervansaraylar vardır; hep insanların oturdukları yerlerden ve güvenlik içinde geçilir. Kilikia sınırlarına kadar, Kapadokya içinde yirmi sekiz konak, yani dört yüz parasang gidilir; sınırda iki sıradağı aşacak ve iki kalenin önünden geçeceksiniz. Oradan öte, Kilikia içerisinde geçilecek yol üç konak, on beş buçuk parasangdır.” [1 Parasang (İran ölçüsü) = 5328 metre.] (Herodot Tarihi V. Kitap 52)

Yukarıda yazılanlardan anlaşılacağı gibi tarihsel coğrafyada Gülek Boğazı önemli bir kesişme noktasıydı ve buradan Anadolu’dan süzülen kültürel akış, iki yönlü olarak hareket ediyordu. Güney ucu Kilikia Akdeniz uygarlıklarına ulaşım noktasıdır.

Yıllar sonra Atatürk, 17 Mart 1923 tarihindeki konuşmasında, “Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye’nin çok mühim bir noktasında bulunuyor ve çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz, bütün dünya ile Türkiye’nin irtibatı noktasının en mühim bir yeridir.” diyerek bunu özellikle belirtmiştir

W. J. Childs önemli bir eski Anadolu gezginidir. Onu diğerlerinden ayıran en güzel özelliği ise 1917 gibi eski bir tarihte elinde bir de fotoğraf makinası olmasıdır.

Childs, 1917’de Anadolu’yu güneyden-kuzeye doğru bir rotada, üstelik yürüyerek gezmiştir. O tarihler için önemli ve belge niteliğinde birçok siyah beyaz Anadolu fotoğrafına da imzasını atmıştır. Daha sonra hem fotoğraflarını hem de gezi yazılarını “Across Asia Minor on Foot” isimli kitabında yayınlamıştır. Çektiği fotoğrafta, diğer eski Anadolu gezginlerinin gravür ve çizimlerinde olduğu gibi bir deve kervanı var. Fakat işin güzel yanı bunun bir fotoğrafta olması. (Childs. W.J.: Across Asia Minor on Foot -1917-319)

Gülek Boğazı’nda Yolculuk
National Geographic (1919) muhabiri olan Maynard Owen Williams (1888 – 1963) aynı zamanda mükemmel bir fotoğrafçı ve gezi rehberi idi. Fotoğrafta 1929 yılında Bursa – Adana seferini yapan (154 BURSA) plakalı el yapımı tahta kasa otobüs görülüyor. Dönemin en zorlu yolunun, en kritik ve kötü 10 kilometresini aşmak üzere. Fotoğrafı çeken Maynard Owen Williams’ın belirttiğine göre “burası yolun iyi bir bölümü” ve devamında “Toros dağlarında iki aracın yan yana geçemediği dünyanın en kötü yolu” olarak tanımlıyor.

Karayolunun Denizle Bağlantı Merkezi
Kilikia Bölgesi, coğrafyası bakımından, bir yandan doğu uygarlıkları, Suriye ve Mezopotamya’yla ticari ilişkiler içinde, diğer yandan batıdan gelen kültürel baskılara açıktır. Deniz yolu ile Girit, Yunan ve Roma uygarlıkları ile etkileşimi vardır. Kilikia’nın, Mısır ve özellikle komşu kapısı sayılan Kıbrıs’la da kültürel alış-verişi vardır. Küçük Asya’da ayrı bir yeri olan Kilikia Bölgesi’ne girebilmek, ancak coğrafyanın izin verdiği dağ geçitlerinden mümkün olabilmiştir. Bu nedenle “Kilikya Kapıları” terimi antik çağdan bu yana söylenegelmiştir.

Geçmek Kolay mı?
Büyük İskender dünya seferinde Likya’da, Antalya’ya ulaşır. Ancak, Kilikia’ya girmek için yine kuzeye, Kral Yolu’ndan geçip Ankyra’ya (Ankara) gelir, oradan güneye yönelir. Gülek Boğazı’ndan geçip Kilikia’ya iner. Daha önce, daha sonra ve şimdi, tüm kavimlerin geçtiği yol, Kilikia Kapıları, en uygunu, birincisi, Gülek Boğazı’dır. Ancak bu darboğazdan geçmek kolay değildir.

Toroslar’daki Geçitler
Ulaşımı engelleyen Toros Dağları üzerinde ki önemli geçitler şunlardır:
1) Batı Toroslar’da en önemli yol, göller yöresini Antalya’ya bağlayan “Çubuk Boğazı” geçidi.
2) Orta Toroslar’da, “Gülek Boğazı” geçidi,
3) Amanoslar’da “Gâvur Dağı” geçidi,
4) Ortasında “Belen” geçidi,
5) İç Anadolu Bölgesi’nden Kilikya’ ya inmek için;
a) Mut yakınlarındaki “Sertavul” geçidi,
b) Hatay istikametinden gelenler için “Belen” geçidi.

Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890 -1973),

“Hey Koca Yurt” adlı eserinde Anadolu’nun dağlarını şiirsel bir dille anlatır:

“Dağların kuzeyde, Karadeniz’deki Hopa ve dolaylarında başlayan yolculukları, İskenderun’la Antakya’da – Kilikya’da – sona erer, dağlar eteklerini Akdeniz’de ıslatırlar oralarda… Güneyde Kilikya köşesinde, Toros ya da Binboğa Dağları’nın Bolkar bölümünde 3585 metre boyundaki Medetsiz Dağı’yla, 3488 metre yüceliğindeki Aydos Dağı bir duvar gibi dikilip durur Suriye’den gelen yolcuların önüne. Bu dik dağların arasında, İsa’dan 2000 yıl önce, Kilikyalılar, Gülek Boğazı’ndaki kayaları paralayıp Anadolu’yla Suriye arasındaki başlıca gidiş-geliş yolunu ve geçidini açarlar.” (Halikarnas Balıkçısı, Hey Koca Yurt, Sh.20)

İsmail Habib Sevük “Yurttan Yazıları”nda:
“Ordular orada karınca dizisi gibi incelir ve kumandanlar atlıkarıncalar gibi böbürlenirken Toros bu miniminiciklerin haline gülerdi: Rabbim, insanlar ne kadar küçük, Toros ne kadar büyüktür!” diyor. (İsmail Habib Sevük, Yurttan Yazılar, Ankara 1987, s. 180)

Gülek Boğazı Toroslar’ın geçişe izin verdiği nadir geçitlerden en önemlisidir. Tarihin ilk çağlarından beri önemini korumuştur. Anadolu’dan Mezopotamya’ya veya Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçiş için kilit role sahiptir. Tarihçilerin söylemiyle, Hititler Suriye ve Halep’i almak için öncelikle buraya hâkim olmuşlar, sonra Babil’e kadar ilerleyebilmişlerdir.
Akdeniz kıyılarına paralel bir uzanış gösteren Toroslar üç kısma ayrılır:
1) Batıda Antalya Körfezi’nin her iki kıyısına paralel sıralar meydana getiren Batı Toroslar;
2) Taşeli Platosu’nu da içine alacak biçimde doğuda Zamantı Suyu, Dumanlı Dağ yöresine kadar uzanan Orta Toroslar;
3) Bu sıraların da doğusunda Tahtalı, Munzur, Karasu-Aras dağlarını içine alan Doğu Toroslar…

Yüce Dağlar: Orta Toroslar
Orta Toroslar, Taşeli Platosu ile kuzeydoğuda bulunan Uzunyayla arasındadır. Orta Toroslar dört sıra halinde uzanır. Birincisi, en geniş kütlesi olan Bolkar Dağları’dır; ikincisi, Aladağlar, üçüncüsü Tahtalı Dağları ve dördüncü sıra da Seyhan ve Ceyhan ırmakları arasında bulunan Binboğa Dağları’dır.

Orta Toros Dağları, Anadolu Yarımadası’nın güneyinde, Akdeniz kıyılarına paralel olarak, kabaca doğu-batı doğrultusunda geniş yaylar çizerek uzanan dağ sıralarıdır. Rodos Adası’ndan Suriye sınırına kadar yaklaşık 2.000 kilometrelik bir dağ zinciri oluştururlar. Bu zincirin en yüksek noktaları, Bolkar’da Medetsiz, 3585 metre ve Aladağlar’da 3756 metrelik Demirkazık zirvesidir.

Medetsiz
Bolkar Dağları, Konya, Niğde ve Mersin illerine yayılmış, en yüksek noktası 3.585 metre rakımlı “Medetsiz” olan, tektonik bir dağ sırasıdır. Konya ilinin Ereğli ilçesi ile Niğde ilinin Ulukışla ilçesi sınırları içerisinde yer alan Medetsiz zirvesi, konum itibariyle Ulukışla’nın 20 kilometre kadar güneydoğu yönünde yer alır. Toros Dağları’nın “Bolkar Dağları” olarak isimlendirilen dağlık bölgesinin en yüksek doruğudur. Büyük bir sıradağ kütlesi üzerinde kalmasından dolayı çevresinde çok sayıda 2500 metreyi aşan (3488 metrelik Aydos Dağı gibi) yükseklikler vardır. Bu sebepten dolayı çok uzak mesafelerden bu en yüksek zirvenin seçilmesi kimi zaman zordur.

Medetsiz Zirvesi, ismini aldığı güney yamacındaki kayalıkları ile güzel bir manzaraya sahiptir. Dağın batı ve kuzey kesimlerinin, İç Anadolu Bölgesi’nin coğrafya özelliklerini göstererek daha kurak bir yapı sergilemesine karşın; güney ve doğusu, bilhassa da Gülek Boğazı ve Kandilsırtı yönleri, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki ormanlıklara yakın yeşillikler sergiler. Fakat iç kesimlerdeki yüksekliğin 2000 metrelerin üzerine çıkması, baharda, yaylalardaki çayırlık dışında orman gelişimini engeller.

Orta Toroslar, kuzeye doğru Uzunyayla’da 1500 metre yüksekliğindeki bir platoya dönüşür. Güneye doğru ise, kuzey-güney doğrultusunda akan bol sulu akarsular tarafından parçalanmıştır. Toroslar’ın en önemli özelliği bol miktarda kalkerden oluşmasıdır. Toroslar üstünde çeşitli mağaralar ve çukurluklar, yeraltı ırmakları ve yeraltı gölleri vardır. Ayrıca önemli miktarda buz yalakları (sirkler), buz yalağı gölleri, buzul taş setleri ve buzul vadiler de bulunur.

Son Yörük / Toroslar
Osman Şahin
“Asurlular’ın ‘Gümüş Dağları’, Romalılar’ın ‘Taurus’ adını verdiği Toroslar, tek bir dağın, tepenin adı değildir. Olamaz da. Sayısız dağların, nehirlerin, kalın kar eskileriyle beslenen buzul göllerin, derin geçitlerin, boğazların, bin türlü otun, çalının, ağacın, ormanın boy attığı yaylalar ile antik ruhların gizlice çığlıklar attığı kocaman bir ülkenin adıdır. Türlü renklerde kuşların, geyiklerin, dağ keçilerinin, yün denizine dönüşen koyun sürülerinin yanı sıra, değişik kültürlerle inançların yurdudur da. Ne yöne bakılırsa bakılsın, baharla kış, eski ile yeni iç içedir orada. Bir yandan kent kalıntıları ve kaleleriyle antik bir dünyayı solur yaşarken; öte yandan geniş ağızlı dozer bıçaklarının yeni yollar açtığını, hisar gibi yüksek, ulu, sert kayalıkların bağrına delici aygıtlarla durmadan hava ve güç sıktıklarını görür, duyar.

Torosları Görmeden Ölme
Toros dorukları kuş uçumu birbirlerine yirmişer otuzar kilometre uzaklıkta olmalarına karşın, birbirlerini görürler. O dorukların üstlerine çıkan bir insan, doğusunu, batısını, kuzeyini, güneyini otuzbeş-kırk kilometre uzaklıktaki boğazları, geçitleri, düzlükleri, kervan ve göç yollarını, avucunun içi gibi görebilir.

…Dağların eteklerinden gelebilecek düşmanı, yaklaşan orduları, kervanları, göçleri gördüklerinde, kale üstlerinde ateşler yakarak, ateşi bir haberleşme aracı gibi kullanarak haberdar ederlerdi birbirlerini. Böylece aşağıdan gelebilecek tehlikeleri, yükseklerde olmanın verdiği rahatlıkla, oklayıp, taşlar atıp yuvarlayarak, yuvarladıkları taşların da yamaçladıkları taşları harekete geçirerek görülmemiş bir taş seliyle korurlardı kendilerini. O dönemlerde özgürlüğün, bağımsızlığın yolları o kalelerden geçerdi. İnsan soyunun barışa ve güvenliğe ödediği bedelin adıydı o kaleler. Kilometrelerce öteleri görebilmenin dorukları olduğu kadar uçurumlu kaya üstlerinde insan emeğinin görkemli birer anlatımıdır o kaleler.

Sertavul Geçidi ile Gülek Boğazı arasında Orta Toroslarda otuzdan fazla kale yer alır. 1500 ile 3000 metre yüksekliklerdeki doruklara oturtulan bu kalelerin pek azı sağlam kalabilmişse de çoğu, çeşitli doğal nedenlerle, deprem ve bakımsızlık yüzünden, zamana yenik düşerken birer harabeye dönüşmüş durumdadır. Yüzlerce yıldan beri karı, kışı görüp, yağmur, fırtınaya karşı koyan kaleler; ayrıca korsanları, eşkıyaları, savaşçıları, aşiretleri, çobanları, definecileri ve din adamlarını da konuk etmiş olmalılar.

Aslanköy ile Tırtar arasında yer alan soluk kesici Dümbelek Boğazı’na çıkıldığında, birdenbire karşımıza çıkıveren Bolkar dağlarıyla karşılaşıveririz. Aslanköy’ün üstünde birdenbire yükselerek 2800 metreyi bulan Teketaşı doruğunun sırtları çırılçıplaktır. Buzul altından çıkmışcasına yüzleri ustura gibi keskin, tırtıklı taşlarla dolu doruğun üstüne, harçsız, sıvasız, kuru işlenmiş pekçok kale, kule, han ve kışla yıkıntıları zaman içinde donmuş gibi durmaktadır. Yüzlerce yıl öncesinin yün eğiren kadınların, ata binen, kılıç sallayan, nöbet tutan askerlerin yerlerinde karakeven otları bitiyor şimdi.

Teketaşı’ndan bakıldığında uçsuz bucaksız Hüyükdüzü ile karlı Bolkarlar, güneye bakıldığında 60 kilometre ötelerdeki Akdeniz’le Mersin’i görebilir insan. Yine Aslanköy’ü karşısına alan Gâvurkale ile doğudaki Kalegediği Kalesi’ni, oradan Asar Kalesi’ni, AsarKalesi’nden Gözne Kalesi’ni, Gözne’den Çandır Kalesi’ni, Çandır Kalesi’nden Hebilli Kalesi’ni, Hebilli’den Tarsus Ovası’nı denetleyen Tırmıl Kalesi’ni görebilir insan. Teketaşı doruğundan batıya bakıldığında üstünde eski kilise ve han yıkıntıları bulunan başı ormanlı Küppeş Doruğu ile daha batıda 2700 metre yüksekliğindeki Yel Kalesi’ni, Yelkale’den Kızılgeçit Kalesi’ni Kızılgeçit’ten Saklıkent ve Sarıaydınlı kalelerini, oradan da Silifke Kalesi ile Mut’a tepeden bakan Mavga Kalesi’ni görebiliriz. Görünce de çok güçlü bir hayranlık duygusu ile kuşatılıveririz.

Torosların Ereğli ve Konya düzlüğüne bakan arka yüzünde ise, Hititler’den kalma İvriz Kale ile Anaşka Kale Harabeleri, Mindos ve Aydos kaleleri, Gülek Boğazı’nı denetleyen Namrun, Sinap, Tanzit, Koçak ve Gülek kaleleri, bunların yanı sıra tabya, kervansaray ve han yıkıntıları görülebilir. Ayrıca yitip gitmiş birçok ören yerleri, surları, tapınak ve duvar kalıntıları, ıssız kayalıkların yüzlerinde, güçlülüğün verimliliğin simgesi boğa, aslan, çift başlı kartal, koç ve geyik desenli kabartmaları da…

Tümü birer açıkhava müzesi sayılabilecek bu tarihi yerlere bugün kimsenin saygısı kalmamış gibidir. Oysa düne yapılan saygısızlık; bugünün ve yarının insanlarına da yapılan en büyük saygısızlıktır. Kale taşlarının çoğu düşmüş yuvarlanmıştır bugün. Çoğunu da yöre köylüleri söküp taşıyarak kendi evlerinin yapımında kullanmışlardır. Örenlerin doğal görünümleri altın, gümüş, antik para ve heykel bulabilme umuduyla kazılmış, balyoz ve kazmalarla paramparça edilerek bozulmuş durumda şimdi. Sorumsuzca yakılan ateşlerin dumanından simsiyah olmuş içleri. Her kalenin içinde ufak oda duvarları yükseliyor. Yöre köylülerinin harç ve saman karışımı çamur sıvayıp yaptıkları ilkel, zevksiz basit yer damlarının yanında, yüzlerce yıl öncesinin o duvar ustalığına şaşırmamak elde değil. O ıssız, yıkık dökük kale kalıntılarına baktığımızda tarihsel bir yolculuğa çıkıyor ruhu insanın…” (Osman Şahin – Son Yörük-Toroslar, Kaynak Yayınları, S. 20.)

Kitabın bir sonraki bölümüne geçmek için bu satırı tıklayınız. ……………………………………..

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top