,

AKKAHVE 4. Bölüm

Tas-bina.jpg

Semihi Vural ve Meriç Alkan’ın beraberce hazırladıkları “AKKAHVE” Kitabının bu siteye göre 4. bölümü (bu sitedeki sunum şekline göre dört parçadan 3.

AKKAHVE VE GÜZEL SANATLAR GALERİSİ
İlk yapıldığında Tuz deposu olarak anılan bina, yapılışından yaklaşık 130 yıl sonra çeşitli işlev değişimi, eklemeler ve onanımlarla Mersin’in önemli bir kültür mirası olarak Mersin Büyükşehir Belediyesi olarak hizmet veriyor.
Akkahve, açıldıktan kısa süre sonra resim sergilerine ev sahipliği yapmaya başlamıştır. İlk olarak Şubat 1946’da, bugünkü Mersin Kültür Merkezi’nin (eski adıyla Halkevi’nin) giriş salonundaki tabloların ressamı Nurettin Ergüven Akkahve’de bir kişisel sergi açar. Bu sergi vesilesiyle Öğretmen Avni Mutlu’nun Yeni Mersin gazetesinde, Akkahve’yi de anlatan bir yazısı yayımlanır:
“Bu güzel eser geçen yıl Valimiz Tevfik Gür’ün himmetiyle bir depo ve çivi imalathanesi olmaktan kurtuldu. Akkahve adı altında Mersin’in bir eğlence yeri ve ancak zenginlerin istirahat edip zevklenebilecekleri bir lüks gazino oldu. Bu yil ise burası ihlamur, kahve ve limonata ikram eden ve her sınıf halkın bay, bayan giderek dinlenebileceği hakiki bir aile gazinosu hâlindedir.
Bu son hafta içinde bu güzel binanın haşmetli fakat sessiz köşelerini Mersin tabiatının canlı resimleriyle süslenmiş güzel bir resim galerisi olarak gurur ve zevkle seyretme saadetine kavuştuk.
Bize bu tatlı zevki ve sanat heyecanını yaşatan değerli ressam Nurettin Ergüven’i samimiyetle tebrik ederim.”
Aynı yılın sonunda da Nurettin Ergüven ile Lise’nin resim öğretmeni Mesut Erdem Akkahve’de birlikte bir sergi açarlar.
Lise Resim Öğretmeni Hüseyin Sevim de Mersin’deki ilk kişisel sergisini Mayıs 1951’de Akkahve’de açar. Bu sergi hakkında Yeni Mersin Gazetesi’nde önce “Kılçık” sonra da Hüsnü Mengenli imzasıyla birer yazı yayımlanır.
Mersin Valisi Cavit Tevfik Okyayuz’un kızı Ülgen Okyayuz da şimdi kendi koleksiyonunda olan Ahmet Uzelli imzalı tabloyu babasının Akkahve’de açılan bir sergiden aldığını anımsamaktadır. Kim bilir daha nice ressam Mersin’in Akkahvesi’nde sergiler açtı; ancak bu sergiler hakkında günümüze ulaşan pek bilgi yok.
1945 yılında öğretime başlamış olan Mersin Lisesi’nde Ziya Arikan, Aytekin Yakar, Cahit Öztelli gibi edebiyat öğretmenleri; Mesut Erdem, Hüseyin Sevim, Etem Aydın, Haşmet Akal gibi resim öğretmenleri; Hikmet Hazar gibi bir müzik öğretmeni,Hüsnü Mengenli gibi tiyatroya meraklı bir Fransızca öğretmeni vardır. Hepsi de sanata çok önem veren öğretmenlerdir. Lise öğrencileri arasında ise sanat tutkunu öğrenciler çoktur.
Böylece, sanata önem veren öğretmenlerle sanat tutkunu öğrencilerin bir araya geldikleri bir dönem yaşanmaktadır.
Akkahve gazino hizmeti vermesi için açılmış, ama aynı zamanda Mersinli sanatçıların ve sanat tutkunu gençlerin buluştukları bir mekân olmuştur. Müdavimlerin bir kısmı öğrenci ya da öğretmen olduğu için Lise ile Akkahve arasında doğal bir bağ oluşur. Araştırmacı-yazar Gündüz Artan o dönemdeki ortamı şöyle değerlendirir:
“Edebiyat tarihçileri henüz sözünü etmiyorlar ama ‘Akkahve Sanatçıları benzerine az rastlanır bir topluluktur. Edebiyatımızın topluluk ve akımlarının birçoğundan daha uzun ömürlü, etkili ve üretken olduğu halde ‘Akkahve Sanatçıları’ taşrada (Anadolu’da) olduğu için görmezlikten gelinmiştir.
1950’li yılların ortalarında Akkahve’de birçok kere oturmuş ve sohbetleri dinlemiş bir kişi olarak Akkahve’yi ve o dönemi tanıtmaktan onur duyuyorum.” [15]
AKKAHVELİ SANATÇILAR
“On yılı aşkın bir süre varlığını sürdürecek olan o sanat ortamını Akkahve’ye gelen sanatçıların kendileri oluşturmuşlardı. Genç bir mimar olan Nuri Abaç aynı zamanda ressam; yargıç Celal Çumrah şair; Bedii Demirseren öykü yazarı. Ilyas Halil öykü ve şiir yazıyor; Sudi Abaç karikatür yapıyor. Aysel Payaslı ve arada bir katılan Ahmet Caner şair ve yazar. Astsubay Hazırlık Ortaokulu’nda Fransızca öğretmeni olan Osman Özeren de hem şiir yazıyor, hem de grubun sanat eleştirmenliğini yapmaktadır.
Oğuz Turan da 1953’te Ankara’ya yerleşmeden önceki dönemde Mersin’de adını duyurmuş bir karikatüristtir. 1956 yılının yağmurlu bir Mersin akşamında da, resim öğretmeni olarak liseye yeni atanmış olan Ressam Haşmet Akal katılır aralarına w dört yıl boyunca ayrılmaz bir parçası olur oradaki ortamın. Şair Ümit Yaşar Oğuzcan o dönemde Mersin’de değildir, ama her gelişinde uğrar Akkahve’ye. O yillarda İstanbul’da tip okumakta olan Mersinli genç şairlerden Vedat Belli, Şair ve Yazar Şahinkaya Dil, şiirleri Varlık dergisinde iki kez ayın şiiri seçilen Şair Sami Aşar ve Lise’nin öğretmenleri Ziya Arikan ile Hüsnü Mengenli de zaman zaman uğrayanlardandır.
Mersin Lisesi’nin Abidin Subaşı, Turhan Oğuzbaş, Teoman Karahun, Oktay Baloğlu, Ercan Belen, Ali Püsküllüoğlu, Ziya Arman, Necmettin Onel, Ergun Evren, Nurer Uğurlu, Mustafa Canpolat, Güngör Yerdeş gibi şair ve yazar öğrencileri de 1950’li yılların başlarından itibaren bazen ikili-üçlü, bazen daha büyük gruplar olarak Akkahve’nin havasını solumuşlardı. Liseli bu şairlerin liseyi bitirip yüksek öğrenim yapmak için ayrılmasından sonra da tatillerde her gelişlerinde koşup gittikleri yer Akkahve oluyordu; çünkü ne Mersin’i ne de Akkahve’yi unutabiliyorlardı. Onların gelmesiyle de coşkulu şür günleri yaşanıyordu Mersin’de.” [16]
Müdavim sanatçılar dışında sanata tutkun gençlerin de uğrak yeridir Akkahve. Hemen yanındaki Tüccar Kulübü’nün alt katında Öğretmenler Derneği Lokali vardır. Öğretmenler ortamın nezahetini bildikleri için öğrencilerin Akkahve’ye gitmelerine engel olmazlardı. Hatta içlerinden zaman zaman oraya uğrayanlar da olurdu.
Nuri Abaç şöyle anlatır o ortamı: “Arada sırada masamıza gençler de katılırdı. Bunlar o, sanatla ilgilenen ortaokul ve liseli gençlerdi….Bizleri merakla izleyen, tartışmalarımıza katkı sağlamak isteyen gençlerdi bunlar. Anımsayabildiğim kadarıyla Nurer Uğurlu ve Doğan Akça başı çekenlerdendi. Bunların aramızda bulunmaktan ne kadar mutlu oldukları gözlerinden okunurdu. Hasan Baba koruyucu şemsiyemiz altına giren bu gençleri uzaktan izlemekle yetinirdi. Zamanla çevremiz genişledi, bilinçlendi, tartışmalar daha ilerici, söyleşiler daha özgürce düzenlenmeye başlandı.” [17]
Öykü yazarı Bedii Demirseren’in hayatında da önemli bir yeri vardır Akkahve’nin: “Sanat yaşantımın dönüm noktalarından biri Varlık dergisi ile tanışmamsa, diğeri de Akkahve ile tanışmamdır.” [18]
Şiir, öykü, resim, karikatür… Sanat adına üretilenler önce bu platformda gün ışığına çıkarılıyor, tartışılıyor, eleştiriliyordu.
Akkahve’deki sanat ortamı öyle bir efsane olmuştur ki! Ressam Nuri Abaç şöyle anlatır Akkahve’ye duyulan ilgiyi:
“Bana bazen eskilere söylendiği gibi, bu sayıya bir şeyler yaz!” dendiği zaman bocalarım. Aslında yazmayı düşlerim; ancak resimsel çalışmalarımın izin vermediği öylesine anılarım var ki… Bunlardan bazıları zamanla suyun yüzeyine çıkıp, ‘ben buradayım, önce beni anlat, en önemli günlerini ben saklıyorum’ diyor.
Fakat çok kişinin bilmek, deşmek istedikleri konu daima ‘Akkahve Günleri olmuştur. 1950 ile 1960 yılları arasında bir grup sanata aç insan tarafindan yaşanmış bir drama, bir ezgili öykü; acı, tatlı, ilginç, sürükleyici yanıyla belki bir yeniden doğuş olayıdır Akkahve.” [19]
Nuri Abaç bir başka yazısında da şöyle diyor: “Zamanı gelince biz eskiler yavaş yavaş çekildik. Yaşam yollarımızda yürüyüp kaybolduk.
Aslında Akkahve’nin ve Akkahveci’lerin öyküleri kitaplara zor sığar. Bunlar yalnızca sanatçı anlatımlarından ibaret değildir.Birçok gönül ilişkileri orada noktalanmıştır.
Kara duvarların, kavisli tonozların dili olsa da anlatabilse olanları.”[20]
Ressam Doğan Akça’nın unutamadığı anılardan biri şudur: “Çaylarımızı yudumlayıp göz ucuyla abilerin masasını izlemeye çalışarak çalınan müziği dinlerken birden salona bir polis ve arkasından Vali Cavit Tevfik Okyayuz giriyor. Herkeste bir telâş, bir korku… Vali, Nuri Abi’lerin masasına bir tomar kâğıt koyuyor. Biraz konuşup gidiyor. Ne olduğunu sonra anlıyoruz. .” [21]
Ve Nuri Abaç o günü ve hikâyenin gerisini şöyle anlatıyor:
“Böylesine coşkulu bir topluluğun eylemlerinin her taşın altında buzağı arayan dönemin yöneticilerince izlenmemesine olanak yoktu. Ama bize karışmıyorlardı henüz. Bunun nedenini çok sonra öğendik. Piramidin üst yöneticisi bizi kolluyordu. Çocuklara dokunmayın’ demişti ilgililere.
Ve bir gün… En alevli tartışmaların arasında Cavit Okyayuz, yanında iki polisle Akkahve’ye girdi. Ortalıkta buz gibi bir hava esti.
Vali doğruca bize yöneldi. Masamızın başına dikildi. Bizleri bir süre süzdü. ‘Merhaba gençler!’ dedi. Kolunun arasına kalın bir dosya sıkıştırmıştı. Bizim dosyamız?! İki polis kapıyı tutmuştu. İstemeyerek de olsa Valiyi masamıza davet ettik. Yüzünden eksiltmediği hafif tebessümle aramıza oturdu. Önce kendimi takdim edeyim size. Ben Cavit Okyayuz. Celal kardeşimiz de sizleri tanıtsın bana!’
Gerçi onu bir vali olarak biliyor, tanıyorduk ama böylesine hiç yakın olmamıştık. Çumrahı hepimizi tek tek takdim etti.
‘Evet, çocuklar, sizlerle tanıştık. Biraz da kendimi anlatmak istiyorum. Şu kalınca dosyada sanatçı Cavit Okyayuz’u görecek, yakından tanıyacaksınız. Ben bir süredir bir piyes üzerinde çalışıyorum, İstiklal Savaşı’ndan sonraki günlerde halkımızı aydınlatmaya çalışan bir öğretmenin öyküsü… Gençliğimde
bazı dergilerde şiirlerim, düz yazılarım yayınlandı. Fakat ilk kez piyes yazıyorum. Size göre belki de güzel olmayabilir. Ama bunu Silifke Öğretmenler Derneği Amatör Tiyatro Gurubu sahneye koymak istiyor. Henüz karar veremedim. Ayrıca siz sanatçı arkadaşlarımın görüşlerini almayı düşündüm.’
O piyesi akşam, topluluğumuzun önünde okudu. Gece yarılarına kadar uzanan tartışmalara giriştik. Piyesinin bazı bölümlerini rötuşlamayı kabul etti. Ayrıca önerim üzerine, başka bir gün piyesini Celal Abaç’a okuyup eleştirilerini aldı. Cavit Okyayuz’un yazdığı piyes Silifke’de amatör aktörler tarafından başarıyla sahnelendi.
Ve bir akşamüzeri, bizlere tahsis edilen bir minibüse doluşarak Silifke’ye gittik. Okyayuz ile birlikte piyesi izledik.” [22]
Bu dostluk devam eder. Nuri Abaç ve Haşmet Akal, Vali Okyayuz’un birer portresini yaparlar.
1950’li yıllar boyunca Akkahve şiir dinletisi, münazara, söyleşi gibi çeşitli kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapar. Örneğin, özellikle Öztürkçe tutkusuyla tanınan Yazar Nurullah Ataç birkaç kez Akkahve’ye konuk olmuş, orada söyleşiler yapmıştır.
Mersin Lisesi’nin sanatçı öğrencileri gibi, sanatsever birçok öğrencisinin de Akkahve ile ilgili anıları vardır. Ya şiir okumuşlardır oradaki şiir dinletilerinde, ya da sergiler izlemişler, Mersin’e gelen sanatçıların söyleşilerini dinlemişlerdir. Bazen de hayal kurmuşlardır Akdeniz’e karşı.
1950’li yılların sonlarında Mersin Lisesi’nde öğrenci olan Ahmet Özkaya o günlerde şu dizeleri yazmış:
“Mayıs sabahının biri / Akkahve her zamanki gibi Loş Tam bana göre bir yer / Ders çalışıyormuş etraftakiler/ Bana ne / Ben şimdi Akdeniz’in Coşkun sesiyle haşırneşirim…” [23]
Akkahve, sanatla uğraşanların dışında da birçok gencin gelip oturduğu, bir köşede arkadaşlarıyla birlikte ders çalıştıkları, çözülmesi zor problemleri çözdükleri bir mekân olarak da anılardaydı.
“Uygar bir kent olmasına karşın Mersin’deki liseli genç kızlar Akkahve’ye arkadaşlarıyla birlikte oturmak için değil, genellikle etkinliklere katılmak için giderlerdi.” [23]
1950’li yılların sonlarına doğru Akkahve sanatçılarının çoğu Mersin’den ayrılırlar, ama Akkahve birden bire boşalmaz. Lise öğrenimlerinin sonlarına gelmiş olan Hilmi Turan, Güven Oğuzbaş, Mansur Akyıl, Kemal Sümen, Suphi Tekniker, İsmet Barlas, Zihni Balım, Kudret Ünal, Haluk Aker, Semih Tezcan, Metin Tekindor gibi sanat tutkunu gençlerle Akkahve’deki ortam bir süre daha varlığını sürdürür. 1960’lara gelindiğinde ise Akkahve sessizliğe bürünür.
YILLAR SONRA…
Akkahve kapanmıştır ama “Akkahve” adı sihirli bir sözcük gibi, o dönemi yaşayanların belleklerindeki yerini hep korur.
Uzunca bir sürenin ardından 1989 yılında kurulan İçel Sanat Kulübü’nde bir kültür ve sanat ortamı yaratıldığında o eski yıllar yeniden konuşulmaya başlanır. Özellikle de, genç bir liseli olarak o ortamın içinde bulunmuş olan Ressam Doğan Akça’nın ele almasıyla anılardaki Akkahve yeniden canlanır.
Doğan Akça 1993’te, İçel Sanat Kulübü Bülteni’nin 2. sayısında “AKKAHVE” başlıklı şu yazıyı yazar:
“53 yaşında yeniden resim yapmaya başladım ya, o günden bu yana hep Mersin’de bir sergi açmayı da düşledim. Nihayet bu yılın başında bir Mersin sergisi açabileceğime güvenmeye başladığımda Akkahve’de bir ‘Atatürk Fotoğrafları Sergisi’ açıldı. Sergiye gittiğimde Akkahve’nin o muhteşem salonunun yarısını gördüm; diğer yarısı hâlâ Belediye Encümeni Toplantı Salonu olarak kullanılıyordu.
Galeriye verilen bölümde taş duvarların bir kısmı sıvanmış; emlak vergisi tahsilânı için kullanmak üzere yapılmış duvarlar sökülünce izleri kalmış ve bina birçok yerinden bozulmuştu.
Ama olsun, yine de burası Akkahve’ydi işte. Burası adı kahve, geçirdiğim o güzel mekândı.” kendi bir kültür merkezi olan, gençliğimin en güzel günlerini Yazının ikinci bölümünde Doğan Akça daldığı anılardan söz eder:
“Birden irkildim. Mikrofonda Kültür Bakanımız Sayın Fikri Sağlar, bu binayı Belediye Başkanımız Sayın Kaya Mutlu’nun Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne tahsis ettiğini ve Sanat Galerisi olacağını açıklıyordu.
Dalgınlıktan, böyle güzel, böyle önemli, böyle görkemli bir haberle kurtulmanın şokuyla hemen orada ve o anda karar verdim: Sergimi bu galeride açacaktım.”[24]
Bir başka yazısında da Akkahveli sanatçıları anlatan bir yazı dizisi hazırlayacağından söz eder:
“Akkahve’nin bir lokanta kısmı vardı ve orada yemekle beraber içki de içilirdi. Akkahve’nin işletmecisi Hasan Baba’nın eşinin çaldığı piyano eşliğinde verilen bir şölendi o yemekler. Tavla, oyun kâğıdı ise kesinlikle yoktu. Sanatçı takımı da zaten yemek yiyecek kadar parası olmayan, hatta bir çay içip akşama kadar oturup sohbet eden insanlardı genelde. İşte ben, eğer gücüm yeterse Akkahve’yi ve çoğu arkadaşım olan sanatçılarını tanıtmak istiyorum size.”[25]
Doğan Akça Akkahve Sanatçılarını anlatan yazı dizisini 1995-96 yıllarında, İçel Sanat Kulübü dergisinde yayımlamıştır. (Ek 3)
Çoğu uzaklara gitmiş olsa da Akkahveliler 1990’lı yıllardan itibaren Mersin’de, ya da Mersinli ressamların Ankara’da, İstanbul’da açtıkları sergilerde bir araya gelmektedirler. Bu buluşmaların gerçekleşmesinde İstanbul’daki Mersin Liselileri Derneği de büyük katkıda bulunur.
Doğan Akça’nın İstanbul’da açtığı ilk kişisel sergide de işte şöyle bir buluşma yaşanır:
“1993 yılındaki İstanbul sergimin açılış kokteylinde, bana inanılmaz gibi gelen bir olay gerçekleşmiş ve hepimizi sonsuz mutlulukla sarhoş etmişti. Osman Özeren ve Nurer Uğurlu İstanbul’da yaşıyordu ve o gün kokteylde olmaları belki doğaldı. Hadi, Nuri Abaç’ın Ankara’dak kalkıp gelmesini de onun evliyalık özelliğine bağlayalım, ama İlyas Halil’in Türkiye’ye yapacağı iş seyahatinin tam o güne rast gelmesini ve Abu
Dhabi’den kalkıp gelerek kokteyle katılmasını nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum.
Ama sonuçta olan olmuş ve Akkahve’nin en baba grubundan dört insan bir araya gelmişti. Tabii yanlarına ben de iliştim ve bir sürü fotoğraf çektik, binlerce ton özlem ve anılarla doldurduk galeriyi.” [26]
Mersin’deki bir buluşmaya katılan Ergun Evren de “Ben Sevinmeyim de Kimler Sevinsin” başlıklı yazısında sevincini şöyle dile getiriyor:
“Ne koysaydım başlığı yani? Size bir şeyler mi anımsattı azıcık? Elbette anımsatacak. Çünkü Güneydesiniz, Mersindesiniz, hele hele bir tutam tuzu değmişse AKKAHVE’nin… Şimdi Sanat Sokağındayım artık… Dünün Askerlik Şubesinde… Kaynaşmalar, söyleşiler görüyorum…Gelişler, gidişler, hareketler… Ankara’ya yolculuk var. İşte bu yolculuğun bir ucunda yüzyıllık dostum, çok şeye birlikte başladığım Mersin’de bin kez birlikte yaşadığım, naif Mersin anıları ressamı Doğan Akça, öbür ucunda, Ankara’da ben varım…”[27]
Doğan Akça, bazı Liseli – Akkahvelilerden de şöyle bahseder: “Akkahve’de bir grup daha vardı; siz bilmezsiniz. Onlar belki de Akkahve’yi ilk keşfedenler, o müthiş keyfi ilk tadanlardı. Liseyi 1953/54 yıllarında bitiren, isimlerini sanat dünyasında daha lise yıllarındayken duyuran seçkin insanlar.
O dönemi yaşayan kime sorsanız önce üçünün adını sayacaktır size: Teoman Karahun, Ziya Arman, Ercan Belen. Biri daha vardır bu üçlüden hiç ayrılmayan. Ama o şiirden ziyade düz yazıya, gazeteciliğe meraklıdır. Nitekim Güngör Yerdeş ileride önemli bir gazeteci olacaktır. Bu gruba zaman zaman Ali Püsküllüoğlu, Abidin Subaşı, Turhan Oğuzbaş da katılır ve yer gök şiir olur, Akkahve kahvelikten çıkar, bir sanat mabedine dönüşürdü. [28]
“Aslında Ümit Yaşar tam bir Akkahve sanatçısı mıydı, diye düşünüyorum uzun zamandır. Çünkü Akkahve gerçek kimliğini kazanıp bir sanat evi gibi kullanılmaya başlandığında Ümit Yaşar Mersin’de değildi, ama Mersin’e geldiğinde neredeyse bütün zamanını Akkahve’de geçirirdi.Hatta bir veya iki defa biz de Şair Fuat Belli Abimizin torpiliyle masasında oturmuş, yeni şiirlerini ve şür üzerine yorumlarını dinlemiştik. Ama en önemlisi, Ümit Yaşar’ın şiirleri, şiirle ilgisi olan olmayan herkesin dilindeydi o yıllarda; yani kendisi olmasa da şiirleri Akkahve’deydi.” [29]
Bu yazısında Doğan Akça, Şair Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ressam Haşmet Akal’ın, olasılıkla Akkahve’nin bir masasında şiir ve resim üzerine yaptıkları ve ELEK dergisinin 4. sayısında yayımlanmış olan söyleşiye de yer vermiş.
1990’lı yıllarda, Mersin’deki yayın organlarında Akkahve ile ilgili başka yazılar da yayımlanmıştır. Neler anlatılıyordu bütün bu yazılarda?
“Akkahve, gündüzleri pek kimsenin yaşamadığı ama akşamın ilk saatlerinden itibaren oluşan bir kültür okuluydu. Akkahve’de toplanan sanatçılar yeni yapıtlarını ortaya koyar ve bunlar tartışılır, eleştirilirdi.” [30]
“Akkahve’nin en güzel yanı ak boşluğu, ak ışıkları idi. Denize bakan kapısından ara sıra mavi bir ışık dolardı. [31]
Doğan Akça bir yazısında, “Ziya Arman, kuşluk vaktindeki denizi bakın nasıl anlatıyor?” diyor:
“Maunalar/İskele/Çakıl taşları/Kayalıkta uyuklayan marti” Ve devam ediyor:
“Yahu Ziya! Biz ne güzel bir Mersin’de yaşamışız. Mavnası, iskelesi, çakıl taşları, martısı olan o Mersin nereye gitti?
Belediye Gazinosu’nda bir çay içip yarım gün oturduğumuz, ayaklarımıza denizin değdiği o Mersin nerede? Akkahve’de şür okurken çakıl taşlarını döven dalgaların fon müziğine ne oldu?” [32]
Araştırmacı Yazar Gündüz Artan’ın da Akkahve ile ilgili yazıları vardır:
“Adında kahve’ kelimesi bulunmasına rağmen hiçbir zaman tavla şakırtısı, nargile fokurtusu duyulmayan, nezih bir sanat ve kültür yuvasıydı. Lise öğretmenlerinin hatta öğrencilerinin resim sergileri burada açılıyordu.” [33]
Mersin’e bir gelişinde Abidin Subaşı bir fotoğraf gösterir Doğan Akça’ya. Doğan Akça da bir yazısında bu fotoğrafla ilgili anıyı anlatır:
“Peki bu fotoğraf niye çekilmiş? Çünkü Güngör, Teoman’la Abidin’in şiirlerini resimlemiş ve bir şiir-resim sergisi açmışlar. Nerede? Akkahve’de!
Üçünün de edebiyat öğretmeni olan, ülke çapında değerli araştırmacı yazar Cahit Öztelli hoca da öğrencilerini yalnız bırakmamış. Vali Şakir Canalp ise işte bu sergiye ait deftere izlenimlerini yazıyor.
Yıl 1952, yani Güngör 18, Abidin ile Teoman 20 yaşlarında ve üçü de lise öğrencisi. Güngör sergiler açıyor; Abidin’in, Teoman’ın şiirleri Varlık’ta, Yeditepe’de yayınlanıyor. Üstelik Abidin ‘ÇEVRE’ adlı bir sanat dergisi çıkarıyor. Abidin’e, ‘Peki,o güzel şiirlerini nasıl yazardın ki bu kadar önemli dergilerde yayınlanırdı?’ diye sordum. Güldü ve anlattı: Bir seferinde Akkahve’de otururken bir şiir yazmış. Ali Püsküllüoğlu yanındaymış. İyi şiir olduğuna karar vermişler.
Eve gitmeden postaneye uğramış, yani yazıldığından bir-iki saat sonra Varlık dergisine postalamış. İlk çıkan sayıda şiir yayınlanmış.
İşte Mersin Lisesi’nin o döneminde şans, sanatçı yanı ağır basan öğrencilere iki büyük imkân sağladı. Biri öğretmenlerdi. Gencecik öğrencilerinin sanatçı yanlarını ortaya çıkardılar. Okumayı, okuduğumuzu anlamayı, sanatın
her dalında birikim kazanmamızı sağladılar. Desteklediler, hep yanımızda oldular. İkinci şans da Akkahve idi. Çünkü Akkahve’de 1948’den itibaren bir sanat platformu oluşmuştu.” [34]
Abidin Subaşı, Şahinkaya Dil’i anlattığı yazısında Akkahve’ye şöyle değinir:
“Birer çay içip saatlerce oturduğumuz, özellikle caddeye bakan masalarda tüm konuşmalar şiir ve aşk üzerinedir. Bu masalarda ne şiirler yazılmış, ne sonu gelmeyen tartışmalar yapılmış, ne tatlı hayaller kurulmuştur.” [35]
Tabii, şiirlerde de vardır “Akkahve”. Teoman Karahun’un “Sevgi” adlı şiirinden dizeler:
“… Sonra anılar sökün eder uzaktan
Bir başına dolaşırken caddeleri
Mersin, deniz kenarı, Akkahve
Bir ev, şöyle inik perdeleri…” [36]
Ali Püsküllüoğlu yalnızca bir yıl kalmıştır Mersin’de, ama “Akkahve” onun bir şiirine de konu olacak kadar yer kaplamış anılarında. Püsküllüoğlu’nun “Mersin’de Akkahve” adlı şiiri:
O zamanlar Mersin’de/Güneş ve deniz
İki adım yürüdün mü Yanıbaşında Şarap/En güzeli içkilerin
Paramız çıkışmazdı çünkü Rakıya votkaya
Akkahve/Denize bakar/Bahçesinde/Palmiyeler.
Yedin bitirdin/Ömrümüzü/Ey şimdi/Ne demeli sana Ankara.[37]
Adını dünya şiirinde duyuracak olan Özdemir İnce o dönemde Mersin Lisesi’nde öğrencidir. Akkahve’deki gruplar içine girmemiştir, ama onun anılarında da Akkahve’nin yeri vardır:
…1952-56 arasında, Mersin’de hayata yenik düştüğüm, işlerin yolunda gitmediği, mutsuz ve çıkmazda olduğum, derslerde tökezlediğim zamanlar, Akkahve’nin Güneş Sineması’nı gören,pencere kıyısı masalarından birinde oturup daha önce görmüş olduğum bir filmin, okuduğum bir romanın öyküsüne konuk olup kendimi Paris’te hayal ederdim.” [38]
Mersin Lisesi öğrencilerinden Rehber Aydın da edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanan bir şairdir. Daha lise 2. sınıftayken yazdığı bir şiiri Varlık dergisinde yayımlanmıştır. (Rehber Aydın, soyadı gibi aydın şiirlerini yazmaya günümüzde de devam etmektedir.)
Yıllar sonra yazılan öykülerde de rastlanır Akkahve’ye. İşte 1960 yılından beri yurt dışında bankacı olarak çalışmakta olan, ama yazmaktan ve Mersin’den hiç vazgeçmeyen İlyas Halil’in “Teodor Katz” adlı öyküsünden bir bölüm:
“İki caddenin ortasında uzanan korulukta, az önce yağan yağmurdan arta kalan su damlaları havada asılı duruyordu. Birden anımsadım. Kırk yıl önce böyle yağmurlu bir akşamda, Mersin’deki Akkahve’de Teodor Katz’ı yaratmıştık.
Gerçekte yaşayıp yaşamadığını bilmeden, düşsel birini aramiza katmıştık. Tartışmalarımızı renklendireceğini sanıyorduk. Ondan öte Teodor, Akkahvecilerin dostu oldu.
…Katz’ın yaratıldığı gün masada beş ya da altı kişiydik. Dışarıda ince bir yağmur… Buram buram bir yaşam kokusu…
…Nurer Uğurlu, Celal Çumralı gelen geçenlere dalmışlar, yarim kulakla konuşmaları izliyorlar. Nuri, Hasan Baba’yla yarenlik ediyor. Osman ikisini de ahretlik sorularına boğmuş, …Nuri, ‘Haşmet Paris’te kalsaydı şimdiye dek ünlü olurdu’ dedi. ‘Belki de olmazdım’ dedi Haşmet, ‘Ama hiç olmazsa Bakanlık baskısının altında üzüm gibi ezilmezdim.” Tam o sırada kahveye Ziya Arikan, Hüsnü Mengenli girdiler.Masaya katıldılar….” [39]
İlyas Halil’in “Leyla’yı Arayan Adam” adlı öyküsünden:
“Daha o sabah Akdeniz, yetenekli bir çocuğun elinden çıkmış naif bir resimdi. Alman İskelesi’nden Müftü Köprüsü’ne kadar sahil şeridi tümden kum ve çakıl. Arı mavi koy menekşe köpüklerine dönüştü günbatımında. Göz alabildiğince ak çiçekli, kızıl pencereli şirin evler dizili palmiyeli kıyı boyunca.Sinemanın karşısı Akkahve, ak kemerli bir yapı. Dalgaların tam ucuna martı gibi oturmuş, arkası deniz. Kahve’nin içinde yağmur kokan bir serinlik akşam ağzı” [40]
1950’li yıllarda Mersin’de yayımlanmış olan ÇEVRE (1953), Sanat ve Kültür Gazetesi KIYI (1953), ÖZGÖRÜ (1955), SEL (1957), Düşünde – Sanatta ELEK (1960) adlı dergilerde de Akkahve’nin damgası vardır. Mersin’deki geçmiş yaşamı çok ayrıntılı olarak araştırmış olan yazar Gündüz Artan bu dergileri çıkaranların İstanbul ve Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde sürekli şiir ve yazıları yayımlanan, yerel gazetelere de yazan Akkahveliler olduğunu vurgular. [41]
1960 yılında, bir grup sanat tutkunu genç Akkahveli ile birlikte Doğan Akça tarafından çıkarılan “Düşünde – Sanatta ELEK” (daha sonraki adı Düşünde – Dörütte ELEK) adh dergi şu yazıyla yayına başlamıştır:
“Ben ELEK dergisi, 1959 yılının sonlarına doğru, bilmem hangi ayı hangi gününde, Mersin’in ünlü Akkahve’sinin loş bir köşeciğinde birkaç genç okuryazarın beyninden doğdum. Amacımın kökleri, bu genç kafaların umut dolu, tertemiz inanlarıyla beslendi…”
ELEK dergisi için yıllar sonra Doğan Akça şöyle yazacaktır:
Biz, yani en büyükleri ben, yirmi dört yaşında, diğerleri on sekiz-yirmi arası beş-altı çocuk sanat dergisi çıkaracağız. Adı Düşünde, Dörütte ELEK. Gündüzleri Akkahve’de, geceleri baba evindeki küçücük odamda toplanıyoruz.
Ben, Zihni Balım, Haluk Aker, Kemal Sümen, Güven Oğuzbaş ve Hilmi Turan devamlı kadro. İçlerinde bir ben para kazanıyorum, diğerleri öğrenci.” [42]
Akkahve grupları dağılmıştır, ama bu dergiye Akkahvelilerden çok destek gelir. Ancak önceki dergiler gibi ELEK de uzun ömürlü olmaz; 1961 yılında yayınına son verilir.
AKKAHVE BÜLTENİ
1994 yılında Semihi Vural ve Şair Berdan Karagöz birlikte bir yayın yapmaya karar verirler. Amaçları bu kadim binaya dikkat çekmek, eski Akkahve günlerine gönderme yapmaktır. Küçük bir dergi görünümündeki bu aylık yayın “Mersinden duyurular” sloganıyla ve dostların desteğiyle on sayı sürdürülür.
Derginin 9. sayısında Siren Yılmazer’in çizdiği ve Akkahve’ye de yer verilen kent planı kapak sayfası yapılmıştır. Arka sayfada da Semihi Vural’ın kroki olarak .izdiği bu taş binanın eski cephe görünümü yer alıyor. Bu çizimin altında da eski Akkahvelilerden Necmettin Onel’in Akkahve anıları var. Bu anılar, Akkahve’nin dışına da bir göz atıyor:
“Şimdi tam önündeyim. Hani bir zamanlar arka kapısının önüne kadar uzayıp geldiği dalgaların tabiatın en güzel müziğini, önde oturanlara geceli gündüzlü yorulmadan dinlettiği Akkahve’nin önünde. Lisedeki öğrencilik yıllarımın en güzel günlerinin ve anılarının loş ve serin bir ortamda, kemerli sütunların arasında saklı olan Akkahve’nin.
Kafanızı dinlemek mi istiyorsunuz? Haydi Akkahve’ye. Bir ödev mi yapılacak? Haydi Akkahve’ye. Güneş Sineması’na gidileceği zaman vakit geçirmek için erken gidip Akkahve’de oturmak modaydı bir zamanlar. Çünkü Akkahve hemen Güneş Sineması’nın karşısına, daha doğrusu çaprazına gelirdi.
Her zaman loş ve serin olurdu Akkahve. Duvarlarının kalın olması ve konumu nedeniyle fazla güneş almaması, loş ve serin olmasını sağlardı. Giriş kapısı, Güneş Sineması’na bakan cephede, Atatürk Caddesi’nin üzerinde bulunuyordu.
Arka tarafinda ise, güzel bir kumsal ve Mersin İdmanyurdu Kulübü’nün deniz sporları için kullandığı iskele ve hatta 50 metre mesafeyi belirtmek için deniz içinde, bu iskeleye paralel bir pano da bulunuyordu. Bir zamanlar…
Bir de kayıkçıların kiraya verdiği, rengarenk, allı morlu, sarılı çift kürekli kayıklarla, bunlardan biraz daha büyük tek yelkenli tekneler de bulunurdu Akkahve’nin arkasında…” [43]
Derginin 5. sayısında da “Anı Defteri” adlı sütunda Meriç Alkan imzalı bir yazı var: “Kimileri geçmişte, kimileri ise gelecekte yaşarlar. Kimileri de günü gün etmeye bakarlar. Ama yaşamların en zengini her üçünü birden içeren yaşam biçimi olsa gerek. Son yıllarda Mersin’de tekrar yeşeren kültür ve
sanat yaşamında da geçmişin hatırlandığını, gelecek için planlar yapıldığını ve bugünün, olanaklar elverdiğince değerlendirilmeye çalışıldığını görmek sevindiriyor insan. Akkahve dergisi’nin ilk sayfası da bu zaman yelpazesini güzel bir biçimde sergileyen bir görünümde.
Bizim kuşağın Akkahve’yi unutması mümkün değil. Çünkü orası Mersin’in sosyal ve kültür yaşamının ortasında yer almış bir mekândı. Mersin Lisesi’nin (Şimdiki Tevfik Sırrı Gür Lisesi) bazı kültürel çalışmaları da Akkahve’de gerçekleştirilirdi.
Öğretmenlerin yalnızca müfredat programını yetiştirmek ile yetinmeyip aynı zamanda öğrencilerin ders dışı kültürel gelişimi için de çaba harcadıkları o dönemde Akkahve’de düzenlenen bir münazarayı anımsıyorum. 1958-59 ders yılının 6 Fen ve 6 Edebiyat sınıfları arasında, değerli edebiyat öğretmeni Ziya Arikan yönetiminde düzenlenmişti. Münazaranın konusu, Mersin’e bir üniversite mi yoksa bir güzel sanatlar akademisi mi yapılmalıdır?’ idi. Fen şubesi olarak biz, Ayşe (Barut) Vural, Meriç (Arısoy) Alkan ve adını anımsayamadığım bir üçüncü arkadaşımız, üniversiteyi savunmuştuk. Edebiyat şubesinin grubu ise akademiyi savunmuştu. Çok düzeyli ve ilgi çekici bir münazara olduğunu anımsıyorum. [44]
Akkahveli sanatçılar ve o dönemi yaşamış sanatsever Mersinliler o günleri hiç unutmazlar.
İstanbul’daki Mersin Liselileri Derneği tarafından 1987 yılında, Mersinli sanatçıların anlatıldığı “Evlerinin Önü Mersin” adlı bir kitap yayımlanmıştı.
Kitapta, Mersin’den yetişmiş; edebiyat, müzik, resim, heykel, karikatür, tiyatro gibi çeşitli sanat dallarında eserler vermiş 66 isim yer alıyor. Bu sanatçılar arasında tabii ki Akkahvelilerin hepsi var. Hatta Ressam Nuri Abaç öylesine içselleştirmiş ki Akkahveli olmayı, özgeçmişinde bile Akkahve’den bahsediyor.

Share this post

Biyografik Bilgi

scroll to top