YUMUKTEPE – PREHİSTORİK MERSİN – KAYIP ZAMANLARIN BEŞİĞİ – 3

yumuktepe-01521.jpg

Semihi Vural tarafından hazırlanan “Kayıp Zamanların Beşiği; Prehistorik Mersin Yumuktepe” adlı kitabın bir önceki bölümüne geçmek  için bu satırı tıklayınız.

BÖLÜM 2
YUMUKTEPE’DE ZAMAN VE MEKÂN

Arkeoloji ve Mimarlık
Eski yapıların tespit edilebilmesi çok çeşitli etkenlere bağlıdır. Dikme delikleri, ahşap bir yapının temelini gösterir. Ama doğrudan toprak üzerine inşa edilen bir yapı, içindeki veya dışındaki buluntuların yerleri yapının bir zamanlar nerede durduğunu belli etmediği sürece, tümüyle yok olup gider. Kazılarda nesneler kurtarılırken yapılar yok edilir, çünkü alt tabakalara inmek için dikme delikleri kazılır, duvarlar kaldırılır. Tüm mimari bilgiler büyük bir dikkatle, not, plan, fotoğraf kesitlerle kayıtlara geçirilmelidir. Zira geriye sadece bu kayıtlar kalacaktır. Dorling Kindersley, Arkeoloji – Tubitak Bilim Kitapları – S: 52- 2000

İlk İnsanların Evleri
Erken atalarımızın yapıları ender olarak korunduğundan, bunları bulma şansımız çok düşüktür. Fransa’da Terra Amata’da 300.000 yıllık bir kulübenin keşfedilmesi inanılmaz bir şanstır.

Çizim: Henry de Lumley

Çizim: Henry de Lumley

Kazık delikleri bunun çalı çırpıdan yapılmış olduğunu, dıştan taşlarla çevrelendiğini ve çatının daha kalın dikmelerle alttan desteklendiğini gösterir. Kulübe terk edildikten sonra çökmüş, insanlar baharda geri geldiklerinde ise yeniden inşa edilmiştir.
Bu yapıda saptanan yapı malzemeleri: Ahşap dikmeler, dal, yosun, post, mamut kemikleri, balçık gibi doğada bulunan malzemelerdir.

Yapı Malzemeleri
İlk malzemeler olarak duvar örmede doğal taş, dere taşı, ağaç, dal, çalı, sıva harcı olarak da çamur ve gübre kullanılmış olabilir. En eski dönemlerde de saz, kamış-kargı, çim, saman ve hayvan derisi yardımcı malzemeler olarak kullanılıyordu. yumuktepe (3)Çok sonraları yontma taş gelir. Ancak yoğun olarak, Doğu Anadolu ve Mezopotamya’da güneşte kurutulmuş kerpiç bloklar kullanıldığını görüyoruz. Yumuktepe’de temelde iri bloklar halinde, konglomera/kum taşı da kullanılmıştır.

İnşaat Tekniği
Neolitik dönemde kuru (irice taşlarla işlenen harçsız) duvarlar saptanır. Sonraları ikiyüzlü dere taşlarıyla ve araya küçük taş parçaları koyarak işlenen ve toprak-çamur harçla desteklenen çift yüzeyli duvarlar görüyoruz. Taş temelle başlayıp kerpiçle yükselen duvarların oluşturduğu mekânların üst açıklıkları ağaç kütükleriyle aşılıyordu. İki dikme direğin (kolon/söve) üstünü kapatan genişçe ve uzun düz taşlar (lento) çok daha sonraları yapıldı. Kapalı odacıkların üzerleri ızgara oluşturacak şekilde dallar, kargı-kamış diziliyor, sazdan örülmüş hasır örtü üstüne, samanla karıştırılıp yoğrulmuş 40 cm kalınlığında bir çamur harç dökülüyordu. Bu yöntem 1950’li yılların başına kadar Anadolu’da tipik dam evlerin klasik yapı inşaat biçimi oldu.
Tavanı ilk defa büyük yassı taşlarla kapatılan uç uca bindirilerek yapılan ilkel kubbe, tonoz benzeri yapılar Mezopotamya’da görülmüş olsa da Anadolu üzerinden geçerek Ege yoluyla Avrupa’da kabul gördü. Avrupa’da arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan yapıların aslı Anadolu kökenlidir.

Anadolu’nun gelmiş geçmiş en eski sürekli
yerleşmesinin tanıklarını saklayan
Yumuktepe.

YUMUKTEPE’DE
MİMARLIK VE KONUT
Yumuktepe’de Garstang kazılarında, ProtoKalkolitik ve Neolitik tabakalar bulunmuştur. Bu tabakalar Anadolu’da gelmiş geçmiş en eski sürekli yerleşmenin tanıklarını saklamaktadırlar. Tepenin ancak küçük bir bölümü açılmış olmasına rağmen, İslam Uygarlığından Kalkolitik Çağ’a kadar inen çeşitli tabakalar gün yüzüne çıkarılmıştır.

Mimarlık İzleri
Yumuktepe kazılarında gün ışığına çıkarılan tüm eserler arasında doğal olarak her dönemin mimarlık izleri en önemli buluntular olmalıdır. Bu izleri yine kazı ekiplerinin belirlediği dönem sırası ve önem durumlarına göre daha ayrıntılı sunmaya çalışalım:

M.Ö. 7000-6200
Erken (Yenitaş) Neolitik Dönem
Erken Neolitik Dönem tabakaları büyük bir yangın geçirmiştir. Bu döneme ait mimari kalıntılarda taş temel ve kerpiç kullanıldığına dair bir iz yoktur.
Arkeolojik kalıntılar yeniden incelendiğinde yapıların, daha önce öne sürüldüğü gibi “ahır olarak değil”, yaşamak için kullanıldığı görülmektedir.
Garstang kazılarında XXIII-XX. tabakalarda bulunan yapılar, köşeleri düzeltilmiş taşlarla muntazam örülen taş temelli, üstü kerpiç duvarlı, dörtgen veya yamuk biçimlidir. Bazı mekânların tabanları kil döşemelidir.
Bu yapılarda günlük yaşamda kullanılan yuvarlak biçimli ocaklar görülmektedir. XVIII. tabakada sadece yüz taşları muntazam olan ve olasılıkla tahkimatla ilgili olan duvar temelleri ortaya çıkmıştır. Sur ile çevrili köy geleneğinin bu döneme kadar inebileceği kabul edilebilir.

İlk Huğ Evi
Gazete Röportajından
Sıva parçalarının yanık arka yüzlerine yapışık, çalı, saz gibi yapı izleri, olasılıkla huğ tipi kulübelerin varlığına işaret etmektedir.
Yandaki resimde görüldüğü gibi 2012 kazılarında, dairesel planlı “Huğ Evi” olabilecek bir yapı izine rastlandı.
Plânı tam belirlenememekle birlikte, ele geçen çamur ve sıva parçaları buradaki yapıların “huğ evi” gibi bir teknikle inşa edildiğini göstermektedir. Erken Neolitik tabakada ahşap direkler, saz ve kamış ile çamurdan yapılmış bir kulübenin varlığı saptandı. Bu yapı, mimari, sosyal ve toplumsal bakımdan önem taşıyor.

Dairesel Planlı Bir ‘Barınak’ – İlk konut
Konunun başında değindiğimiz gibi, ilk barınaklar kolay elde edilebilen hafif malzemelerden yapılmıştır. Bu malzemeler, avlanan hayvanların derileri, dere yataklarından toplanan sazlar, çevredeki bitki örtüsünden elde edilen dallar ve topraktan sağlanan çamurdu. Bu barınakları yapmak için öncelikle bir yuvarlak çukur kazılıyordu. Bu çukur sayesinde hem önemli ölçüde ısı yalıtımı sağlanıyor, hem de kullanacakları çamurun toprağını elde ediyorlardı. Kalın dalların çatılması ve aralarının ince dallarla örülmesiyle sağlanan kubbe benzeri çatı, çamurla sıvanıyor ve barınak tamamlanıyordu. (Mine Soysal – Konut ve Yerleşmenin Öyküsü – Tarih Vakfı Yayınları S: 33)
Taze ağaç dalları ve sarmaşıklarla oluşturulan taşıyıcı iskelet sistemi üzerine yoğun yerleştirilen, su geçirmez ot örtü. Halen Afrika ilkel topluluklarında görülmektedir.

M.Ö. 6150 – 6000 Orta Neolitik Çağı
Bu tabakada dikdörtgen planlı taş temelli huğ tarzı yapıların (daha kerpiç yok) dizildiği yamaç evleri olabilir. Garstang’ın XXVI. tabakasının altındaki yapı, bir koridorla birbirine bağlanmış dikdörtgen odalardan meydana gelmiştir. Plânı temel taşları sayesinde anlaşılabilmektedir; üst yapı ise olasılıkla dal örgüsü tekniği ile oluşturulmuş olmalıdır. (Sağda: Çayönü III. evre dörtgen yapı- Timuçin Binder. İlk Neolitik Yerleşimler – tarihdenizblogspot.com)
Basit yuvarlak plânlı kulübelerden dörtgen planlı evlere geçişin en önemli nedeni tarımın başlamasıdır. Tarımla birlikte tahıllardan yeni yiyecekler elde edilmeye başlanmıştı. Bu yiyeceklerin işlenmesi, kurutulması gibi işlemlerin yanı sıra bunların uzun süre saklanması yeni bir sorundu. (Sağda: anılan evin benzer planı -Rudolf Naumann Eski Anadolu Mimarlığı S: 364 Resim: 472)
Dolayısıyla bu ihtiyaçları karşılayabilecek evler uzayıp genişleyebilen, bölümlere ayrılabilen dörtgen planlı konutlar oldu. Temelleri geliştirilen yapılar taş ve kerpiç duvarlarla çevrilmeye başlandı. Sağlam duvarların üstü düz çatılarla örtülüyordu. İki katı andıran evlerin alt kısımları hücrelere bölünmüştü. Bu hücreler üstten kiler veya depo olarak kullanılıyordu. (Mine Soysal – Konut ve Yerleşmenin Öyküsü – Tarih Vakfı yayınları S: 5)
Yumuktepe’de Geç Neolitik Çağ’a tarihlenen (6. Bin yıl, Tabaka XXVI) bir koridor boyunca sıralanmış ve içindeki buluntulara göre erzak odaları olarak yorumlanabilecek, çok küçük odalar bulunmuştur. Hiçbir kapı bulunmadığından, bunların içlerine üstten el merdivenleri ile girilen bodrum kat odaları oldukları sanılmaktadır. Bu kalıntılar evin biçimi konusunda hiç bilgi vermezler. Tabaka XX’de (M.Ö. 5000 dolayları), arkasında bir çeşit açık girişi ortaya çıkarılmış olan, dikdörtgen bir ev bulunmuştur. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı – S: 364 Resim: 471)
Ancak burada buluntu durumu, yapının megaron (İnsanın ilk yerleşmelerin mekânı) olduğu etkisini vererek bizi aldatmaktadır. Dış duvarların üçünde rastlanan, bu yapıya özgü yalancı kapı türünde hücreler, burada bir çeşit küçük tapınak ile karşılaştığımız kanısını uyandırır. Kalkolitik Çağ’a tarihlenen Tabaka XVI’da ise, yalnız koruma duvarına bitişik “kazamat” evlerini tanımaktayız. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 364 Resim: 472)

KAZAMATLAR (Korunaklı Siper / Savunma Yeri)
Boğazköy’deki sandık duvarlar içindeki oda boşlukları, ölçülerinin küçük olmaları nedeniyle oturma, ya da savaş eşyalarını saklama yerleri olarak yorumlanamazlar (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 264). Buna karşılık bunlar savunma kazamatı olarak kullanılmaya elverişliydiler, çünkü eğer her sandığın dış duvarına bir mazgal deliğinin açıldığı düşünülecek olursa, özellikle duvarın dibine yaklaşmış bir düşmana karşı savaşılabilecek, alçak bir savunma olanağı doğmaktadır. Her bir sandık içinde 1–2 savaşçı için rahat yer vardı.
Bu savaşçılar ancak, düşmanın iki duvar arasındaki geçide girip, yalnız öne doğru çıkıntı yapan kulelerden erişilebilecek olan atış alanının ölü noktasına vardığı o sakıncalı anda saldırabileceklerdi. Gerçi mazgal delikleri, kerpiç duvar üstündeyseler, duvarları zayıflatıp, duvar kırıcı araçlara karşı daha az dirençli kılıyorlardı ama saldırı araçlarını dik yamaçlardan çıkartıp, ön duvar engelini aşarak duvarların dibine getirmek olanaksız bir girişim olduğundan, yıkılma sakıncası ortadan kalkmaktaydı. Bu nedenlerle bizler bu sandık duvarlardaki boşlukları, daha 4. Binyılda Mersin Yumuktepe’de geliştirilmiş bir yöntem olan “savunma kazamatları” olarak kabul etmek zorundayız. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 247)

Tabaka XV B’de M.Ö. 4000 dolaylarına tarihlenen bir ya da iki odalı yuvarlatılmış köşeleriyle dikkati çeken, bu yerleşmeye özgü taş duvarlı evlerle karşılaşmaktayız.
Birkaç odası kalmış olan taş evlerin türüne şimdiye dek yalnız Ankara yöresindeki Eti yokuşu yerleşmesinin Erken Tunç Çağ yerleşkesinde rastlanmıştır. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 364 Resim: 473)
Evlerin en önemli bölümü düz damlarıydı. Günlük yaşamın geçtiği ve pek çok ev işinin yapıldığı bu damlar aynı zamanda eve giriş çıkışın sağlandığı yerlerdi. Evin duvarları çoğunlukla taş temel üstü kerpiçten yapılmıştır. Evlerin bitişik dış duvarları ortak bir savunma sistemi yaratmıştır. Kimi evlerde depo gibi kullanılan hücreler, dörtgen biçimli ocaklar ve öğütme taşları vardı. Evlerin içinde sekiler, depolar, setler ve nişler vardı. (Mine Soysal – Konut ve Yerleşmenin Öyküsü – Tarih Vakfı Yayınları S: 6)

M.Ö. 6000 – 5800 Geç Neolitik (Yenitaş) Çağı
2003 yılı kazılarında bu döneme ait iki odalı kerpiç bir yapı ve dışında kerpiç bir fırın bulunmuştur. Odaların arasında iki tarafında da basamaklar bulunan bir kapı açıklığı vardır. Kare biçimli fırın, yapının batı tarafındadır ve duvardan dar bir koridorla ayrılmıştır. Bir önceki Geç Neolitik Çağ mimarisinin aksine, burada taş temeller yoktur.
Höyüğün kuzeybatı bölümünde, Son Kalkolitik Çağ yerleşme kazısında, M.Ö. 4200’e tarihlenen yerleşimin altında heybetli bir kerpiç tuğla bina ortaya çıkmıştır. Bu bina birleşen iki odadan oluşmaktadır. Bunlar taş temeli olmayan sıvalı duvarlarla çevrilidir. Yapı kompleksinin dış çeperi taştan bir teras duvarıyla desteklenmektedir.

Bu dönemde ilk kez kerpiç blokların kullanıldığını görüyoruz.

Anadolu’da Kerpiç:
Neolitik Çağ’da Çatalhöyük, Mersin Yumuktepe ve Hacılar’da, tahta desteksiz salt kerpiç tuğladan örülmüş duvarlar vardır. Bulunan taş duvarların sayılarının çokluğuna karşın, çok az sayıda salt kerpiç duvarlar korunabilmiştir. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 92)

Bu dönemi tanımlayan mimari özellikler, köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen planlı büyük ve yay duvarlı (apsisli) evlerdir; kerpiç bloklar ilk kez kullanılmıştır.
Bu tabakada kuzey güney yönünde yapılanmış bir sokak ilgi çekicidir.
Dere taşları ile örülmüş 60 cm kalınlığında duvarların üst kısmı kerpiç bloklarla yükseltilmiştir.
Evlerin işlenmiş duvarları sıvalıdır. Dikdörtgen biçimli ocağı olan konut bize yeni bir dönemin habercisi gibidir.
Bu dönem köyü, özenle inşa edilmiş tahıl ambarı ve pişirim ocağı ile ilgi çekicidir. Özetle, Geç Neolitik Dönem evlerinin etrafları taş döşeli silo ile çevrilidir.

M.Ö. 5800 Neolitik Sonu /
Yeni Taş Çağı sonu
Bu katta bulunan anıtsal taş duvarlı yüksek yapının kenarları iyi işçilikle sıvanmıştır. Yapının 120 santimlik duvar kalınlığı olasılıkla savunma amaçlı bir yapı olduğunu düşündürmektedir. Mimari yapı tekniği ve diğer teknolojik değişimler Suriye Sabi Abyad benzeri tarihsel döneme denk düşmektedir.

M.Ö. 5000 Erken (Bakır Taş)
Kalkolitik ÇağıKalkolitik Çağ yerleşmenin alanı eskiden tahmin edildiğinden çok daha geniş alana yayılmıştır.
Kalkolitik Dönem’e ait sur ve kerpiçten yapılardan oluşan yerleşmenin etrafında iyi korunmuş, çok yüksek taş temelli ve kerpiç surlar ortaya çıkarılmıştır. Yeni kazılarda sıvalı, 1.00 ile 1.50 metre arasında değişen yükseklikte, içinde değişik amaçlarda kullanmak için açıldığı tahmin edilen oyukların bulunduğu sur ve duvarlara ulaşılmıştır.

M.Ö. 4300 Geç (Top) Kalkolitik /
Bakır Taş Çağı
Alacahöyük ve Mersin Yumuktepe’de sandık duvar kalıntılarına rastlandığı belirtilmişti. Son Kalkolitik Dönem katmanlarında kareye yakın planlı dörtgen kerpiç yapılar, üç odalı, yer yer tek birimli evler bu döneme ait mimari kalıntılardır. Ancak yapıların çoğu, Hititler Dönemi’nde açılmış olan çukurlar nedeniyle bozulmuştur. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 266 Resim 329)
Bu katmanda şaşırtıcı bir mimarlık örneğine rastlanmıştır. Bu da müstahkem mevkideki donatılı bir ‘kerpiçkale’dir. İlk olması nedeniyle tam tanımlanamayan bu yapı çelişkili açıklamaları da beraberinde getirmiştir. Ancak gerçek olan şu ki; bu yapı Seton Lloyd’un deyimiyle: “…mimarlık tarihinde kendi türünün en eski örneğidir.” (Seton Lloyd – Türkiye’nin Tarihi S: 21)

Mimarlık Tarihinde Bir İlk
Anadolu topraklarında tümüyle kurallı olarak uygulandığı anlaşılan ve bu nedenle önemli bir ilerleme sayılan, en eski savunma döşemi (burç/hisar) Mersin’de Yumuktepe’de bulunmuştur.
Garstang, Yumuktepe kazılarında Kalkolitik Çağ’dan kalma bir kale-köy yerleşmesi ortaya çıkarılmıştı. M.Ö. 4500’e tarihlenen tabakada çok çarpıcı bir keşifte bulunuldu. Bu benzersiz örneğe göre “surla çevrilmiş bir kale-köy” ortaya çıkmıştı. Yer aldığı tepeden aşağıları gözleyen, dar uzun yarıklar biçimindeki pencereleriyle duvarın iç kısmında yer alan odalar, atılmaya hazır (cephane) sapan taşları yığını ve girişin yanında komuta evi gibi bölümler içeriyordu. “Komutan”ın kaldığı yerler daha genişti ve içlerindeki boyalı güzel toprak kaplar diğerlerinden ayrıcalıklıydı.
Temel: Yumuktepe’nin XVI. Katmanı’nda; yapı temellerinde halen kullanılan çift yüzlü taşla örülmüş harçsız “kuru duvar” örmesi saptanmıştır. İnanılmaz boyutlarda Hitit tipi taş bloklar çapraz döşenmiştir. Bu kale yapısında koridor tabanları da bu dev boyutlu (134 x 94 x 20cm) konglomera (kum taşı) bloklarla döşenmiştir.
Subasman: Üst katmanda dere çakılıyla stabilize edilmiş duvarlarla daha pekiştirilmiş ve bir üst kat yapılmasına dayanıklı hale getirilmiştir.
Garstang bu durumu, “Kalkolitik Doruk” olarak ifade eder. Önceki katmanlardaki köy tipi yerleşimlerin yerini, bu katmanda savunma duvarıyla çevrili bu kale almıştır.
Bu anıtsal duvarların temelinde büyük döşeme taşları kullanılmıştır. Böylece, temelden yükselen berkitilmiş kale bedenleri, standart kalıpla üretilen kerpiç bloklarla inşa edilmiştir.
Kale bedeni ve duvarlar: Kazı sırasında bu kerpiç yapının 2.00 metre yükseklikte duvarlarının korunageldiği görülmüştür. Arkeolojik anlamda “Yumuktepe Kalesi” karakteri arzeden bu anıtsal girişli yapı, kazamatlı bir duvara da sahiptir.
Çift katlı örülen iki duvarın arası, içi sıkıca kerpiç parçalarıyla doldurulmuştur. Öyle ki yapı, yolu yanında küçük odaları ile güçlü bir kütle oluşturur. Bu kütle kendisine verev olarak bitişen 1.50 metre kalınlığındaki hisar duvarının burç türünde bir başlangıç yapısı olarak da yorumlanabilir.
Surun iç yüzünde; suru mekân duvarı olarak kullanan ve bu duvarda her birinde ikişer pencere olan yanyana odalar sıralanır. Birbirine geçişli ikili mekânlar bu kompleksin aynı zamanda günlük hayatta da kullanılmış olduğunu düşündürmektedir. Avluda yer alan ve komutanın evi olarak tanımlanan yapı ise, içinde büyük bir fırın bulunan ince uzun bir odanın etrafındaki kanatlardaki küçük odalardan ibarettir.
1994 yılı kazısında da bu tabakaya ait büyük yangın geçirmiş sur yapısının mekânlı bir bölümü daha ortaya çıkarılmıştır. Kerpiç duvarların üzeri beyaz kireçli bir sıva ile kaplanmıştır.
Odalar: Burçlarda ve kale duvarlarında (ok atıcıları için) mazgal delikleri açılmış odalar bulunmaktadır. İlk “koğuş” terimini kullanabileceğimiz her odada 0.20 x 0.50 m. ölçülerinde ikişer pencere yer almaktadır.
Duvarların iç yüzünde, herhalde çatı yerine, baştanbaşa uzanan ve siper yolu diyebileceğimiz bir düzset taşıyan evler (odalar) sıralanmıştır. Dış duvarların bir siper korkuluğu ve mazgal dişi ile donatılmış olduğu kesindir. Böylece üst üste iki savunma çizgisi yaratılmıştır.
İlk güçlü savunma sistemi / Yumuktepe Kalesi:
Çatalhöyük ve Hacılar’da geliştirildiği düşünülen ve bir odalar, ya da yapılar külliyesinin dış duvarlarının güçlendirilmesi sonucu oluşmuş bu savunma dizgesinin, Anadolu topraklarında tümüyle kurallı olarak uygulandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla önemli bir ilerleme sayılan bu en eski savunma döşemi (hisar) Mersin Yumuktepe’de bulunmuştur.
Bu döşem, Kalkolitik Çağ’a ilişkin olan ve içinde tipik çömlekler yanında, aşağı yukarı M.Ö. IV. Binyıla tarihlenen Tell Halaf çömlekleri de bulunan, Hitit hisarlarının altı metre kadar altında kalan, XVI. Tabakada bulunmaktadır.
Bu yerleşmenin hisar duvarlarında, taş döşemeden sonra 1,50 m. kalınlığında kerpiç duvarlarına açılmış doğal ışıklandırma dışında, diz çökmüş bir ok atıcısının boyuna uygun bir yükseklikte ve atış mazgalı görevi olduğu sanılan pencere aralıkları gözlenmiştir.
Hisarlar ve Burçlar
Bu tabakada açılan alanın küçüklüğüne karşın üstünde gezilebilecek kadar kalın inşa edilmiş sur duvarı ve dar bir kapıyı kontrol eden kuleleri vardır.
Dış duvara hemen hemen düzeli aralıklarla, testere biçimli çıkmalar ya da burçlar eklenmesi ile ok atıcılarına yandan korunma olanağı verilmiştir. Böylece bu döşemin dayanıklılık açısından geliştirilmiş olan savunma değeri, daha da yükseltilmiştir.
Nizamiye Kapısı
Yumuktepe’de daha 5. Binyılda, anıtsal hisar duvarlarında, dışa doğru çıkıntı yapan iki burç arasında yer alan, 1.50 m. genişliğinde ve 3.00 metreden uzun bir koridorun sonunda, kale içini dışa bağlayan özel bir anıtsal kapı özellikle belirtilmelidir. Tepenin zirvesinde bulunan hisar kalenin ve eteğindeki yerleşimin bir kapı ile ilişkili bir yokuş ile çaya inen yol bağlantısı önemlidir.

İri Çakıl Benzeri Gülleler
Bulunan gülleler mancınıkların kullanıldığını belirtmektedir. Güllelerin çoğu kilden yapılmıştır. Ucu sivriltilmiş yumurta biçiminde olup, yer yer pişirilmişlerdi. Bunlar, toplanmış ırmak taşlarıyla birlikte ön avlularda, odaların kapıları önünde yığılı duruyorlardı.
Anılan yığılı iri çakıl formundaki pişmemiş kil malzemenin sapan taşı olduğu düşünülmüştü. Yeni bir düşünce ise çakıl benzeri bu malzemenin hesap için (Calculator olarak) kullanılmış olabileceğidir.
Odaların, ocak, yemek kazanları ve tahıl küpleriyle donatılmış olmalarına bakarak Garstang, bunların evli askerlerin yaşama odaları olduklarını, daha doğrusu bir çeşit korunak (kazamat) olduklarını söylemektedir.
XIV. Tabakada aynı zamanda bir tahkimat kulesi olan anıtsal bir kapı, Yumuktepe’nin her dönem yerleşmesinde korunduğunu göstermektedir. Bu durum Anadolu arkeolojisine bu dönem hakkında çok önemli bilgiler vermiştir.
Yumuktepe tabakaları arasında en ilginç ve şaşırtıcı yapı, bu yapı kompleksidir. Mimarlığın ve mimaride kullanılan malzemenin önceki dönemlere göre belirgin farklılıkları vardır.

Mimari Gözlemler
Yaklaşık iki metre yüksekliğe kadar korunabilmiş bu mimari; hem yapım tekniği hem de planlanma açısından çağına göre mükemmel bir görüntü çizmektedir.
Köşelerde, taş temeller üzerine oturtulmuş dörtgen kuleler vardır. Her iki yanında da, surun iç yüzüne bitişik evler vardır. Bütün bunlar Yumuktepe Kalesi’nde savunmaya hazır bir sistemin varlığını açıklar. Yumuktepe Kalkolitik Doruk insanlarının beklenmedik bir saldırı karşısında, savunmalarını, bulundukları noktadan yapmalarını sağlayacak bir sistem kurmuş olduklarını ortaya koymaktadır. Ancak yukarıda da anlatıldığı gibi, kale içi alanının, 35m x 40m gibi daha küçük boyutlara sahip olduğu görülür. Bu kale içi yerleşke benzeri yapının dışında, tepenin teraslarındaki yapılaşmada kullanılan yapı malzemeleri aynıdır. Her iki alan M.Ö.5000 yıllarına tarihlenir. (Caneva bu tarihi 500 yıl geriye götürmüştür.)
Tepe eteğinden başlayan ve genişliği iki metre olan kale yolu diyebileceğimiz sokak zirveye doğru yükselir. Ancak sokağın her iki tarafında yer alan evlerin planları ve yönleri farklılıklar göstermektedir. Tepenin eğimine göre yolun üst tarafındaki evlerin tabanı 80 cm. üstünde, alt taraftakiler ise 80 cm. altında yapılanmıştır. Olasılıkla bu evlere merdivenle girilip çıkılmaktadır. Yerleşim höyüğün eteklerine doğru genişlemiş ve teraslı evler ile büyük tahkimat duvarları inşa edilmiştir.

Yumuktepe’nin Farkı
Anadolu’da Hitit yerleşmelerinde görülen taş temelli kerpiç duvarlı yapılara, Kilikia’da benzerleri yapılmış olan bir sıra başka görüntü de katılmaktadır. Bunların başında daha Eski Hitit Çağı’nda Alişar’da iki değişik uygulamada (testere dişi biçimli, ya da duvar bedeni önünde çıkıntılı) karşımıza çıkan ve bu çağda da kalıplaşmış olan Alacahöyük, Boğazköy ve Yumuktepe döşemleri (kale/hisar) gelmektedir.

Alişar Höyük’te daha kazı başlamadan kale yapısı ilk bakışta görülebiliyordu. Bu tanım bize de yabancı gelmiyor. V.Langlois’in eserinde Yumuk Şatosu=kalesi solda kalır, diye yazmıştı.
Alişar Höyük, M.Ö. IV. Binyıl – M.Ö. I. Binyıl arasında yerleşilmiştir. M.Ö. III. Binyıldaki Erken ve Orta Tunç Çağı’nda Alişar surlarla çevrili bir kent haline gelmiştir. Alişar’da hisar dışında önemli bir nokta görülmez. Örnek vermek gerekirse: Temeller zayıf ve çürüktür. Ayrıca hisar/kule yoktur. Testere dişi korugan dizisi ise Mersin’de çok daha önce uygulamıştır.
Hattuşaş’da ise MÖ III. Binden itibaren yerleşim görülmektedir. Bu dönemdeki yerleşmeler genellikle Büyükkale çevresinde oluşmuştur.
Tarihlemelere bakıldığında Mersin Yumuktepe’deki Kale yerleşkesi M.Ö. 4900’lara tarihlendiğine göre mimari öncülüğü tartışılamaz.

Yumuktepe’de kuleler arasındaki duvarlara, iç yüzden bağlantı duvarlarının bindiği yerlere rastlamak üzere, içte ve dışta testere biçimli çıkmalar yapılmış olması, Boğazköy’den ayrılmış bir özelliktir. Burada Boğazköy duvar tipi ile Alişar duvar tipi birleşmiştir.
Kaynaklar: 1- Yumuktepe 9000 yıllık yolculuk 2- Yurt Ansiklopedisi 3- Rudolf Nauman – Eski Anadolu Mimarlığı 4- Seton Lloyd – Türkiyenin Tarihi)

İlk Devlet Kavramı
Yumuktepe Kalesi’nde halkın beraberce yaptığı şehir surlarını görüyor ve amme hizmetlerinin bu dönemlerde başladığını anlıyoruz. Bu da bize ilk kez “devlet malı” kavramını çağrıştırıyor.
Kaynaklar:
1: Yumuktepe 9000 Yıllık Yolculuk,
2:Yurt Ansiklopedisi
3: Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı,
4: Seton Lloyd – Türkiye’nin Tarihi
Yumuktepe Kalesi’ni teknik anlatımından sonra, bir kez daha Kemalettin Köroğlu’nun “Yumuktepe, Kültürlerin Buluşma Noktası” makalesinin önemli yerlerinin altını çizmek gerekir:
“Yumuktepe Kalesi önünden geçen yol Mezopotamya, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz dünyası ile Anadolu arasındaki bağlantıyı sağlayan önemli yollardan biridir. Buradan geçen yolların genellikle ticari ve kültürel ilişkilere açık tutulduğu anlaşılmaktadır.
Mersin’deki yaşam başlangıçta ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz ve Mezopotamya’dan gelen etkilerle şekillenmişti. Bronz çağından itibaren Doğu etkilerine batıda Troia’ya kadar uzanan ilişkiler zinciri eklenmişti.
Yumuktepe Kalkolitik Çağ (XVI. Yapı katı) ve Hitit (VII. Yapı katı) Dönemi’nde etrafı surlarla çevrelenmiş kale olarak farklı işlev kazanmıştı. Bu kale çevrenin güvenliği ve tepe eteklerinden geçen yolun denetimi gibi işlevleri yerine getiriyordu. Taş temelli kerpiç sur duvarlı bu yapı, askeri bir garnizonun kalesi olmuştu. M.Ö. XV. Yüzyılda Hitit ülkesi artık buradan Akdeniz’e açılmaktadır. Hititlerin Akdeniz’e açılmasına Mersin Yumuktepe’dekigarnizonu ve kalesi etkindir. Yumuktepe bu dönemde Akdeniz kıyısında bir Hitit Karakoludur. Bu merkez, Doğu Akdeniz’den Suriye ve Mezopotamya’dan gelip, Anadolu üzerinden Ege’ye ve Yunanistan’a giden yolu da denetlemektedir. Kültürel ve ticari yolların kesiştiği bu yol, Yumuktepe’yi kültürlerin buluşma noktası haline getirmiştir.”
Prof. Dr. Kemalettin Köroğlu – Türk Tarih Kurumu Türklük Araşt. Dergisi 19 (2006)-Özel Sayı- 33–40
Yumuktepe, Kalkolitik Dönemi yaşarken Gülek Boğazı, yani Kilikia Kapıları henüz açılmamış olabilir. Hititli kralın bir söylemi vardır: “Geçit, bir boğanın boynuzlarıyla açıldı…” Bu söz elbette bir efsanedir. Ancak olayın Hitit Döneminde gerçekleştiği unutulmamalı. Amasyalı Strabon bu olayı şöyle tanımlar: Kilikyalılar kayaları parçalayarak 5000 yıl önce bu geçidi açtılar. Bu bilgiler ışığında değerlendirirsek, Yumuktepe Kalesi, Kalkolitik Dönem yapısı olduğuna göre, o dönemde Anadolu ilişkileri Toroslar üzerinden geçit veren Sertavul veya Dümbelek Boğazları üzerinden sağlanmaktadır. Zaten kale yapısına baktığımızda sur duvarlarının kuzey batı yönüne güçlendirilmiş olduğunu görürüz. Ayrıca İsabella Caneva’nın tespit ettiği çok önemli nokta ise, eskiden Efrenk Deresi’nin Yumuktepe’nin doğu tarafından aktığı saptamasıdır.Bu durum stratejik olarak kalenin (arkasının suyla çevrili olmasından) daha güvenli bir konumda olduğuna işaret eder.

M.Ö. 3000 – 1200 Bronz Çağı
Bronz Çağı evresinde yerleşim yamaçlara, özellikle de güney kesime doğru genişlemiştir. Yerleşmenin geri kalanı höyüğün eteklerindeki teraslara yayılmıştır ve bu yerleşim dışı mahalleler ile kaleyi birleştiren bir yolun (sokak) varlığı ortaya çıkarılmıştır. Yerleşmenin evleri, çevirme duvarına bitişik yapılmamışlar, tam tersine bir yol ile duvardan ayrılmışlardır. Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 266
Kaleiçi yerleşimin küçük boyutları göz önüne alındığında, tahkimat sistemi, yoğun teraslama faaliyeti ve değişik alanlara uygulanan farklı mimari özellikler dikkati çeker. Bu da bize, iyi tahkim edilmiş ve nüfusun küçük bir bölümüne hizmet veren bir yukarı şehir ile pek özenli olmayan daha az standart yapılar içeren aşağı mahalle ayrımını belirtir. Bu durum aynı zamanda daha önceden belirlenmiş sosyal bir ayrımın da göstergesidir.

Bakır Kullanıma Giriyor
XVI. tabakadan itibaren bakır aletler bulunmuştur. Yapılan ayrıntılı araştırmalar, kale içindeki odaların birinde bakır üretildiğini, kale içi mekânlardan bazılarının alet edevat odası, bazılarının da usta kalfa için ayrıldığını düşündürür. Çünkü iki adet iş ocağıfırını olabilecek ateşhane tespit edilmiştir. Kale içi olasılıkla bu işler için yeniden yapılandırılmıştır.
Bu tabakada (M.Ö. 4900) yangınlardan sonra yüzyıllık süre içinde çeşitli yenilenmeler yapılmış olmalıdır. Yine bu süre içinde içkalenin iç alanı küçülürken, eteklerdeki “kale köyü” genişlemiş, adeta kaleye doğru yükselen bir mahalle oluşmuştur.

Erken Bronz/Tunç Çağı
Garstang kazılarında dikdörtgen planlı iki yapı ortaya çıkarılmıştı.

Orta Bronz/Tunç Çağı
Tarsus Gözlükule ve Yumuktepe’de yerleşme görünümü değişmektedir. Aynı türde evlerin bir sıraya dizilmesi yöntemi ortadan kalkar. Bunun yerine Orta Anadolu hisarlarından sandık duvar yönteminin alınmasına koşut olarak, çeşitli yönlerde dizilmiş, çeşitli büyüklükte, birbirine yapışık odalardan oluşmuş Orta Anadolu evi görülür. Evler artık bir avluya bitişik, iki büyük iki küçük oda ile daha kapsamlı bir görünüm kazanırlar. (Rudolf Naumann Eski Anadolu Mimarlığı S: 367)

Geç Bronz/Tunç Çağı
Son dönem Yumuktepe kazılarında ortaya çıkarılan yapılar Hititlere ait başka yerleşmelerdeki yapılarla eşleşmektedir. (Rudolf Naumann – Eski Anadolu Mimarlığı S: 365 Resim: 476)
Yapı dikdörtgen plana sahiptir. Bu döneme ait bir sur duvarı ortaya çıkarılmıştır. Bu duvar taş temeller üzerinde, kerpiç bloklarla yükselir. Sekiz metreye kadar çıkabilen genişlikte başlayan duvar, yükselirken incelir.

Konut Dışı Yapılar – Erzak/Tahıl Ambarı
Garstang kazılarında Höyüğün batı açmasında, taş temelli dörtgen mekânların arasında olasılıkla avlularda çeşitli boyutlarda yuvarlak planlı silolar bulunmuştu. Caneva kazıları da bu tespiti yeniden ve netlikle onamaktadır.
Bu taş temelli dörtgen mekanların arasında, olasılıkla avlularda, çeşitli boyutlarda yapılmış yuvarlak planlı silolar (tahıl ambarı) tepenin üst noktasından 9.2–10.2 metre derinde bulunmuştur. Prof. Caneva kazılarında da Erken Bronz Çağı’na ait tepenin eteğinde yeralan, değişik boyutlarda altı adet silo tipi (tahıl ambarı) ve mutfak olabilecek bir mekân tespit edilmiştir.
Küçük yerleşmelerde özel ambarlar gerekmiyordu. Konutlarda bir oda erzak ambarı olarak kullanılıyordu. Nitekim buluntulara dayanılarak bu tür odalar saptanmıştır.
Tahıl ambarı olduğu düşünülen yapı yanında büyükçe bir duvar tespit edilmiştir. Orta yerdeki taş platform olasılıkla ocak işlevi görmektedir.

Ağıl Yapısı
Çok sayıda iyi korunmuş hayvan kemiği Prehistorik Mersin’in ekonomisi hakkında fikir verir. Bunların çoğu koyunlara ve keçilere aittir. Bunların ardından sığır ve domuz gelmektedir. Yumuktepe önde gelen bu dört evcil hayvanın bulunduğu en erken yerleşimlerden biridir. Avcılık artık yapılmamaktadır.

Ocaklar
Yumuktepe Mimarlığında ocakları ve ağılları olan evler, beyaz kireçle sıvanmıştır.

Mezar Yapıları
Höyüğün batısında açılan açmada, aynı doğrultuda inşa edilen yapıların tabanlarında gömütler ortaya çıkarılmıştır. Çok az sayıda da olsa yerleşme içi bir mezarlık anlayışının var olduğu anlaşılır. 2012 yılında Erken Neolitik döneme tarihlenen bir mezar bulundu.
Geç Neolitik Dönem katmanında da bazı mezarlar bulunmuştur. Pekiyi korunmamış iskeletler yanında, küçük, yuvarlak, içi adaklı mezarlar görülüyor. Bu ezarların birinde aynı dönemi kapsayan M.Ö. 5800’li yıllara ait yetişkin insan iskeleti gün ışığına çıkartıldı. 8 bin yıllık yetişkin insan iskeleti olan mezar oldukça önemlidir.
Daha önceki kazılarda da yine aynı dönemi kapsayan ve içinde iskelet bulunan bir mezar bulunmuştu. “Doğum öncesi dediğimiz ve tarih öncesi tipik olan anne karnındaki pozisyonda sol tarafa yatık şekildeki iskeletin bulunduğu yerde ayrıca kırmızı boyalı üç adet kâse ele geçti. Mezarın içinde ayrıca zeytin ve buğday taneleri de vardı.” (Isabella Caneva)

Ortaçağ’da Yumuktepe
Yumuktepe Höyüğü’nün zirvesinde Ortaçağ’a tarihlenen XI. ve XIII. yüzyıllara ait çeşitli buluntular ele geçmiştir. Bunlardan başlıcaları apsisli bir kilise binasına ait yapı temel kalıntıları ile buna bitişik bir şapel yapısıdır.
Yine XI. Yüzyıl başlarına tarihlenen yapı katında bulunan mimarlık örneği, birbirine bitişik küçük mekânlardan oluşur. Temel seviyesinde, kaba ve özensiz bir işçilik gösteren “duvarlar, birleştikleri köşelerde yarım sütunlarla güçlendirilmiştir. Devşirme mimari elemanlar, moloz taşlar ve kapı açıklıklarına dikine yerleştirilmiş büyük kalker bloklar bu dönemin mimari karakteristiğini betimler. Bu yapı katı mekânlarının, aynı yüzyılın ortalarında işlik ve depolama mekânlarına dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır.

Ortaçağ Katmanında
Kazı Alanı İçinde Kilise Planı
Höyüğün zirvesinde yer alan, XI. Yüzyıla tarihlendirilen ve 2005 yılında apsis bölümü belirlenen kilisenin mezar şapelinin iç kısmının genişliği 2.10 metredir. Bu şapelin güney duvarının da çıkabilecek mimari planı, tıpkı kilisedeki gibi, duvar taşlarının büyük bir kısmı tamamen sökülüp alınmış olduğundan, sadece duvarların temel izlerinden anlaşılmaktadır.
Kilisenin ve şapelin temelleri, Demir Çağı tabakasının içine açılmıştır.
Yumuktepe’deki diğer yapılarda olduğu gibi duvarların temellerine blokaj olarak çakıl taşı serilmiştir. Duvarlarda kireç harcı kullanıldığından, oluşan renk farklılığından dolayı duvarların yaklaşık bir metre kalınlığındaki temel çukurları kolayca ayırt edilebilmektedir.
Şapel, kuzeyden kiliseye bitişik olduğundan kilisenin in situ olarak günümüze ulaşabilen güney duvarı, şapelin kuzey duvarını oluşturmaktadır. Kilisenin şapele göre daha yüksek bir kotta, şapelin ise daha derinde olduğu görülmektedir.
Kilisenin doğusundaki, kuzeye doğru hafifçe yükselen çakıl ve harç dolguyla düzleştirilmiş yolun yaklaşık -20 cm. altında, bu yoldan daha erken bir döneme ait bir yol kalıntısı daha ortaya çıkarılmıştır. Şapelin apsisi bu yolun üzerine daha sonraki bir tarihte inşa edilmiş olmalıdır. (Gülgün Köroğlu) Yumuktepe’deki yeni kazılar Yumuktepe’nin Geç Ortaçağ’da hâlâ bir kale olduğunu göstermiştir. Bunun sebebi, çevresindeki geniş düzlüğe tepeden bakan tek yükselti olmasıdır.
Yumuktepe’de buluntular yardımıyla XI. ve XIII. yüzyıllar arasına tarihlendirilen üç yapı katı vardır. Bunlar arasında en iyi korunmuş olan XI. yüzyıla tarihlendirilen I B yapı katıdır. Bu, Yumuktepe’nin son kez tahkim edildiği tarihtir. Sur içinde, yapılar bir sokak boyunca sıralanmıştır.
Ortaçağ yapı katlarında ele geçen buluntular, Yumuktepe’nin Ortaçağ’da Batı Anadolu, Ege ve Suriye-Filistin bölgesiyle yakın ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir. (Isabella Caneva)

Önceki referanslardan da anlaşılacağı üzere İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nde uzun yıllar mimari çizimleri de yaparak Eski Anadolu Mimarlığı dersleri veren Rudolf  Naumann’ın Eski Anadolu Mimarlığı kitabında Yumuktepe kazıları ile ilgili bölümler ilginç yorumlar içermektedir. Kendisini saygı ile anıyoruz.

BÖLÜM 3
DÜNYA ÖLÇEĞİNDE BİR ÜTOPYA
Akdeniz’in Troia’sı:
Mersin Yumuktepe
Yumuktepe Höyüğü Türkiye’de özel bir öneme sahiptir. Anadolu ve Önasya dünyasının geçmişine ışık tutan Yumuktepe’yi “Akdeniz’in Troia’sı” olarak tanımlamak kanımızca hiç de yanlış olmayacaktır. Gerçek anlamda “doğu” ile “batı”nın birbirine kavuştuğu bu yöredeki eşsiz konumu ve Neolitik’ten Ortaçağ içlerine değin uzanan binlerce yıllık geçmişi ile Yumuktepe, hem bir “Zaman Tüneli”dir, hem de “Anadolu ve Önasya Arkeolojisi’nin Ana Bilgi Bankaları”ndan biridir.

20 Yıllık Bir Düş
Mersin Yumuktepe Arkeoloji Parkı
Ayrıntıları bile hazır olan “Yumuktepe Arkeoloji Parkı” projesi, tüm dünyamız için “9000 Yıllık Zaman Tüneli” niteliği taşımaktadır. Prof. Dr. İsabella Caneva 20 yıldan beri bu projeyi gerçekleştirme çabalarını sürdürüyor. Yumuktepe’nin çok uzun kesintisiz bir yerleşim yeri olması nedeniyle çalışmalarının diğer klasik kazılardan farklı olduğunu vurgulayan Caneva şöyle diyor:
“Burada heykel, sütun gibi şeyler aramıyoruz.Bulduğumuz çeşitli dönemlere ilişkin kalıntıları, yaptığımız restorasyon çalışmalarının ardından birleştirerek, deyim yerindeyse Anadolu’nun tarihini çıkarıyoruz” dedi. Yumuktepe’nin çok uzun kesintisiz bir yerleşim yeri olması nedeniyle diğer kazı alanlarından farklı olduğunu vurgulayan Caneva,
“M.Ö. yaklaşık 7000’li yıllarda başlayan ve milattan sonra 1100 yılına kadar, yani Orta Çağ’a kadar devam eden kesintisiz bir yerleşme, Yumuktepe’yi ender yerleşmelerden biri haline getiriyor. Çünkü yüzlerce yıllık siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmeler bu tepede saklı.” diye konuştu.
Caneva’nın yıllardır süregelen düşü Yumuktepe’yi
bir açık hava müzesi haline getirmek: “Burayı turizm açısından önemli bir merkez haline getirilebiliriz. Planladığımız açık hava müzesinde, salon içinde buluntular sergilenirken, dışarıda kazı ve restore edilmiş binalar olacak’’ diyerek, Yumuktepe tarihinin Eski Neolotik dönemden başladığını ve kesintisiz olarak Doğu Roma İmparatorluğu dönemine kadar devam ettiğini ve eksik olan Roma döneminin de Soloi-Pompeiopolis Antik Kenti’nde bulunduğunu kaydediyor Caneva. Bunun için Höyüğün yanında bulunan alt birim Yenişehir Belediyesi’ne ait büz fabrikasının höyüğe zarar verdiğini vurgulayarak bu konuda gerekli girişimlerin yapılarak, fabrikanın faaliyetinin durdurulması ve höyüğün de koruma altına alınması gerektiğini ifade ediyor.

Yumuktepe’nin Şanssızlığı
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Gülgün Köroğlu’na göre, höyüğün şanssızlığının nedeni ana yollara yakın olması ve daha önce höyük üzerinde bilinçsizce yapılan sözüm ona parklar… O da Caneva ile ayni düşü paylaşıyor. Kazı çalışması yapmadıkları dönemlerde höyükte izinsiz (kaçak) kazılar yapıldığını öne süren Köroğlu, “Çalışmalarımız sürerken, bilinçli turistler gelerek çalışmalarımızı yerinde izliyor. Burada ‘Arkeoloji Parkı’ yaparak, kazılar sürerken, insanların burayı ziyaret etmesini sağlayacağız. Böylelikle höyüğün korunması da sağlanmış olacak’’ diyor.
Kazılara Lecce ve Mimar Sinan Üniversiteleri destek vermekte. Köroğlu’nun beklentisi ise Mersin’deki kurum ve kuruluşların yanı sıra, işadamları ve firmaların da kentin gelişmesi açısından bu kazılara ve Arkeoloji Parkı Projesi’ne destek vermeleri…
Uluslararası bir kazanım olacak bu proje yaşama geçirilmelidir. Büyük bir yatırıma da ihtiyacı yoktur bu projenin. Bir benzeri Çorum’da Alacahöyük ve Aksaray’da Aşıklıhöyük’te gerçekleştirilmiştir.
Bu konuda Sayın Taner Tarhan’ın aşağıdaki saptamasına katılmamak elde değil:
“Aslında 9000 yıllık geçmişiyle uluslararası itibar görecek Mersin Yumuktepe Arkeoloji Parkı, Mersin Turizmi için yeni bir çekim merkezi olacaktır.” (Prof. Dr.Taner Tarhan -Türkiye Arkeolojisi ve İstanbul Üniversitesi. Yayın No. 4242 – S: 318)
Mersin Yumuktepe Arkeoloji Parkı, kentin turizm potansiyeline yapacağı katkılarla Troia Arkeoloji Parkı kadar ilgi çekici olabilir.

Damga Mühür
Malzeme: Doğal yumuşak taş
Yumuktepe buluntusu. Gri boz kiremidi renktedir. Tutamak kısmı semerdam şeklinde olup, yatay ip deliklidir. Kesik dikdörtgen prizma şeklindeki gövdenin mühür yüzünde çerçevesiz kazıma tekniğiyle yapılmış, iç içe geçmiş yıldız motifinin ortasında daire yer almaktadır. Boşluklar yine üçgen yıldız uçlarıyla doldurulmuştur.

Semihi Vural tarafından hazırlanan “Kayıp Zamanların Beşiği; Prehistorik Mersin Yumuktepe” adlı kitabın bir SONRAKİ  bölümüne geçmek  için bu satırı tıklayınız.

Biyografik Bilgi

scroll to top