VARSAKLAR YURDU SİLİFKE – Sami GÖKTÜRK

Huğdan-Gökdelene-132.jpg

Konuya girmeden önce bir iki gerçeğin altını çizmek istiyorum. Silifke’miz doğanın cömertliği açısından sayılı beldelerimizden biridir. Yaslandığı çam ormanları, kucakladığı Akdeniz’in köpüklü dalgaları ve bağrına bastığı Göksu Irmağı’nın serin yeşil suları ile varsıllaşan bir kent. Bunlar biz Silifkeliler için bulunmaz nimetlerdir. Özellikle Göksu Vadisi’nin Toroslardan Akdeniz’e doğru coşarak esen ve Poyraz denilen o coşkulu rüzgârı bu beldeye hava kirliliğini yanaştıracak gibi değil…
…Silifre’mizin geçmişinin incelenmemiş olması da aynı ihmalin sonucu. Silifke’yi, Silifkeli olarak inceleyen birinin çıkmış olmasını gönül çok isterdi. Oysa kentimiz tarih açısından çok zengin ve ilginç bir belde. Örnek: Prof. Landsberger’e gore İ.Ö. 1750 yıllarına doğu, başkenti Silifke olmak üzere bir krallık kurulmuş. Arzava Krallığı adı verilen bu devlet İÖ. VII. yüzyıla değin yani bin yıl yaşamıştır. Ama ondan önce Silifke’miz uzun bir Luviler (Sümerlerin bir kolu) dönemi yaşamış. Bu yüzden o yıllarda Silifke topraklarına Luvia denilmiş.

Arzava Krallığı’nın yerini Kilikya Krallığı almış. Ömrü pek uzun olmayan bu krallığın ardından Selefkoslar dönemi başlamış. Bilindiği gibi Büyük İskender bir dünya imparatorluğu kurma umuduyla Doğu seferine çıkar. Pek çok ülkeyi eline geçirir. Ama ne yazık ki, İÖ 323 yılında Babil’de öldü. Henüz 33 yaşındaydı ve çocuksuzdu. Bu yüzden İskender İmparatorluğu’nun toprakları üç komutanı arasında bölüşüldü. Bu paylaşımda imparatorluğun en büyük bölümü general Selevkos Nikator’un oldu. O da bu olanaktan yararlanarak Selevkoslar adıyla yeni bir hanedanlık kurdu. ‘Asya İmparatorluğu’ da denilen bu yeni devletin toprakları Basra Körfezinden Hazar Denizi’ne, İskenderiye yakınlarından Ege’ye dek uzanıyordu. Yani Silifke’yi yeniden kuran ve ona kendi adını veren S.Nikator’un imparatorluğu öylesine büyük ve genişti. Onun kendi adıyla “4” Silifke daha kurduğu (Hatta kimi tarihçilere göre bu sayının 7 olduğu ileri sürülüyor) biliniyor. Bu sekiz Silifke’den günümüze dek yaşayabilen yalnızca bizim Silifke’dir. Buradan da anlaşıyor ki, kentimiz, coğrafya konumu bakımından yaşama olanağı en yüksek ve en şanslı belde imiş.

Kentimizin kuruluş öyküsüne de kısaca değineyim. Selefkos Nikator Silifke yöresine geldiğinde buranın özellik ve önemini görmüş. O yıllarda Silifke’nin batısında, deniz kenarında bulunan (yaşayan) Holmi halkını alıp bugünkü Silifke’ye yerleştirmiş. Yıl İÖ. 300 Holmi kasabası Ağalimanı denilen yerde İÖ. VII. yüzyılda Grekler tarafından kurulmuş. Ama gelişmeyen bir balıkçı köyü olarak kalmış. Ağalimanında olduğu gibi Silifke’de oturan insanlar varmış. Silifke Kalesi’nin eskiliği, kazılardan çıkan bulgular bunu doğruluyor. Ancak bu insanların kimler olduğunu tarihler henüz yazmadılar. Ama şurası kesin: Soyları kesinlikle bilinmeyen bu insanlar Anadolu’ya gelip yerleşmiş ve Anadolulu olmuşlar.

Roma İmparatorluğu büyüyüp Doğu’ya egemen olurken Anadolu’yu da eline geçirdi. Böylece Silifke Selefkoslar yerine bir Roma satraplığı oldu. Roma devleti ikiye bölününce de Anadolu’da Bizans dönemi başladı. Silifke bu kez Bizans satraplığı oldu. Bu olayı Arapların güney Anadolu’ya gelişleri izledi. Bizans ise Arapların Güneyle egemen olmasına izin vermedi. Bu yüzden Kilikyamız bu iki devlet arasında “12” kez el değiştirdi.

Kısa aralıklarla yaşanan Araplar döneminin bir yararı oldu. Onların savaşan güçleri hep Türk komutan ve askerleri idi. İşte böylece Silifkeliler ilk kez Türklerle karşılaşmış oldular. Ayrıca kimi savaşçı Türk beyleri aile ve yandaşlarıyla Silifke’ye yerleştiler.

Şimdi burada bir konuya değinmek isterim. Kısa aralıklarla yaşanan Araplar dönemi dışında, Silifke hep satraplık (Genel Valilik: Eyalet) statüsü yaşadı. Yani bölgesindeki birkaç ilin yönetim merkezi oldu. Hatta Kilikya Krallığı’na son veren Persler zamanında tüm Anadolu dört satraplığa bölündü ve bunlardan birinin merkezi Silifke idi.

Az önce Araplar döneminde Silifke’nin Türkler ile tanıştığını yazmıştım. Ama tüm Anadolu’nun ve bu arada Silifke’nin Türkler yurdu olması 1071 Malazgirt zaferinden (Utkusundan) sonradır. 11. yüzyılda, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasında “Üst Yurt” adı verilen topraklarda yaşayan Oğuzların Üç Oka bağlı Kınık boyundan ‘dakat’ adlı bir beyin oğlu olan Selçuk, o yörenin hakanıydı. Selçuklu Devleti, adını bu beyden aldı. Bunlar, Irak, İran üzerinden Ön Asya ‘ya yayılan Türk Boyları yani Oğuzlardır. Gelenlerin bir bölümü kentlere yerleşerek devlet kurdular. Diğerleri ise dağlarda ve otlaklarda göçebe olarak yaşamayı, eş deyişle Orta Asya’daki yaşantılarını sürdürmeyi yeğlediler. Devlet kuranlara Selçuklular, göçebelere ise Türkmenler ya da Yörükler adı verildi.

Selçuklu Devleti Anadolu’da çok büyüdü ve gelişti. Bunun sonucunu olarak Silifke’yi de ele geçirdi. Yine bir noktayı belirtmekte yarar var. Toprak ardından koşan (istilâcı) devletler Silifke’yi almakta hep zorlandılar. Bu yargı Roma için de, Bizans için de geçerli. Dikkatle incelenirse görülür ki Roma ve Bizans gibi Selçuklu’lar da, Osmanlılar da Silifke’yi almakta güçlük çektiler. Ve başka kentlere bakış bu kenti çok sonraları ele geçirdiler.

Sırası gelmişken anımsatalım ki, birinci Dünya Savaşında da aynı gerçek yaşandı. Mersin ve dolaylarını ele geçiren Fransızlar Silifke topraklarına girmeye cesaret edemediler. Çünkü Taşeli’nde oluşan ve Taşeli yöresi insanlarının meydana getirdiği savunma gücü Tömük’te kurduğu karargah ile düşmanın karşısına dikildi. Hatta zaman zaman Mersin’i kurtarmak için saldırılarda bulundu.

Evet Selçuklu Devleti Silifke’yi aldı ama Silifke halkı Selçuklu halkı olacağına Türkmenler gibi yaşamayı sürdürdü. Bu ayrıma ışık tutmak gerekir. Yani kentli olan Oğuzlar (Selçuklular) ile göçebe olan Oğuzlar’ın Türkmenler’in yaşam anlayış ve dünya görüşleri konusundaki başkalıkları bilmek gerekir. Selçuklu Türkleri kentlere yerleştiler. Yeni kentler yaptılar. Böylece güçlü bir devlet kurdular. Tarım, ticaret, madencilik ve benzeri alanlara yöneldiler. Türkmenler ise dağlarda, uygun otlaklarda göçebe olarak yaşayıp hayvancılıkla uğraştılar. Selçuklular ordular kurup ülkelerini genişletmeye çalıştılar. Silâhları ok ve kılıçtan oluşan Türkmenler ise ordu kurmadılar. Ama onlara başıbozuk da denilemez. Çünkü sürekli beylerin yönetimine saygılı oldular. Bir tehlike belirdiği zaman ise derhal gereği kadar oba bir araya gelip düşmanı yurtlarından kovmasını bildiler.

Bu arada belirtelim ki, tarihte Türkmen “Vurucu güç” anlamına geliyordu. Görülen odur ki, en çok Araplar korkmuş Türkmenler’den. Atalarımıza Türkmen adını verenler onlardır. Bu sözcüğü Müslüman Türk anlamında kullandılar. Sözcüğün sonundaki “men” eki aslında “man” idi . Bunun kullanışı ise “Kocaman” anlamında idi . Yani Türkmen sözcüğü büyük, güçlü Türk demekti. Adın sonundaki “man” eki bizim büyük ses uyumu kurallarımız gereğince kısa sürede “men” e dönüştü. Ve böylece halkımızın çoğunluğuna Türkmen denildi. Türkmenler gerçekten onurlu ve savaşçı insanlardı. Haçlı seferlerini asıl püskürtenler onlar oldu. Türkmenler olmasaydı Anadolu tam anlamıyla bir Türk yurdu olamazdı. Yine onlar olmasaydı ne Moğollar püskürtebilir ne de Ermeniler sindirilebilirdi. Topraklarımıza Türkiya adını verdirenler onlardı. Bu nokta çok önemli şöyle i ki: Bizans uzun süre Anadolu’ya egemen
olduğu için ülkemize “Diyarı Rum” ve daha olarak Rumeli denildi. Bu adın değişip yerine “Türkiya” denilmesi Türkmenler’in Anadolu’ya egemen olmalarının sonucudur. Şu da var: 11 . yüzyıl sonrası Anadolu’ya o denli çok Türk geldi ki, bu dönemi anlatan tarihçilerin yazdığına göre tüm Dünya nüfusunun üçte biri Anadolu’da toplandı.

Bu arada dil konusuna de eğilmek gerekir. Prof. Bosser diyor ki, Anadolu bir “Diller ve yazılar” ülkesidir. Gerçekten Anadolu’da pek çok etnik grup ve bu grupların dil ve alfabeleri bir arada yaşamış. İşte olaya bu açıdan bakıldığında Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeyle ilgili buyruğunun ne denli önemli olduğu anlaşılır. Bilindiği gibi Selçuklular İran örneği bir devlet olmaya özendiler. Ve bu yüzden Türkçeyi küçümseyerek Farsça’yı benimsediler. Ama Türkmenler ne Faslı oldular ne de Arap. Onlar kendi dilleri olan Türkçe’yi sevdiler, benimsediler.

Sürülerin ardında, çoğu zaman at sırtında gün geçiren bu insanlar kentli olmayı da istemediler. Savaş denince koştular, vergi denince kaçmadılar, ama kente yerleşmeye hep soğuk baktılar. Çünkü onlara göre kentliler (Yatuk) yani tembeldirler.

Türkmenler ayrıca Müslümandırlar. Çünkü Şamanlığı Orta Asya’da bırakmış gibidirler. Ancak uzun süre Şamanizmin etkilerinden kurtulamadılar. Dahası Müslümanlıkta da bağnaz olmaktan kaçınıp hoşgörülü bir tutum izlediler. Müslümanlığın gereklerini de aşırı derecede titizlikle uygulamadılar. Bunda belki de dağda, kırda, bayırda yaşamakta olmalarının payı oldu. Selçuklu Devletleri yıkılınca onların yerini almaya çalışan beylikleri güçlendirenler de Türkmenleridir. Onlar beylikleri yalnızca güçlendirmekle kalmadılar dil ve din konusundaki anlayışlarını da beyliklere benimsettiler.

Türkmenler değişik ad ve pekçok sayıda boylar olarak yaşadılar. Bunlardan üçünün adı şöyle: Bayındır, Salur ve Iğdır. Bu üç boydan geldiği sanılan bir başka boyun adı ise Varsak’tır. Bu adın kaynağı henüz kesinlikle bilinmiyor. Neşri’ye göre Varsaklar adı Yüreğir boyundan olan bir beyden gelir. Öyleyse Varsaklar Yüreğir’in bir kolu olabilir. Bunu doğrular nitelikte iki kanıt var. Birisi Yüreğir’in çok büyük bir boy olması. İkincisi ise Yüreğir boyunun önce Silifke’ye yerleşmesi, daha sonra da bitek topraklar ülkesi Çukurova’ya göçmesi. Prof. Faruk Sümer ise, Varsaklar için 21 boydan oluşan Dulkadirli boyunun bir koludur diyor. Bu kesin olmayan kanılara karşı bilinen gerçek şudur. Varsaklar, Oğuz kökenli bir Türkmen birliğidir. Kimi tarih kitapları “Varsaklar Yurdu Silifke” diye yazmış, Bu görüşten Silifke’nin bir Varsaklar ülkesi olduğu ve de Silifkeliler’ in çoğunluğunun Varsak boyundan geldiği anlaşılır. Ama Varsaklar’ın tümünün Silifke’ye yerleşmiş olduğu söylenemez. Çünkü İskenderun ile Mersin arasındaki bölgeye de Varsaklar yerleşti. Dahası Varsak boylarına Karaman, Kırşehir, Antalya, Aydın, Kahramanmaraş ve hatta İran’da rastlanmaktadır.

Varsaklar, diğer Türkmenler gibi, belki de onlardan daha fazla yiğit insanlardır. Osmanlıya karşı savaşan Karaman Beyliği’nin yanında yer aldılar, ikinci Beyazıt’a karşı Sultan Cem’den yana çıkmaları, Osmanlılar’ın Silifke’yi ele geçirmelerine uzun süre savaşarak karşı koymaları bu görüşü doğruluyor. O nedenle olsa gerek Osmanlı tarihçileri Varsaklar’ı “Dağ insanları” olarak tanımlamışlar.

Nasıl Varsaklar’ın kaynağı başka obalar ise Tarsus dolaylarındaki Ulaş, Kusun, Kuştemur, Gökçeli ve Elvanlı obalarının kaynağı da Varsaklar aşiretidir. Ancak nerede olursa olsun hiçbir yerleşim birimi Varsaklar yurdu değildir. Osmanlı Maliye defterlerinde Silifke’nin Kuzey Doğusu’ndaki yöreye Seng Silifke: Varsak dağı’ diye yazılmış. Yani Silifke dağı sözcüğü Varsak dağı anlamına geliyormuş.

Varsaklar yazınımıza bir de armağan sunmuşlar: Varsağı. Bu, başkaldırı, hırçınlık, üstünlük ve kan dökme gibi temalara işlenen bir koşma türüdür. Özel bir besteyle söylenir. Ölçü ve biçim bakımından Semai’ye benzer. İlk dörtlüğü Bre! Behey! Hey! gibi ünlemlerle başlayan bu türü en çok Karacaoğlan ile Dadaloğlu’nun kullandığı bilinmektedir. Görülüyor ki, Silifke’ye özgü olan halk türkülerinde sözü edilen yiğitçe tema hâlâ yaşamaktadır. Bu da şunu anlatıyor: Silifke yöresinde özellikle dağ köylerinde Yörüklük ve Türkmen’lik çeşitli gelenekleriyle bugün de canlı. Daha doğru bir söyleşiyle Türkmen’lik yer yüzünden silinse, kimi iz ve göreneklerini Silifke’de bulmak her zaman olasıdır.

İÇEL SANAT KULÜBÜ Aylık Bülteni 49. Sayısından alınmıştır.

Top