TAŞELİ (DAĞLIK KiLiKYA) – BÜLENT AKBAŞ

taşeli.jpg

 Bir Türkiye haritasına bakıldığında Dağlık Kilikya (TAŞELi), Doğu Akdeniz bölgesinde, Torosların Güneyinde yer kabuğunun basit bir parçası; Erdemli’den Anamur’a doğru uzanan, iki ucu dar, ortası geniş bir coğrafi bölgedir. Kırılmalar, çatlamalar, çökmeler, üçüncü zamana ait genç, çok yüksek ve sarp sıra dağların sonu gelmez zincirini, Torosları oluşturmuştur. Kilikya’nın yüzeyini taştan bir iskelet gibi delik deşik eden bu dağlar, denize ve üzerinde güllerin, portakal ağaçlarının binbir türlü sebzenin çiçek açtığı sıcak ovalara tepeden bakar. Zirvelerinde aylarca kar eksilmeyen sarp doruklar ya da çoğu zaman doğrudan suya inen dik yamaçlar oluşturur. Dağlık Kilikya baştanbaşa birbirine çok benzeyen bu görünümlerle kaplıdır. Silifke, Aydıncık, Anamur kıyılarını bir bakışta ayırt edebileceğini kim iddia edebilir? Oysa birbirine kilometrelerce uzaktadır bunlar.
Nedir bu Dağlık Kilikya? Binbir şeyin hepsi birden. Bir peyzaj değil, sayısız peyzajlar. Bir dağ değil, birbirini izleyen birçok dağ. Bir uygarlık değil birbiri üzerine yığılmış bir çok uygarlık. Dağlık Kilikya’da gezen, Kızkalesi’nde Roma dünyasını, Uzuncaburç’ta Helen dünyasını, Yumuktepe’de tarih öncesi, Mut’ta Türk dünyasını, Tarsus’da dinler mozaiğini bulur. Yüzyılların derinliklerine iner. Bugün hala yaşayan çok eski anıt ve adetlerin yanında, Mersin’de aşırı modern şeylerle karşılaşır: Aldatan bir durgunluk içindeki Anamur’un yanında, Erdemli kıyılarının yoğun yerleşimini, Aydıncık’ta Ulysses’in teknesinin bir eşi olan Antik teknenin yanında deniz dibini tarayan balıkçı teknelerini görür. Bu hem kıyıların antik dünyasına dalmak, hem de her türlü kültür ve kazanç akımına açık olan ve yüzyıllardır denizi gözleyen, kemiren çok eski kentlerin yepyeni görünümleri karşısında şaşkınlığa düşmek demektir.
Bütün bunlar Kilikya’nın çok eski bir yol kavşağı olmasındandır. Binyıllardan beri, her şey ona koşmuş. insanlar, hayvanlar, fikirler, dinler, yaşama sanatları. Hatta bitkiler bile.
Eğer İ.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan tarihin babası Herodotes bugün bir turist kafilesine katılıp Kilikya’ya gelseydi şaşkınlıktan şaşkınlığa düşerdi. Koyu yeşil yapraklı bodur ağaçların altın renkli meyvelerini, portakalları, limonları, mandalinaları ömrünce gördüğünü hatırlayamazdı Elbette, çünkü bunları Araplar Uzak Doğu’dan getirdiler. O acayip, tuhaf görünüşlü, saplarında çiçekler açan, kaktüs, Frenk inciri gibi yabancı adlar taşıyan dikenli bitkiler; onları da ömründe görmemişti. Elbette, çünkü bunlar Amerikalı’ydi. Yunanca okaliptüs adını taşıyan soluk yapraklı bu kocaman ağaçlarla hiç karşılaşmamıştı. Elbette, çünkü bunlar Avustralyalıydı. Serviler derseniz, Acem kökenli. Bunlar işin dekorla ilgili yanı.
Ya besinler, süpriz süpriz üstüne: Peru’dan gelen domates, Hint kökenli patlıcan, Guyanalı biber, Meksikalı mısır, Arapların hediyesi pirinç; fasulyeden, patatesten, Çin dağlarından inip iran tabiyetine geçen şeftaliden hiç söz açmayalım. Oysa bütün bunlar Doğu Akdeniz Bölgesi’nin malı olmuş. Bugün portakal ağacından yoksun bir Mersin, Muz ağaçları olmayan bir Anamur, Sedir ağaçları, olmayan Toroslar, baharat satılmayan çarşıları ile bir Tarsus düşünebilir miyiz hiç.
Göz zevki ve çevre güzelliği, Akdeniz’in jeolojik yapısının ve ikliminin hainliklerini unutturur. Akdeniz’in, insanlara keyif sürsünler diye verilmiş bir cennet olmadığı kimsenin aklına gelmez. Bu yörede insanlar her şeyi kendileri yapmak zorunda kalmışlar, çoğu zaman başka yerlere göre daha güç koşullara katlanmışlardır. Karasaban zayıf ve yalınkat toprağı derinden süremez. Yağmur biraz sürekli yağdı mı gevşek toprak bayır aşağı su gibi akar. Dağlar geliş gidişe engel olur, bölgeyi haksızca işgal eder, ovaları, tarlaları sınırlar. Daracık bir şerit halinde kalmış ya da avuç içi kadar ufalmış tarlalardan sonra insanların ve hayvanların gidip geldikleri keçiyolları başlar.
Ovaya gelince,eğer uygun boyutlardaysa, o da, uzun zaman başı boş suların egemenliği altında kalmıştır. Onu yeniden ele geçirmek için bataklıkla savaşmak, acımasız kış mevsiminin kabarttığı nehirlere karşı korumak, sıtmadan arındırmak gerekmiştir. Ovaları tarıma kazandırmak, önce bataklık sularını yenmek demekti. Ama sonradan, sulama işleri için bu suyu temizlenmiş olarak geri getirmek de gerekmiştir.
Bu ağır, çok ağır yürüyen fetih, yüzyılımızda, daha dün tamamlandı. Bugün ise zor olan, eski günlerin o durgun bataklık manzaralarını yeniden bulmak. Silifke yakınlarında, insana şaşkınlık veren bir milli parkın göbeğinde denize bağlantılı bir gölcük vardır. Arkeolojik bir kalıntıymış gibi gözünüzü ondan ayıramazsınız. Vahşi hayvanlar, özellikle su kuşları için bulunmaz bir sığınaktır burası.
Yaşamının gerektirdiği uyum ve birikimi sağlamak için ova, kalabalık ve disiplinli topluluklara kucak açmıştır, alçak bölgelerde yerleşimin güç koşullar altında uzun zaman alması ve gereçlenmenin yavaş yavaş gelişmesi, ilk bakışta bir karşıtlık gibi görünen şu gerçeği açıklar: Kilikya insanının tarihi, çoğu zaman tepelerde ve dağlarda başlamıştır. Gerçi buralarda tarım güç koşullar altında ve güvensiz yapılıyordu ama bu bölgeler sıtmanın öldürücü etkisinden ve ikide bir ortaya çıkan savaş tehlikelerinden uzaktı. Bu yüzden nice köy dağa konmuş, nice küçük kent, yamaçları kayalıklarla kaynaşmış hisarlar arasında kurulmuştur. Anamur kıyılarında, Gülnar tepelerinde, Mut’ta, Erdemli’de durum böyledir. Bu yüzden Kilikya’da toprak, dağların tepesine kadar işlenmiştir dense yeridir. Ama vadiler ve ovalar her zaman baştan başa ekili değildir. O halde geçmişten kalma görüntülere, geleneksel yaşamın el aletlerine, alışkanlıklarına, şivelerine, giysilerine, boş inançlarına daha çok tepelerde, yüksek bölgelerde rastlanır. Modern tekniklerin eski tarım yöntemlerinin yerini alamadığı bu bölgelerde çok eski yapılar varlıklarını sürdürür. Geçmişin en iyi korunduğu yer dağdır.
Kilikya’nın bütün yüksek yörelerinde (Anamur, Mut, Gülnar, Silifke) bugün müslüman inançlarıyla geçmişin adetlerini birleştiren nice şenlikler vardır. Bu eski çağlara özgü yaşama, folklor kadar çevrenin kendisi de tanıklık eder. Hem de ne tanıklık! Baştanbaşa insan eliyle gerçekleştirilmiş, kolaycacık bozuluveren bir çevre: sekiler halinde dikilmiş topraklar, durmadan yenilenmesi gereken dayanak duvarları, eşek ya da katır sırtında taşınıp yerlerine oturtulan taşlar ve sepetlerle taşınarak bunların arkalarına yığılan toprak. Bu dik yamaçlarda ne hayvan çalışır, ne de el arabası: Zeytin, üzüm, buğday elle toplanır, ürünler insan sırtında taşınır.
Bütün bu nedenlerle bu eski çağların tarım alanları bugün artık yavaş yavaş terk edilmektedir, çünkü zahmeti çok, kazancı yetersizdir. Anamur’un muz bahçeleri ile ünlü yamaçları bile ağır ağır, birer birer önemini kaybediyor, sekilerin duvarları yıkılıyor, yüzyıllık zeytin ağaçları birer birer kuruyor, artık buğday ekilmiyor; yüzyıllar boyunca ekilip biçilmiş yamaçlar otlak oluyor, hayvancılık için kullanılıyor ya da terk ediliyor, toprak belki de ilk çağlara geri dönüyor.
Kaynakça :
BRAUDEL – AKDENİZ
Prof. Dr. Levent ZOROĞLU (çeşitli yazıları)
Prof. Dr. Semavi EYiCE (Silifke ve Çevresinde incelemeler)
* Bu yazı “İçel Sanat Külübü” Aylık Bülteni “Mart 1996 – 45. Sayı” sından alınmıştır.

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top