YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ – FETHİ KARADUMAN

bayrak.jpg

Ulusal Savaşıma birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet Yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yapılarının kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır. Başarı için kestirme ve güvenli yol, her evreyi zamanı geldikçe uygulamaktı. Ben, ulusun vicdanında ve geleneğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanında taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.-M. Kemal Atatürk

Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasından sonra, Delegeler Kurulu, 2 Ağustos 1923’te İstanbul’a, 13 Ağustos 1923’de Ankara’ya geldi. Büyük gösterilerle karşılandı.
İkinci Büyük Millet Meclisi, 23 Ağustos 1923’te Lozan Barış Antlaşmasını onayladı.
İkinci Meclis’in seçimlerinden önce, M. Kemal, Halk Partisini kurma hazırlıklarına başladı. Ankara’da toplanan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ni temsil eden milletvekilleri, 9 Ağustos 1923 günü, tüzük tasarısını onayladılar. 9 Eylül 1923 günü, yani İzmir’in kurtuluşunun birinci yıldönümünde Halk Partisi resmen kuruldu. Halk Partisi Genel Başkanlığı’na da M. Kemal seçildi.
Albay Şükrü Naili Bey Komutasındaki Türk Kuvvetleri, 6 Ekim 1923 günü İstanbul’a girdi.
TÜRKİYE DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ ANKARA KENTİDİR
Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 günlü bir maddelik yasa tasarısını Meclis’e önerdi. 13 Ekim 1923 günü uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, pek büyük bir çoğunlukla bu yasa kabul edildi:
Türkiye Devleti’nin Başkenti, Ankara kentidir.
TÜRKİYE DEVLETİ CUMHURİYET’TİR
Tarihe karışıp giden yönetimin, son yıllardaki adı meşrutiyet idi; Daha önceleri bu mutlakıyet biçiminde idi. Böyle bir yönetim, tarihi karıştırınca görürüz ki yalnız beş- altı yüzyıl değil, daha önce de, ülkeyi yıkıntıya götüren, ulusu hiçbir gün kendi mutluluğu için çalışmaya bırakmayan başıboş bir yönetimdi. Böyle yönetimler, kurduğu devletleri tarihe bırakmak ve göçüp gitmek zorunda kalmışlardır.
M. Kemal Atatürk
Türk Ulusu’nun çağdaş uygarlık yolunda ilerlemesini isteyen M. Kemal, aşama aşama bu düşüncelerini yaşama geçirmişti. Artık sıra Cumhuriyet’in ilanına gelmişti. Daha Erzurum Kongresi sürerken, o bunalımlı karanlık günlerde, Türk Devriminin Önderi M. Kemal, yakın arkadaşı Mazhar Müfit’e (Kansu) yapacağı işleri bir bir planladığını, zamanı gelince uygulamaya koyacağını çok açık bir biçimde açıklamıştı:
“Mazhar Müfit Bey, anı defterinden bir sayfa aç. Ama bu sayfayı kimseye göstermeyeceksin. Sonuna dek gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Önce tarih koy: 7–8 Temmuz 1919 sabaha karşı.
Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. Bu bir.
İki: Padişah ve hanedan konusunda zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.
Üç: Kadınların örtünüp kapanması kalkacaktır.
Dört: Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.”
Konuşmanın tam bu anında kalem Mazhar Müfit’in elinden yere düşer. M. Kemal’in “Neden durakladın?” sorusuna, Mazhar Müfit: “Darılma amma Paşam sizin de düşsever (hayalci) yanlarınız var” diye yanıt verince sözlerini şöyle sürdürür:
“Bunu zaman belirler. Sen yaz.
Beş: Latin harfleri kabul edilecektir”
Ufukta en küçük bir kurtuluş ışığının görülmediği, o karanlık günlerde, Mazhar Müfit’in iyi niyetle M. Kemal’i düşsever olarak nitelendirmesi, o günlerin umutsuz ve olumsuz koşullarının gereği olarak düşünülebilir. Birçok aydın, yurtsever insan, o günlerde kurtuluşu hayal bile edemiyordu. M. Kemal, bu hayalleri, düşleri gerçeğe çevirmişti.
M. Kemal Atatürk SÖYLEV’de o günleri anlatıyor:
“…Yönetim Kurulu üyelerine, gerekenlerle daha çok görüşerek kesin bir liste yapmalarını öğütledikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclis’ten ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan ayrılırken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede “Bir uğurlama ve bir karşılama” başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle görüşmek için o zamana kadar orada beklediklerini anlatınca, akşam yemeğine gelmelerini, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’ya söylettim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum.
Yemek yenirken: “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz!” dedim. Orada bulunan arkadaşlar hemen düşüncemi benimsediler. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada, yapılacak işler için kısa bir program düzenledim ve arkadaşları görevlendirdim.
Cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla görüşüp tartışmayı hiç de gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa o sırada Ankara’da bulunamayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan Cumhuriyet’in ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.
O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra bir yasa tasarısı hazırladık.
İsmet Paşa, o tarihsel gecedeki hazırlıkları aktarır:
“28 Ekim akşamı Atatürk bizi Çankaya’da toplamıştı. Yemek, hep birlikte yendi. Konuklar uğurlandıktan sonra Atatürk bana kalmamı söyledi. Masanın başına yan yana oturduk. Önce yasa tasarısını görüştük. Her madde üzerinde, doğal olarak, eski ve yeni arasında bir karşılaştırma yapılıyordu. Atatürk, sonucu bana söylüyordu. Ben yazıyordum. Böylece çerçeve tamamlandıktan sonra yeniden okudum. Atatürk, dikkatle dinledi. Düşündü. “Hazırlık tamam” dedi. Ayrılmam üzere izin verdi. Ben köşkte konuktum. Odama çekildim. Ertesi sabah yazdığımız taslağı yeniden gözden geçirdik ve birlikte Meclis’e gittik.”
Hazırlanan bu tasarıda, 20 Ocak 1921 günlü Anayasa’nın Devlet biçimini saptayan maddeleri değiştirilmiştir:
• Türkiye Devleti’nin Hükümet biçimi Cumhuriyet’tir.
• Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi’nce yönetilir. Meclis, Hükümetin yönetim kollarını, Bakanlar aracılığıyla yönetir.
• Türkiye Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni Cumhurbaşkanı’nın seçilmesine kadar sürer. Eski başkan yeniden seçilebilir.
• Türkiye Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanıdır. Bu kimliği ile gerek gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.
• Cumhurbaşkanı, Başbakanı Meclis üyeleri arasında seçer. Öbür Bakanları da Başbakan yine Meclis üyeleri arasından seçer. Sonra hepsini, Cumhurbaşkanı Meclis’in onayına sunar. Meclis Toplantı durumunda değil ise, onaylama Meclis toplantısına bırakılır.
M. Kemal, öğleden sonra saat bir buçukta Fethi Bey’in başkanlığında toplanan Parti Genel Kurulu’nda çözüm önerisini bildirdi:
“Sayın arkadaşlar, çözülmesinde güçlüğe uğradığınız sorunun nedeninin ve etmeninin, bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve kötülük, uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasamız gereğince bir Bakanlar Kurulu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve bakanlar kurulunu seçmek zorunda bulunuyor. Hepimizin birden bakanlar kurulu seçmek zorunda bulunmamızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu.
Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce Kurulumuz, bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve tutarlı bir hükümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için kutsal olan Anayasamızın kimi yerlerini açıklığa kavuşturmak gereklidir” dedi ve 28 Ekim akşamı hazırladıkları tasarıyı okutmak üzere yazmanlardan birine uzattı. Yazman tasarıyı okuduktan sonra kurulda tartışmalara başlandı. Milletvekillerinden bazıları düşüncelerini bildirdi ve sonra da İsmet Paşa söz alarak, öneri hakkındaki görüşlerini bildirdi:
“…Ulus, egemenliğine ve yazgısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten niye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, Başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasal olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretleri’nin önerisinin yasallaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapması zorunludur.”
İsmet Paşa’dan sonra konuşan Abdurrahman Şeref Bey, “Hükümet biçimlerini birer birer saymak gereksizdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur” dedikten sonra, “Kime sorarsanız sorunuz, bu, Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!”diye ekledi.
Tartışmalardan sonra parti toplantısına son verildi. Saat 18.00’de Meclis toplantısı açıldı. Tasarı Anayasa Yarkurulu’nca (komisyon) yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlandı, başkanlık makamına sunuldu. Başkanlık makamında bulunan Başkan Vekili İsmet Bey, Meclis’e bilgi verdi: “Anayasa Yarkurulu, Anayasa’nın değiştirilmesiyle ilgili tasarının ivedilikle ve öncelikle görüşülmesini öneriyor” dedi. “Kabul!” sesleri üzerine de tutanak okundu. Önerildiği üzere, ivedilikle görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ve alkışlar arasında kabul edildi.
Cumhuriyet ilan edildi.
Cumhuriyet yönetiminin önemini yaşanan şu tarihsel olay en iyi biçimde gösterir:
İstanbul’un işgalinden bir gün önce kendisini ziyarete gelen Meclisi Mebusan Heyeti’nden Rauf Bey’e Padişah Vahdettin milleti nasıl gördüğünü söylüyordu:
“Rauf Beyefendi, bir millet var koyun sürüsü… Bir çoban var o da ben!”
Cumhuriyet düzeni, ulusu sürü, kendini de tek yönetici, çoban olarak gören Padişah’ın monarşik ve teokratik düzenini tarihin derinliklerine gömdü.
Halkın kendi kendisini yönetmesini devletin temeli sayan Cumhuriyet, Türk insanına aklını kullanan, sorgulayan, özgür düşünceli “yurttaş” kimliği vererek, devlet yönetiminde söz sahibi kıldı. Halkı kul, köle, sürü olarak gören anlayış yok edildi.
Bağımsızlığa ve özgürlüğe giden süreçte Ulusun Önderi; ulusal egemenliğin simgesi TBMM’den aldığı güçle, tarihte eşine rastlanmayan bir Kurtuluş Savaşıyla, emperyalizme hak ettiği dersi verirken, devletin teokratik-monarşik yapısına da son verdi. Ulusal egemenliğe dayalı, Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
M. KEMAL TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN CUMHURBAŞKANI
Bizi iktisadi hayatımızı geliştirme, böylece refaha ulaşma amacına varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır: Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi, bir sömürge durumuna koymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması olası olan hainlerdir.
M. Kemal Atatürk (Tarsus, 1923)
Cumhuriyet kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanın seçilmesi için Meclis’in oy’una başvurulur. Oyların sayımı sonucunda Cumhurbaşkanlığı’na M. Kemal’in seçildiğini, başkanlık makamında bulunan İsmet (Eker) Bey, Meclis’e duyurur:
“Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya 158 kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığı’na 158 üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi M. Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.”
M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Meclis’e teşekkürlerini sunar:
“Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapındaki olağanüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıklığına ve tetikliğine değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel Yarkurulca (komisyonca) yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası bilinen adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis’in Başkanlığı’nda bulundurduğumuz arkadaşınıza yaptırdığınız görevi, Cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bana verdiniz. Bu seçim dolayısıyla şimdiye kadar benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güveni bir kez daha göstermekle değerbilirliğinizi kanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce kurulunuza gönlümün bütün içtenliği ile teşekkürlerimi sunarım.
Baylar, yüzyıllardan beri Doğu’da kıyım ve haksızlığa uğrayan ulusumuz, Türk Ulusu, gerçekte yaradılışında bulunan erdemlerden yoksun sayılıyordu.
Son yıllarda ulusumuzun eylemli olarak gösterdiği yetenek ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne kadar aymaz ve ne kadar irdelemeden uzak, görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel kanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, Hükümet’in yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasındaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle kanıtlayacaktır.
Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu oluşturan Türk Ulusunun son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra birkaç kat olmak üzere görülecektir. Ben, gördüğüm bu güven ve inana yaraşır işler görebilmek için pek önemli saydığım bir noktadaki gerekliliği bildirmek zorundayım. O gereklilik, Yüksek Meclis’in bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı’nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.
Her zaman sayın arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak onların varlıklarından kendimi bir an bile ayrı görmeyerek çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti, mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır”
CUMHURİYET’İN İLANININ YANSIMALARI
Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıt görüşte olanları inandırmak zorunda mıdır?
Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı görüşte olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini kanıtlamak isteseler de onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu?
Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu ülkü devrimcilerin görevidir.
Buna karşı direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de karşıt görüşte olanlarını yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır.
K. Atatürk, (Söylev)
Cumhurbaşkanı M. Kemal, 30 Ekim 1923 günü, İsmet Paşa’yı Başbakan olarak görevlendirdi. Bakanlar Kurulu da aynı gün atandı. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na ise Fethi Bey seçildi.
M. Kemal, Cumhuriyetin kuruluşunu, karşılaşılan tepkileri Söylev’de tüm açıklığıyla sorgulamaktadır:
Cumhuriyet’in kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da çıkan iki üç gazete ile İstanbul’da toplanan bir takım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü. Cumhuriyetin kurtuluşunda ön ayak olanları eleştirmeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin Cumhuriyet’in kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anlamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.
İstanbul’da yayımlanan Vatan, Tanin, Tevhidi Efkâr gazetelerinde özellikle Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın, Velit Ebüzziya Cumhuriyet ilanını eleştiren yazılar yazmaktan kaçınmadılar. Onlara göre Cumhuriyet, “Sıkboğaza getirilerek” ilan edilmişti. “Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birden bire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi, en yumuşak deyimiyle, “Olağandışı bir hareket” idi.
Yine bu yazarlara göre, Cumhuriyet, “Alkışla, dua ile şenlikle, törenler yapmakla” yaşatılamazdı.
“Cumhuriyet bir büyü” değildi. Millet Meclisi’nde bir büyü yapılmasıyla, “Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak” demek değildi.
M. Kemal, yapılan eleştirileri sağlam, tutarlı bir mantıkla yanıtlar:
“Ben Cumhuriyetçiyim” diyenlerin, Cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçiminin cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı salonda bulunanların: “Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam” demelerindeki anlam ve amaç ne idi?
Meclis toplantı durumunda bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: “Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanı’na mı veriliyor?” sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiliyordu?
Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirme mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte, kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kurulu’na girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?” sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?
En küçük bir esintiden bile koruması gereken yavruyu, onu bakıp büyüttüğünü söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?
M. Kemal, İstanbul gazetelerindeki yazılardan örnekler vererek yanıtlarını sürdürür. Bu yazılardan birinde, “Devletin adına taktınız, işleri düzeltecek misiniz?” denildikten sonra, “Tek dileğimiz, yurda ve ulusa yararlı işler başarılabilmesidir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyetin ileri gelenleri ve Cumhuriyetçiler, bunu yapabileceklerine güveniyorlarsa, biz de kendilerine, öyle ise Cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar! Diyoruz.”
Cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve Cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerini içtenlikli saymak için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, Cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp önce Cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, Cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış biçimi böyle olmamıştır.
ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi KARADUMAN

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI – CUMHURİYETİN İLAN EDİLMESİ

Ziya Aykın

Ziya Aykın

Biyografik Bilgi

scroll to top