,

Mersin’in Belleği ŞİNASİ DEVELİ – 7. Bölüm

ŞİNASİ DEVELİ’NİN MERSIN SEVDASI
Şinasi Develi çocukluğundan itibaren iyi bir gözlemcidir. Mersin’e taşındıkları 1927 yılında evlerinin karşısındaki mahalle mektebini belleğine kaydetmesiyle başlar bu gözlemciliği. Sonra yaz tatillerinde çalıştığı iş yerlerinde ve babasının Uray Caddesi’ndeki dükkânında devam eder. Öyle ki, o yıllarda çevrede bulunan tüm işyerlerini ve sahiplerini yıllar sonra eksiksiz hatırlayacaktır. Yani, kente bir araştırmacı gözüyle bakması, ta o yıllarda başlamıştır. Tabii sonraki yıllarda da devam eder. Tüccar Kulübü’ne üye olunca en genç üyelerden biridir ve hep kendinden çok yaşlı kişilerle beraber oturur. Onlar da merakını bildikleri için daha o sormadan anlatırlar bildiklerini. Bazen de bir konuyla ilgilendiğinde kendisine bilgi vereceğini tahmin ettiği kişilere ulaşmaya çalışır. Ve tabii notlar alır.
MERSİN’İN KURULUŞ TARİHİ
Bugün “Kentin geçmişini ayrıntılı olarak araştıran ilk Mersinli, Şinasi Develi’dir” demek mümkün. Hem de bu araştırma çabası kentin hangi tarihte kurulduğu sorusuna kadar gidiyorsa… 1995 yılında kaleme aldığı bir yazıda şunları yazar:
“Bu yazımızda, hiç düşünülmemiş bir kutlama konusunu dile getirmek istiyorum. Önümüzdeki yıl, Mersin’in kuruluşunun 160’ıncı yıldönümüdür. 159 yıldır aklımıza getirmediğimiz kuruluş yılımızın 160’ıncı yılını kutlamamızı öneriyorum.
Evvela Mersinimizin kuruluş tarihinin hangi yıl olduğu üzerinde duralım. Bu tarihi kesin şekilde belirleyen resmi bir kayda çok yönlü araştırmama rağmen rastlayamadım. Dünden Bugüne Mersin adlı kitabımın her iki baskısında da Mersin’in kuruluşunu 1836 olarak belirlediğimi yazdım. Kitabımın birinci baskısı 1987 yılında yayımlandı, bugüne kadar herhangi bir kişi veya kuruluş bu tarihe karşı bir belge ve bulguya dayanarak itirazda bulunmadı. Ben de o tarihten başka bir tarih tespit edecek bilgi ve bulguya rastlamadım.
Kuruluş tarihi olarak 1836 yılını tespit ederken dayandığım bilgi ve bulgular vardı. Bunları şöylece belirtmek istiyorum: Evvela kuruluş yılı hakkında tarih belirleyen Yunanca yazılı bir kitaptan söz etmek istiyorum.
‘Mersin’de Uhuvvetin 1906 Yılı Takvimi’ adını taşıyan bu kitap, Mersin’i 1825 yılında Kapadokya’dan gelen Rumların kurduğunu ileri sürmektedir. Osmanlı vatandaşı Rumları anlıyoruz. Kitap 1906 yılında basılmış, 1932 yılında benim elime geçti. Bit Pazarı’nın bulunduğu yerdeki Ayios Georgiyos Ortodoks Kilisesi’nin bir yerinde bu kitabı bir çocuk bulmuş; bana getirmişti. Babamın dükkânında 10 adet tek Halk sigarası verip bu kitabı almıştım. Tercüme etmesi için sonraları Edward Bertamini’ye vermiştim. Bu kişi vefat etti ve kitap kayboldu.
Şu anda Yunan Muhalefet Lideri Miltiyadis Evert, Atina Belediye Reisi iken kendisine bir mektup yazarak bu kitaptan bahsettim ve Yunanistan kütüphanelerinden buldurup fotokopisinin gönderilmesini rica ettim. Kısa süre sonra fotokopi geldi. Kitabı tercüme ettirdim ve çok bilgi edindim. Ancak Mersin’in kuruluş tarihi hakkında verdikleri 1825 yılı ve Rumların Mersin’i kurdukları iddiasına katılmamız mümkün olmadı.
Yazının devamında o yıllarda bölgeyi gezen yazarların verdikleri bilgilerde “Mersin” diye bir yerleşimden bahsedilmediği anlatılmakta. Sonrası şöyle devam etmekte:
“Kuruluş tarihine ait iki yazılı belgeden fikir edinebiliyoruz. Fransa’nın Tarsus Konsolosu Fille’nin Hariciye Nazırı Teber’e yazdığı 1836 tarihli mektupta sahil kesimindeki lahitlerden bahsedilmiştir. Diğer bir belge 1892tarihli Adana Vilayet Salnamesi’dir.
… Bu ifadeden Mersin’in 1841 yılında artık gemilerin uğrağı olan bir yerleşim alanı olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre kuruluş tarihini beş yıl geriye alarak 1836olarak tespitte bir hata olmamak gerekir. Biz bu konuda başkaca bilgilere de sahip olmuştuk. Bir büyüğümüzün himayesinde 100 yaşın çok üstünde ölen Habeşli bir kadın Pozantı’ya giderken Mersin’e geldiğini ve sahildeki bir hug’da bir süre kaldığını anlattığı zaman biz yine aynı tarihi saptamıştık.
Mersin’in kuruluş tarihi üzerinde resmi bir tarih tespit edilinceye kadar yukarıda belirttiğim hususları da dikkate alarak 1836 yılının kabulü ve önerimizin bu tarih üzerinden göz önüne alınması yerinde olacaktır.”
(Nihat Taner ve Mersin Deniz Ticaret Odası’nın girişimleriyle İngiltere Hidrografi Dairesi’nden getirilen ve 22 Aralık 2014 tarihinde İçel Sanat Kulübü’nde sergilenen Amiral Beaufort’un 1811-1812 yılları Anadolu’nun Güney Kıyıları Haritaları’nda Mersyn adına rastlıyoruz. Bu da Mersin’in bu tarihten önce de var olduğunu gösteriyor. MA/SV.)
MERSİN ADI NEREDEN GELİYOR?
“Mersin” adının nereden geldiği konusunda da çeşitli iddialar vardır. Bir iddiaya göre çevredeki Mersinli Köyünü, Mersinli isimli bir Türkmen Aşireti kurmuştur ve kentin adı oradan kaynaklanmaktadır.
Gezgin yazar Vital Cuinet, La Turquie adlı eserinde “Mersin, Zephirium adını taşırdı. Bugünkü ismi, çevresinde bol miktarda bulunan murt ağacından kaynaklanmaktadır” diye yazmıştır.
Şinasi Develi’ye göre de “Mersin” adı, Mersin (murt) bitkisinden gelmektedir.
MERSİN MAHALLELERİ
Peki, mahalle adları nereden kaynaklanmaktadır?
“Mersin’in kuruluşunda iki mahallesi vardır; Şarkiye ve Garbiye. Bunlar hakkında bir detay yok. Mersin’i şark ve garp olarak ayırmış.
Adana Vilayet Salnamesi’nde Mersin’de altı mahalle olduğu yazılı. Biz onları şöyle tespit etmiştik: Hamidiye, Camişerif, Kiremithane, Mesudiye, Mahmudiye, Frenk Mahallesi.
Bahçe, Nusratiye, Nüzhetiye, Osmaniye, İhsaniye gibi resmî ve halk arasında Sursok, Çardak gibi isimlerle anılanlar da var.
Mahallelerimizin isimleri nereden geliyor? Çocukluğumda hatırlarım; berber dükkânları, kebapçı dükkânlarının duvarlarında taş basması resimler asılı olurdu. Resimler genellikle harp gemilerine aittiler.
Mersin mahallelerinin isimlerinin padişah isimlerinden alındığı hep söylenir de, kesin bir şey bilinmezdi. Öğretmenlerin öğrencilerine mahalle adının nereden geldiğini sordukları oluyordu. Bana da sorarlardı, bir cevap vermekte zorlanırdım. Sevilen padişahların adına isimlendirilmiş olabilir, derdik. Ama Mesudiye, Nusratiye, Nüzhetiye gibi isimler de vardı; Mesut, Nusrat, Nüzhet isminde padişah yok.
Gerek deniz kıyısı halkının gemilere olan sevgisi ve gerekse padişah adı olmadığı halde mahalle adı olması beni bir araştırmaya sevk etti. Bir ara, kısa süre tanıştığım Mersin’de görevli bir amiralimizden Osmanlı’nın geçmişteki meşhur gemileri hakkında bilgi rica etmiştim. Gördüm ki, Mesudiye, Nusratiye, Nüzhetiye, Mahmudiye, Osmaniye isimli, kahramanlıklarda bulunmuş savaş gemileri var. İki de padişah adı var: Mahmut ve Hamit.
… Bu kısa anlatımda şunu demek istiyorum: Mersin mahalleleri isimlerini Osmanlı’nın kahramanlıklarla dolu gemilerinden almıştır.”
MERSİN’DE SANAT
Eski Mersin’deki sanatsal çalışmalar nelerdir?
“Böyle bir konuda yazı yazmak için herhalde ya sanatçı olmak, ya da sanattan anlayan bir kişi olmak gerekir. Ben her ikisinden de değilim; hukukçuyum, Mersin sevdalısıyım. Mesleğim dışında Mersin’e faydalı olabilme gayretindeyim. Onun için yaşım müsait, hafızam da elverirken, geçmiş yıllar Mersin’inin sanat yönündeki hareketlerini olabildiğince İçel Sanat Kulübü Dergisi okuyucularına sunmak istedim.
…Ben 70-80 yıl öncesinin Mersin sanat hareketlerinde öncü olarak 1933 yılında Mersin’de faaliyete geçen Mersin Halkevi’ni görüyorum. Bu sebeple, konuda ağırlığı Halkevi faaliyetine vereceğim.
Halkevi’nde devamlı müzik kursları vardı. Örneğin, kemanınız varsa keman kurslarına katılabilirdiniz. Çok istekliyim, katıldım. Bir süre ders aldım, ufak tefek hafif parçaları da çalabilmiştim. Ama yayı bile, kemanın üzerinde bir süre tutmayı beceremeyince, yapamayacağımı anlayıp kursu bıraktım. Yanılmıyorsam rahmetli Nevit Kodallı’nın ağabeyi öğretiyordu.
Mandolin o yıllarda okullarda yaygındı.”
(Ünlü kompozitör Nevit Kodallı da müziğe mandolin ile başlamış, sonra Halkevi’nde müzik dersleri veren ağabeyi Hayri Bey’den keman çalmasını öğrenmiştir. Ortaokulu Mersin’de bitirdikten sonra da 1939 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı sınavını kazanarak müzik öğrenimine başlamıştır.MA/SV)
“Mersin, müziğe yabancı bir kent değildi. Kurumlaşma yoktu. Yoksa meraklıları olduğunu, haftanın bir gününde bir yerlerde toplanıp kendi aralarında zevklendikleri bilinirdi. Profesyonel müzik olan yerler de vardı. Şıh Mustafa’nın gazinosunda, Çiçek Bahçesi’nde, Belediye Gazinosu’nda alaturka üzerine devamlı müzik grupları program yapardı. Çukurova Barı, halka açık bir gece kulübü durumundaydı ve devamlı orkestra yanında, İstanbul’dan getirilen sanatçılar da olurdu. Tüccar Kulübü’nün her kış sezonunda İstanbul’dan temin ettiği dans ve yemek müziği yapan orkestrası bulunurdu. Ancak bundan yalnız kulüp üyeleri yararlanabiliyordu. Mersin Halkevi’nde aile geceleri ve düğünlerde program yapan, amatör gençlerden oluşmuş orkestra daima bulunuyordu.
… Ankara Radyosu çok zor dinlenebildiği gibi herkeste radyo da yoktu. Halkevi tarafından kentin birkaç yerine konulmuş hoparlörlerden müzik yayımı yapılırdı. Bu arada hâlâ hafızamda güncelliğini koruyan bir husus var. Safiye Ayla’nın okuduğu Fikrimin İnce Gülü’ şarkısı plağa elektrikle kaydedilmiş. Plağın üzerine böyle yazıldığını tesadüfen okumuştum. Demek ki 1935’te plakların kayda alınmasında elektrik kullanılmıyormuş. Bunu da böylece öğrenmiş olduk.”
DÜĞÜNLER
Eski Mersin’de düğün yapılacak bir salon da yoktur. Tüccar Kulübü gibi yerlerden ancak üyeler yararlanabilirler. Halkevi ise salonlarını halka açar, mali güce göre bir bağış karşılığında orada düğünler yapılır. Halkevi’nin, gençlerden oluşan bir orkestrası vardır ve düğünlerde bu orkestra çalar. Şinasi Develi de düğününü 1945 yılında Halkevi’nde yapmıştır.
TİYATRO
“İstanbul’dan Darülbedayi’nin Mersin’e gelip gittiğini duyardık.
…Ortaokulda öğrenciyken İstanbullu olan yengem meraklıydı, Halk Sineması’ndan loca almış, bizi de götürdü. Orada ‘Arşın Mal Alan’ operetini izlemiştik. Güneş Sineması’nın hizmete girmesinden sonra tiyatro grupları Mersin’e daha sık geliyordu.
1946 yılında Mersin Halkevi’nin açılışıyla hizmete giren modern sahne, Mersin’i bu konuda önder illerden birisi haline getirmiş, bu sayede Türkiye’nin tanınmış tiyatroları Mersin ile tanışabilmiştir”
RESİM
Sonra söz resim konusuna gelmekte:
“930-940’li yıllarda bu sanat kolunda da faaliyet gösteren kurum olarak yine Halkevi var. Kanımca Mersin halkını resimle tanıştıran da Halkevi’dir. Ben başka bir kurum hatırlamıyorum. Halkevi yağlıboya öğretim kurslarının öğretmeni tanınmış, Türkiye’nin sayılı ressamlarından Ressam Ali Cemal idi. Beyrut’ta doğmuş, Sanayi-i Nefise Mektebi’ni birincilikle bitirmiş, bahriye asıllı, son yıllarını Mersinlilere adamış bir sanatçı. Ressam Ali Cemal Bey, son yaşlarında Atatürk’ün yağlıboya bir tablosu üzerinde çalışıyordu. Halkevi’nde zaman zaman çalışmasını izlerdik. Tablo, tabir caizse, kapı büyüklüğünde, Ata’yı pelerinli bir kıyafette gösteren muhteşem bir eserdi. Eserini henüz bitirmişti ki, Atatürk vefat etti. Ona sunabilmek kısmet olmamıştı. Bu tabloyu ben daha sonra Ankara Halkevi’nde görmüştüm.
O yıllarda Mersin’de bu konuda eser veren fazla kişi de bilmiyorum. Sadece Hüseyin Erkal’ı tanırdım. Tablolarından satın alındığını da biliyorum. Özellikle Mersin tramvayını resimleyen bir tablosuyla bugün de ilgiliyim. Çünkü Mersin tramvayı hakkında hiçbir resim görmedim. Özel İdare’de diye duydum, araştırdım, bulamadım.
Mersin’de tramvay olduğunu kitaplarımda fermanını ve çalıştıranı da belirterek yazmıştım. Hâlâ inandıramadıklarım var. Resmi bulursam ayrı bir belge de bu olacak.”
Vali Tevfik Sırrı Gür de resim sanatına çok önem verirdi. Halkevi’nin ilk dönemini bilenler, girişin iki yanındaki duvarlarda portakal bahçeleri ve Toroslarıyla Mersin’i betimleyen Nurettin Ergüven imzalı iki büyük resmin asılı olduğunu hatırlarlar. Tevfik Sırrı Gür’ün siparişi üzerine Halkevi için yaptırılmış olan o değerli resimler geçen yıllar içinde zaman zaman tehlikelere maruz kalmış, ama neyse ki kurtarılmış, Halkevi restore edilip Mersin Kültür Merkezi olarak yeniden hizmete açıldığında ait oldukları yere yerleştirilmişlerdir.
1940’ların sonları, 50’lerin ilk yıllarında Mersin Lisesi’nin resim öğretmeni Hüseyin Sevim ve lisede öğrenci Güngör Danışman’ın Akkahve’de, Tüccar Kulübü’nün altındaki Öğretmenler Lokali’nde, Halkevi’nde sergiler açtıkları; bu sergiler hakkında da Mersin gazetelerinde eleştiri yazıları yayımlandığı bilinmektedir.
Yine aynı dönemde ressam Nuri Abaç genç bir mimar olarak Mersin’de yaşamaktadır. Önce kendi bürosunda başlattığı sanat toplantılarını daha sonra Akkahve’de sürdürecek, bir süre sonra resim öğretmeni ve ressam Haşmet Akal da bu gruba katılacaktır. Şair, öykü yazarı ve eleştirmenlerin de aralarında olduğu bu grup, yıllar sonra ressam Doğan Akça’nın çabasıyla “Akkahve Sanatçıları” olarak anılacaktır.
HALKEVİ YENİ BİNASINDA
Şinasi Develi askerliğini bitirip Mersin’e döndüğünde Halkevi yeni binasına taşınmıştır. Vali Tevfik Sırrı Gür tarafından yaptırılan bu yeni binanın büyük bir salonu ve döner sahnesi vardır. Açılışı 29 Ekim 1946 günü, Ankara Devlet Opera Balesi’nin sahneye koyduğu Madam Butterfly Operası ile yapılmıştır.
“Bu müstesna kültür sarayı böylece Mersinlilerin hizmetine sunulmuştu. Madam Butterfly’dan sonra birçok tanınmış sanat eseri ve bütün komitelerin sanat ve kültür çalışmaları; Mersin’in ilk kapalı spor salonunda spor faaliyetleri ve kurs hizmetleri başlamıştı. Kısacası, gelişim ve kültür yönünden ne varsa, Mersin Halkevi bütün üniteleri ile bu doğrultuda hizmet veriyordu.
İkinci katta büyük ve zarif, birbirinin devamı biri küçük, biri büyük iki salonunda balo ve benzeri toplantılar yapılıyordu. Büyük salondaki muhteşem avizenin birörneğini başka bir yerde gördüğümü hatırlamıyorum. Tevfik Sırrı Gür’ün bunu nerede bulduğunu bilmediğim Halkevi kapatıldıktan sonra da nereye götürüldüğünü de bilmiyorum.”
Halkevi’nin yönetiminde görev alacak kişiler seçimle belirlenmektedir. Şinasi Develi askerliğini yapıp Mersin’e döndüğünde bu seçimler yapılır. O da Dil-Edebiyat Komitesi başkanlığına seçilir. Komite başkanları, Halkevi yönetimini oluşturmaktadır. Halkevi başkanlığına da Fikri Mutlu atanmıştır.
Halkevi yönetimine seçilebilmek için CHP’li olmak gerekmiyordur. Zira o ve komitenin diğer üyeleri partili değildir. Komiteler, yönetmeliklerinde belirtilen görevleri yapmaktadırlar. O, komite başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliğinin yanında Halkevi Başkan Vekilliği görevini de üstlenmiştir.
Bütün komiteler üstlerine düşen görevleri yapmaktadırlar, ama Dil-Edebiyat Komitesi’nin görevleri hepsinden ağırdır, çünkü Halkevi Kütüphanesi’ne gelen kitapları incelemek onların görevidir. Halkevi Kütüphanesi birçok kişi için bir kültür kaynağıdır. Halkevi’nin matbaası da vardır. Yani Halkevi, kültür ve gelişim açısından geniş bir yelpazede hizmet vermektedir.
14 Mayıs 1950 seçimlerinde CHP seçimleri kaybeder. Halkevi’nin kaderi de bununla değişir. Şinasi Develi, sonrasını şöyle anlatmaktadır:
“CHP teşkilatı beklemediği bir yenilgi sonucu ilden ocaklara kadar adeta çöktü. Mersin Halkevi de bundan biraz nasibini aldı. Kısa süre sonra CHP Mersin’de toparlanma gayretine girdi. Ankara’dan gelen bir parti müfettişi bağımsız gençlerden bir İl ve İlçe Müteşebbis Heyetleri oluşturdu. İl Başkanı Dr. Mahmut Işın oldu, bende İl Sekreteri oldum. Böylece Halkevi’nin tüm yönetimini ele aldık. Önceleri yeni iktidardan olumsuz bir tutum olmadı.
İş başına geçtiğimizde, genel seçimlerin etkisi ile olmalı, Halkevi biraz ihmal görmüş ve borçlanmıştı. Fazla bir matbaa makinemiz vardı, bunu Tarsus’ta yayınlanan Gülek Gazetesi’ne sattık. Halkevi Sineması’nı kiraya verdik. Tevfik Sırrı Gür zamanında bir kural konmuştu; Mersin’de sinema işleten kişilere Halkevi Sineması kiralanmayacaktı. Böylece sinemacılıkta tekel yaratılması önlenecek ve rekabet nedeniyle halk iyi filmler izleyecekti.Biz de kuralı sürdürdük…
Yeni iktidardan Halkevimize bir zarar geleceğini ummuyorduk. Zira hükümetin başına gelen merhum Adnan Menderes koyu bir halkevci idi. Milletvekilliği sırasında uzun süre Halkevi müfettişliği yapmıştı. İktidar değişmişti, ancak Halkevi hakkındaki düşüncelerin değişmesine ne gerek vardı? Fakat öyle olmadı. İktidara yakın gazeteler, özellikle Zafer Gazetesi’nde halkevleri hakkında lehte olmayan yazılar yayınlanıyordu.
“Oysa 1950 öncesinde Adnan Menderes’in halkevlerindeki çalışmaları öven çok sayıda söylemi vardır. Ama 1950’den sonra söylemleri değişmiştir.
… Gerek yayınlar gerek iktidarın başında bulunan kişinin konuşmaları işin nereye varacağını gösteriyordu. Nitekim1951 yılı başlarında halkevlerinin ilgası kanun teklifi TBMM’ne sunuldu. Muhalefet kapatılmaya karşı çıkıyor ve şu teklifi getiriyordu: ‘Halkevleri birer tesis halinde kalsın. Partiler üstü bir yönetime tabi tutulsun. Bütün vatandaşlar yararlansın.’ Hiçbir öneri kale alınmadı. Tasarı Meclis’te kabul edilerek kanunlaştı.
“8.8.1951 tarih, 5830 sayılı yasa ile Türkiye’deki bütün halkevleri ve halk odaları kapatılır. Böylece 383 tesis tarihe karışır. Mersin Halkevi’nin teslimini de şöyle anlatır Şinasi Develi:
“Yasaya göre, halkevlerinin bütün mal varlığı hazineye intikal ediyor, fakat nereden doğmuş olursa olsun, borçları Halk Partisi uhdesinde kalıyordu. Bizim çalışma yerimiz Halkevi idi. Emniyet ve maliyeye mensup görevliler geldiler ve bize eşyamızı alıp Halkevi’ni terk etmemizi söylediler. Dediklerini yaptık ve çıktık. Onlar da kapıyı mühürlediler. Daha sonraları Halkevi’ndeki bütün eşya zaman zaman bilmediğimiz yerlere götürüldü.”
AKKAHVE
Akkahve de Vali Tevfik Sırrı Gür döneminde açılmış bir mekândır. Atatürk Caddesi’nde inşayararlanabilecektir. Oysa herkesin yararlanabileceği kapalı mekânlara da ihtiyaç vardır. Bunu dikkate alan Vali, Tüccar Kulübü’nün yanındaki Taş Bina’nın zemin katını restore ettirerek Mersin’e böyle bir mekân armağan eder.
Akkahve’den de anıları vardır Şinasi Develi’nin:
“Biz de zaman zaman gidip otururduk. Yemek yer, piyanonun hafif melodisini dinlerdik. Caddeden geçenleri izlerken bir köşede toplamp heyecanlı konuşmalar yapan gençler de dikkatimizden kaçmazdı. Akkahve’yi işleten Hasan Taşayır adlı kişiyi Vali Tevfik Sırrı Gür’ün özellikle getirdiği söylenirdi. Kendisi ve eşi Feride Hanım Beyaz Rus idiler. Hanımı piyano çalardı. Hasan Taşayır, 27 Nisan1954 tarihli Yeni Mersin gazetesine Akkahve – Büyükşehir Belediyesi Binası verdiği ilanda ‘İşletmekte olduğum Akkahve lokantasına Mersin’in öteden beri ihtiyacı olan bir aile cazını getirmiş bulunuyorum.” diyor, öğle ve akşam yemeklerini cazlı olarak sunacağını duyuruyordu. Böylelikle piyanonun yanına bir de caz eklemiş oluyordu.”
Vali, binanın üst katında da bir Ak Otel yapılmasını ister ve inşaat başlar. Ancak Vali’nin Mersin’den ayrılmasıyla proje gerçekleştirilemez. Sonra tamamlanan bina Mersin Belediyesi tarafından kullanılmaya başlanır.1960’lı yıllardan itibaren Akkahve’nin bulunduğu mekân- zaman zaman başka başka işlevleri olsa da – genelde Belediye’nin bir bölümü olarak kullanılmaktadır.

Biyografik Bilgi

scroll to top