Ulusal Birlik – Nevit Kodallı

Müzik-eğitimi.jpg

DEVLET SANATÇISI PROF. NEVİT KODALLI’ nın bu yazısı  BAĞLAMANIN TELLERİ başlığı ile yayınlandığı İÇEL SANAT KULÜBÜ Aylık Bülteni 47. Sayısından alınmıştır.

Ankara Devlet Konservatuarı’nda kompozisyon öğrencilerine geleneksel müzik türlerimizi tanımaları ve öğrenmeleri, ileride eserlerinde yararlanabilmeleri için eğitim programından biri “Halk müziği semineri”, diğeri “Divan (Tarih Türk) müziği” olarak iki ayrı ders okutulur. Benim öğrenciliğim sıralarında Tarihi Türk Müziği hocam rahmetli Mesut Cemil Tel idi. Halk Müziği seminerini yürüten de rahmetli Muzaffer Sarısözen idi. Bu sayede, Enderunda gelişen Divan Müziğimizi ve Atatürk’ün emriyle, 1935’li yıllarda başlatılan Anadolu’da aramalarda ve taramalarda derlenen Konservatuar Arşivindeki binlerce halk müziğimizi mum plâklardan incelemek, analizler yapmak ve öğrenmek olanağını bulmuştuk. Bu arada ben arşivde Türkülerimizden en az 100 kadarını ilk kez notaya almıştım. Zaten Halk Müziğimizi yakından tanımak için konservatuardaki ilk yıllarımda bağlama çalmayı öğrenmiştim. Küçük çocukken rahmetli Hayri Ağabeyim’den çalmayı öğrendiğim mandolinin de bunda faydasını çok görmüştüm. Çala çala sonunda usta bir bağlamacı olmuştum.
Yıl ya 1942 ya da 1943. Birgün Sarısözen benden, öğrencilerden 8-10 kadar erkek ve kız, yetenekleri uygun arkadaş bulmamı, birlikte bir küçük Halk Müziği konseri yapmamızı önerdi. İlk kez yapılacak bu konserden amaç, toplu söylemeyle Halk Müziğimizin yapılabileceğini göstererek, uygun görülürse Ankara Radyosu’nda (zaten başka radyo yoktu) böylelikle bir ‘Yurttan Sesler” programının başlayabileceğini söylemişti. Bu öneri beni çok heyecanlandırmıştı. Ankara Radyosu’nda gerçi ara sıra Osman Pehlivan gibi, Aşık Veysel gibi halk sanatçılarımız konser veriyorlardı ama sayı olarak pek azdı. O tarihlerde türkülerimiz, halk havalarımız, ait olduğu bölgenin dışında bilinmezdi. Beni heyecanlandıran da radyo sayesinde her bölgenin halk müziği tüm yurda dağılacak, herkes aynı türküleri söyleyecek, bütün Türkiye’nin ortak halk kültürü haline gelecekti. Daha çok şan bölümünden kız erkek arkadaşları buldum ve değişik bölgelerden 6-7 türkü seçtik, çalışmalara başladık. Bağlama takımımız Sarısözen, Sarı Recep ve benden oluşuyordu. Aradan 50 yılı aşkın bir süre geçtiği için şimdi hangi türküleri hazırladığımızı pek hatırlayamıyorum. Anımsadığım, “Çekin uşaklar, çekin” diye bir Karadeniz türküsü, bir de Adana’nın “Menevşe buldum derede” türküsü vardı. Konser, devlet büyüklerine Cebeci’de, Devlet Konservatuarı’nın tarihi Konser Salonu’nda verilecekti ve iki bölümden oluşacaktı. Birinci bölümde Mesut Cemil Hoca, o zaman bir geleneksel müzik konservatuarı gibi çalışan Ankara Radyosu ses sanatçıları arasından seçerek oluşturduğu bir koro ile bizim eski, daha çok saray müzisyenlerinin bestelediği, kendisinin “Tarihi Türk Müziği” olarak adını koyduğu eserleri sunacaktı. O zamana kadar Itrîleri, Nikağos Ağaları, Hafız Postları, Zaharyaları değil bütün Türkiye halkı, piyasa şarkıcıları ve alaturka müzikle uğraşanların çoğunun bile haberleri olmadığı bu eserler halkımızın tarihi kültürüne sunulacaktı. Sonunda konser günü geldi. Salon, ön sırada rahmetli Milli Eğitim Bakanı, büyük insan Hasan Ali Yücel, diğer bakanlar ve bürokratlarla dolu idi. ilk kısım o zamana dek kimsenin işitmediği bir müzikalite ve estetik içerisinde başladı. Bu eski eserlerin tınısı bile değişmişti. Mesut Cemil, Tanburi Cemil Beyin oğlu olarak zaten büyük bir tanbur ustasıydı, üstelik eski literatürü çok iyi bilen, bir kültür ve bilgi birikimi olan ince bir insandı. Ayrıca evrensel müzik kültürüne sahip iyi bir viyolanselciydi de… Bütün bu özellikler yan yana gelince tabii ki olağanüstü bir yorum çıkacaktı.. Tınıdan söz ettim, bu müzik tek sesli olmasına karşın, Hoca ince seslerle kalın sesleri öyle ayarlamıştı ki, seslerin armonikleri tınlıyor ve sanki bir çok seslilik atmosferi yaratıyordu. Çalgıları, başta kuddüm olmak üzere kemençe, tanbur gibi gerçek bir iki Türk çalgısı arasından seçmişti ve genel ahengi sağlıyordu. Konser uzun uzun alkışlandı, sonuç olarak o zaman tek olan Ankara Radyosu’nda “Tarihi Türk Müziği Korosu” kuruldu, yıllarca başarıyla eski literatürün en güzel örneklerini bizlere tanıttı.. Zamanla bu güzel atılım günümüze kadar yavaş yavaş yozlaştı gitti. İlk iş adı değiştirildi, “Klasik Türk Mûsıkısi” konuldu. Çünkü müzik sözcüğü türkçe değildi, batı hayranlığıydı. Oysa hâlâ Türkçe sanılan mûsıkı sözcüğünün aslı Yunancadır, değil Türkçe, Arapça bile değildir.. Ama nereden bilecekler!… Ayrıca, klâsisizmin bildiğim kadarıyla sekiz prensibi vardır ki bizim divan müziğimiz bunlardan çoğunun dışında kalır, klâsiklik vasfını taşımaz, yanlış terimdir! Ama gelin görün ki batı taklitçiliğinden kaçma savında olan bilgisiz bağnazlar, “klâsik, romantik, neo romantik, çağdaş Türk mûsıkısı” diye uydurmalarla batı taklitçiliğinin en akılsızcasını yapmaktadırlar. Bunları geçelim de gelelim bizim kısma…
Önce Sarı Recep, Sarısözen ve ben sahneye girdik, sandalyelerimize oturduk. Sonra türküleri söyleyecek grup geldi arkamıza dizildi. Başlayacağız ama rahmetli Muzaffer Sarısözen “ehem, ühüm’ gibi sesler çıkarıyor ve huzursuz… Sarı Recep, o da… Ben neden olduğunu hemen anladım, Saz, tanbur, ud gibi arkası çıkıntılı çalgılar ayak ayak üstüne atılmayıp, kucağa oturtulmadan çalınamaz, aşağı doğru kayar durur. Tabii Hasan Ali Yücel’in karşısında ayak ayak üstüne atmaya çekiniyorlar. Huzursuzluklarının nedeni bu… Ben hiç aldırmadan ayak ayak üstüne attım, bağlamamı kucağıma oturttum. Onlar da ıkıla sıkıla beni taklit ettiler. Konserimizi verdik ve çok başarılı oldu. Böylece Ankara Radyosu’nda (sonraları kuruldukça diğerlerinde) Yurttan Sesler Koroları kuruldu, her hafta “Bir Türkü Öğreniyoruz” programlarıyla Türkiye’nin dört bir yanının türküleri bütün herkes tarafından öğrenildi, söylenir oldu. Amaç da zaten buydu… Konserden sonra konservatuar müdürümüzün odacısı Osman efendi beni gördü. Osman efendi, arkadaşım Muzaffer Gürgüneş’in Karacaahmet Mezarlığına benzettiği, çarpık çurpuk sigaradan kararmış dişleriyle yanıma yanaşarak “Gözeli gözel emme Nevit bey, ben seni terbiyeli biri diye bilirdim. Yazık!.. Nasıl sen koca bakanın karşısında ayak ayak üstüne atarsın?!.. Heci yakıştıramadım!.. Tüh tüh tüh” diye ı sitemde bulunmuştu. Gereğini ne kadar anlatmağa çalıştıysam da adamcağızı ikna edememiştim bir türlü..
Halk müziğimizdeki bu güzel hareket bir süre sürdü, sonra baktık ki Yurttan Sesler sanatçıları da alaturkacılar gibi pavyonlarda, içkili gazinolarda türkü söylemeğe başladılar. Yanılmıyorsam ilk, iki kişi olarak türkü söyleyen Nezahat Bayram ile Saniye Can içkili mekanlara düştüler.. Oralarda halk ağzı yavaş yavaş yozlaşarak meyhane ağzına dönüştü. 1960’larda transistörlü – pilli radyoların çıkışı, özellikle kaset olayı köylülerimize kadar yayıldı, son darbeyi vurdu. Artık herkes Nuri Sesigüzel’i taklit ile “yeğiy yeğiy” diye türkü veya dolmuş müziği söylüyordu. Zamanla pıtırak gibi açılan özel radyolar ve TV’ler bu yozlaşmayı daha da hızlandırdılar, arabeskti şuydu buydu derken soylu halk müziğimiz de diğer halk sanatlarımız gibi yok olup gitti… Müziğin sağladığı ulusal birliğimiz de..

Biyografik Bilgi

scroll to top