TARSUS GÜLEK BOĞAZI – (ANADOLUNUN KAPISI) – SEMİHİ VURAL : 8. BÖLÜM

Etem-Çalışkan-k.jpg

Kendi Çizimiyle ETEM ÇALIŞKAN

Hattat-Ressam Etem Çalışkan’dan Yeni Bir Söylem – Üç Önemli Proje
“Uluslararası Mersin Festivali tarafından her yıl festival özel ödülleri verilir. 2008 yılı ödüllerinden biri de Hattat-Ressam Etem Çalışkan’a verildi. Etem Çalışkan Hocamız sanatçı kimliğinin yanı sıra iyi bir hatiptir. Her konuşması kültürümüzden izler taşır ve içinde mutlaka bir öykü barındırır. 84 yaşındadır ama her zaman yeni bir projesi vardır.

Yaklaşık 25 yıldır uğraş verdiği projeyi Etem Çalışkan hep büyük bir coşkuyla anlatıyor.

Hititler’den bu yana ünlü kişiler Gülek Boğazı’nda ve çevresinde iz bırakmışlardır. Bu izlerden kimileri zaman içinde silinirken kimileri günümüze ulaşmıştır. Son yıllarda bu çok önemli geçit, otoyol çalışmaları sırasında pek çok özelliğini yitirmişti. Bu geçitteki İskender Kitabesi de yıkımdan payını almıştır. Başta KarayollarıGenel Müdürlüğü olmak üzere, bürokrat arkadaşlarıyla görüşüp, moloz yığınları ve çamur tabakaları arasında kalan bu kitabenin yeniden ortaya çıkarılmasını da Etem Çalışkan sağlamıştır.

Şimdi kitabeye ulaşılabilen ayrı bir yol var. Kitabenin çevresi de dolaşılabiliyor. Etem Çalışkan bunu yeterli görmüyor. Zengin bir kültürel mirasın ayrıntılarına girmeden buranın çevresinde bilinen kültür varlıklarını anlatıyor bizlere. Gülek Boğazı için bilinen en eski öykülerden biri olan; Hititliler’in denize doğru ilerlemesini sağlamak için “bu geçidi” bir boğanın boynuzlarıyla açtığını anlatıyor.

Romalı Septimius Severus’un, Pescenio Nigro’yu 194 yılında Issos’ta yenmesinden sonra, Kilikya Kapısı’na bir zafer takı inşa edildiğini söyleyerek, sonraki geçen zaman içindeki yaşayan kültürlerin de belgelenmesi gerektiğini belirtiyor. Çalışkan Hoca’nın verdiği üç proje örneği kayda değer:
1 – Eskiden var olduğu bilinen Gülek Boğazı yakınındaki, Zafer Takı’nın ve üzerindeki Quadriga (dört atlı araba) anıtının yeniden yapılması.
2 – Kilikya’ da eskiden her beş yılda bir ‘Severa Olympia Epineikia’ adı altında yapılan oyunların, çağdaş bir anlayışla yeniden ‘evrensel kültür şenliği’ tarzında düzenlenmesi.
Bu iki dilek/proje gerçekleştirilemeyecek projeler değildir. Hayata geçirilebilirse bölge turizmi için bir çekim merkezi yaratılabilecektir.
Çalışkan Hoca’nın bir üçüncü projesi vardır ki, yukarıdaki iki proje ile birlikte ele alındığında bölge, bir Tarih ve Kültür Turizm Merkezi olmasının yanında, bir Doğa, Sağlık ve Spor Turizm Merkezi de olabilecektir.
3 – Gülek Boğazı Kitabesi çevresi için Proje: Etem Çalışkan Hocamız, İskender Kitabesi’nin bulunduğu alanda, Anadolu ile Çukurova’yı bağlayan bu noktada, tarihi ve muhteşem doğa potansiyelinin kullanabileceği büyük bir ‘Kültür ve Turizm Projesi’nin hazırlanmasını gerekli görüyor: Bu etkileyici projede yer almasını düşündükleri arasında ise şunlar var:

*Görkemli bir Tarih Müzesi (Hititler’den Osmanlı’ya, Kimler Geldi Kimler Geçti?).
*Doğa Buluşması, Konaklama Tesisleri, Kış Sporları Merkezi, SPA Merkezi.
*Bölgedeki etkinlikler arasında var olan ‘Yayla Turizmi’nin zenginleştirilerek geliştirilmesi.

Bu projeler bölgemize yeni bir bakış açısı getirecektir. Proje yapılmaya başlandığında yeni fikirler ve öneriler gelecektir. Çalışkan Hoca’nın bu önerileri, zengin bir çevre ve kültür coğrafyasında, turizme açılmayı hedefleyen Niğde/Adana – Tarsus/Mersin, hatta Antakya için ‘ortak’ yapılabilecek önemli projelerdir.

Sevgili Etem Çalışkan Hocam! Belki de bu projelerin gerçekleşmesine bizim ömrümüz yetmez, ama sizin adınız kalacaktır.” (Semihi Vural’ın I. Mersin Sempozyumu’ndaki sunumundan, 2008)

Kum Saatinin Ümüğü: Gülek Boğazı
Etem Çalışkan
“Doğduğum köy Göçük’e yakınlığı nedeniyle yaşım kadar eski bildiğim ve otuz yıla yaklaşan zamandan beri, Gülek Boğazı’na ve İskender Taşı’na, Yazıtı’na verdiğim yıllarım, çalışmalarım, çabalarım var.

Gülek Boğazı projemi geçen yıl Sayın Valimiz Hüseyin Aksoy’a anlattım. Beni ilgiyle dinledi ve Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Çalışkan’a gönderdi. Mayalanmıştı projem. Bu sempozyuma davet aldığımda mayalamanın tuttuğunu anladım. İstanbul’dan bir anda gün ortası, gece yarısı, yaz- kış fark etmez, çıkarım Toros Dağı’nın orta yerinde en yükseğine. Görürüm efsaneleriyle Ağrı Dağı’nı; Nemrut’ta kralların başları üzerinden güneşin doğuşun; akıl dağı Erciyes’i, altın başaklı Konya’da ‘…ne olursan ol, gene gel, gene’ diyen Mevlâna’yı, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’yi, Ankara Kalesi’nde Gazi Mustafa Kemal’i, Kapadokya’yı. Ve dönerim yönümü güneye, Kilikya’ya, Çukurova’ya, Mezopotamya’ya…

Kutsal ikizimiz Fırat ve Dicle ırmaklarımız Doğu Anadolulu dağlarımızın yaylalarından doğar; akar akar, Mezopotamya’yı bereketlendirir, iki bir olarak Basra Körfezi’nde Umman’a karışır. Adem ve Havva’nın yaradılışından yüz milyonlarca yıllar sonra kutsal ikizlerimiz dememe neden olan ırmaklarımızın geçtiği Mezopotamya’da, günümüzden beş bin yıl önce bir mucize meydana gelir. Mezopotamyalı Sümerler yazıyı icat ederler. Çivi yazısı, çevre ülkelere yayılır. Afrika’da Mısır’a; Asya’da Çin’e, Japonya’ya ulaşır. Kuzeye doğru, Akad, Babil, Asur, Yukarı Mezopotamya ve Gülek Boğazı’ndan Toroslar’ı geçer, Orta Anadolu’ya, Hititler’e ulaşır. Sonra Avrupa; okyanusları aşar, Amerika uyanır. İnsanlık Tarihi başlar. Uygarlıklar gelir uygarlıklar üstüne.

Güneydeki kum saatinin, ağzı Afrika’dan Asya’nın en uzak uçlarına kadar açık hunisi dolar, gök çekimi ile yükselir, Gülek Boğazı’ndaki daracık ümüğünden, Dar Boğaz’dan kuzey hunisine akmaya, boşalmaya başlar. Batıda Avrupa, doğuda Asya’nın doğusu ağzına kadar dolar. Gök çekimiyle Gülek Boğazı merkezli, Toros Dağları eksenli, zamanları, göçleri, kralları, kraliçeleri, imparatorları, imparatoriçeleri, melikleri, melikeleri, zaferleri, istilaları ve asıl uygarlıkları, kültürleri, sanatları bir o tarafa, bir bu tarafa aktarmaktadır kum saati gibi.

Milattan önce 336 yılında öldürülen babası Makedonya Kralı Filip’in yerine kral olur, atını gündoğuya, güneşe doğru çevirir, ordusunun başında Çanakkale’yi geçer, Gordion’da kör düğümü kılıcıyla bölerek çözer, Pers Kralı Daryüs’ü perişan eder, MÖ 333 yılında bizim Gülek Boğazı’nı, tarihin tahterevallisi üzerinde, kum saatinin dar boğazından geçerek Tarsus’a gelir, Tarsus’ta hastalanır, iyileşir ve Mersin’de kısa bir süre dinlendikten sonra, kral olduğunda bindiği yağız atının üzerinde ordusunun başında kumandanları ile dağları, ırmakları, denizleri, çölleri aşarak Afrika’ya, Asya’ya, Hindistan’a ulaşır.

Bir yıkar bin yapar. Hindistan’dan döner Babil’e gelir ve orada ‘yarı tanrı’ Makedonya Kralı “Büyük İskender” ölür.

Gülek Boğazı’nda küçük bir dere içindeki iri iri üç fil büyüklüğündeki kayanın üzerinde, 100 x70 cm. boyutlarında bir yazıt var. Yöre halkı buna ‘İskender Kitabesi’ der, ‘İskender Taşı’ der. Yazıt, Roma yazısı ile Romalılar tarafından yaptırılmış. 1947 yılında Adana’da yayınlanan Yeni Adana gazetesinde Taha Toros, Gülek Boğazı ile ilgili yazısında Türkçe’sinin şöyle olduğunu yazmış: ‘Kral Filip oğlu İskender, ordusu ve kumandanları ile buradan geçti. MÖ 333’.

Binlerce, binlerce yıllar, bu daracık dört beş metre genişliğindeki ‘Dar Boğaz’ın gecesinde, gündüzünde, yıllara, bulutlara dimdik yükselen Orta Toroslar’ın kayalıkları, dünya tarihinin sessiz tanıklarıdır. ‘İskender Taşı’ da yaşayan tanıktır, ama biraz yaralanmış ve horlanmış. Benim gördüklerime göre 50 yıl, 30 yıl, 20 yıl önceki durumuna göre ‘can verecek dermanı kalmamış’. Altı şeritli otoyol yapılırken, kokulu ardıçlı, çamlı, yayla kekikli, doruğunda alıcı kuşların, kartalların konup uçtuğu, tarihin tanığı karşılıklı dimdik kayalar dinamitlendi, can verdi. ‘İskender Taşı’nın başına taş yağdı, yazıttaki yazıların bazı harfleri yok oldu. Kalanı da zor okunur duruma geldi.

Her şeye rağmen temel kültür duruyor. ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.’ İmza: Gazi Mustafa Kemal Atatürk… Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Atatürk de bu dar boğazdan, Gülek Boğazı’ndan geçti kuzeyden güneye, güneyden kuzeye. Osmanlı İmpratorluğu orduları, bilim adamları, padişahları da. Burası bir deyimle; ‘bekleme odası’… Hititler, Persler, Roma – Bizans, Haçlı Seferleri, Selçuklular, Osmanlılar ve bizler.

Pozantı’nın ırmağı akar coşar bulanır
Göçün bir ucu Akyokuş’u dolanır
Kaşoluğu’ndan çok güzeller sulanır
Çekip gider bir gözleri sürmeli

diyen Karacaoğlan’ın Kaşoluğu ve Akyokuş, Gülek Boğazı’nın yukarısında Tekir yaylasına varmadan hemen orada, yol kenarında sunaların sulandığı Kaşoluğu. Akyokuş’tan Elmalı’ya İbrahim Paşa tabyalarına, oradan da Gökoluk, Koşan ve Toroslar’ın en yüksek yeri Kızıltepe yaylaları, Türkmen yurtları, Yörükler, Aydınlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Karakeçililer, Sarıkeçililer ve benim dedelerim Mamalılar, Karahacılar…

Toros yaylalarından, Faruk Nafiz Çamlıbel’den “Han Duvarları”na:
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı.
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.
Gidiyorum, gurbeti gönlümde duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya,
İlk sevgiye benzeyen ilk acı ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı,
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları…

Ve bu dik dağlarda dikleşiveren Dadaloğlu’muz:

Belimizde kılıcımız kırmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir.

Binlerce yılın birikimi, kültürü, Anadolu medeniyetlerini meydana getirdi. Bu eşsiz tarihin, kültürün, medeniyetin, bin yıldan da fazla zamandan beri sahibiyiz. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular, bulundukları yerlerde, müzelerde kayıt altında korunmaktadır. Yazıtlardaki yazılar, bilim adamı yazı okurlar tarafından okunarak Türkçe’ye çevrilmiştir.

Gülek Boğazı’nın kuzey yönünde otoyol yapımı yıllarında, otoyola birleşik, yüksek kayanın dibinde bir düzlük meydana geldi, üç beş bin metrekarelik. Bu düzlükten 75 basamaklı, kıvrıla kıvrıla inen merdivenle tarihin tanığı, ‘bekleme odası’ Gülek Boğazı’nın deresinde sınır ötesi gezginleri de bekleyen, taşına, toprağına benim de tuzlu alın terim damlamış olan İskender Taşı ve Yazıtı.

Merdiven başındaki düzlüktenyükselen kayaya üç-beş bin metrekare kalın taşlardan duvar ördüm. Kuzeyinde güneyinde Anadolu medeniyetlerinin heykellerinden, kabartmalarından ve yazıtlarından birer örnekle, tarih sırasına göre, taş örme kayaya bire bir boyutta ve benzerlikte yaptım. Yazıtların yanına Türkçe, İngilizce, hatta Çince, Japonca tercümelerini de koydum. Düzlükten yukarı doğru uluslararası kongre merkezleri, kitaplıklar, iletişim- ulaşım merkezleri, sağlık ocağı ve Mersin Üniversitesi bünyesinde ‘turizm, kültür, sanat ve insan’ toplamında Toros Kampüsü.

Boğaz’ın güney yönüne, Türkiye’den belki de Gülek Boğazı’ndan alınıp İtalya’da Venedik Meydanı’na yerleştirilen atları, arabayı ve kişileri bire bir yeniden yapıp, Kapadokya-Kilikya kapısını eskisi gibi yerine oturtmak…
*Mersin Üniversitesi’nin heykeltıraşları, mimarları, seramikçileri, öğretmenleri ve öğrencileri ile birlikte on yıllar sürecek bu “Kültür ve Turizm Merkezi” ni mutlaka yapacak.
*Dünyanın her yerinden gelecek gezginler elbette ki dağ otelleri, motelleri ve dağ sporları için alanlar olacak.
*Boğaz’ın güneyinde ve kuzeyinde Yeni Gülek, Tarih-Kültür-Sanat ve Turizm Kenti doğacak.
*Bu projenin ‘Mersin Sempozyumu 2008’de yer almış olması, hayalin gerçekleşeceği anlamındadır. Temeli atılmış gibi.”
(Etem Çalışkan’ın I. Mersin Sempozyumu’ndaki sunumundan, 2008)

Top