RAFET USTA
“… Antik çağlardan bu yana heykel sanatıyla uğraşanlara genellikle ‘Usta’ sıfatı uygun görülmüş. Nedense bizde “heykeltıraş” gibi bana göre son derece anlamsız bir kelime kullanılıyor. Usta sıfatı bana MUT’lular tarafından verildi. Onun için Rafet Usta denilmesini istiyorum.” Diyor İçel Sanat Kulübü Bülteni 26. Sayısında. Sonradan “Ressam” da olsa o, kılık kıyafetiyle, saçı sakalıyla, tavrıyla Forumdaki tartışmadan yorulmuş, kütüphaneye doğru yavaş yavaş yürüyen Romalı bir filozofu anımsatırdı.
Onu ilk olarak o sırada ilkokul öğrencisi olan yeğenimden duymuştum. 1990 lı yılların başıydı. Dikenli Yoldaki dükkanının önünden her gün okula gidip gelirken geçen çocukla ilgilenmiş, zamanla arkadaş olmuşlardı. Ona hayat, sanat, özellikle resim konusunda öğütler vermiş. İki tane de resim hediye etmişti.
Mersin sevdalısıydı. Doğaya ve sanata saygılıydı ve bunun bir insanlık gereği olduğundan başka bir söylemi kabul etmesi olanaksızdı. Hani “Nuh der peygamber demez” diye tarif edilesi bir inancı ve ne pahasına olursa olsun inatçılığı vardı. Mersin. Çevre. Sanat. İnat.
Mersin’de bir sanat kulübü kurulmuştu ve bu kulüp çevreyle doğrudan ilgiliydi. Hem olan biten anlamıyla hem de gerçek anlamı doğa ve yaşamla ilgiliydi. İSK nın 26. Bülteninde şöyle yazmıştı. “Ne büyük mutluluk. Abaç Hocayla. Mahallenin damadı Doğan Akça ile şair Özdemir İnce, Teoman Karahun’la beraber ve İSK ile aynı mahalleli olmak.”
Bundan önce 15. Sayıda ilk olarak yazmış ve küçük bir öneride bulunmuştu bu bültende. O küçük öneri yıllar sonra Mersin Belediyesi ve Mersin Üniversitesinin işbirliği ile “Hüseyin Gezer Heykel Sempozyumları” olarak gerçekleşti ve Mersin şehri onlarca heykele sahip oldu.
Birçok yerel gazete ve dergide bazen düzenli bazen aralıklı olarak yazdığını biliyoruz. Gerek bu yazılarında gerekse İçel Sanat Kulübü Bültenindeki yazılarında bıkmadan usanmadan devamlı olarak çevreye duyarlılığı işledi. Mersin’e duyarlı olmak. Çevreye duyarlı olmak. Sanata duyarlı olmak.
Az önce de belirttiğim gibi bu konularda hiç kimse önünde duramaz. Yazdığı gazete ve dergiyi, yetkili yetkisiz önüne gelen ona göre “duyarsız” herkesi eleştirirdi.
Bu huyuna engel olmak istemediğinden sanırım o çok sevdiği sanat kulübünün her zaman içinde, en ilgili, en “duyarlı” sı oldu ama, birilerini kırabilirim korkusuyla üye olmadı. Ancak kulüp yöneticileri ile samimi görüşmeler yaparak yol göstermek, eleştirmekten de geri durmadı. Onur Üyeliğini kabul ettiğinden sonra da bu tutumunu değiştirmedi.
Hemen her gün uğradığı Doğan Akça’nın atölyesinde sık sık karşılaşırdık. Bir gün benden biraz sonra geldi ama alı al, moru mordu. Biz fazla sormadan o kendiliğinden anlatmaya ve ağlamaya başladı. Bir dostumuzla sanat konularında fena kapışmışlar ve onu kırmamak için susmayı denemiş ve kendini buraya kadar tutabilmişti.
O sertçe eleştiren, sert görünümün altındaki yürek “Ben katı değilim” diye boşuna zorlamıyordu onu.
Mersin Erdemli yolu üzerinde kesilen palmiyeleri görünce “…Hemen Çamlı yolun başlayacağına yakın yerde, gövdesinden birkaç parça kalmış, kökleri sağda solda palmiyeleri görüyorum. Bu yoğun trafikte parçalanmış otomobilinden yola fırlamış bir arkadaşımın ölüsüne bakar gibiyim. Beynim duruyor…” (İSK Bülten. 39)
O söyleyerek, söylenerek, yazarak “farkındalık” diye diye yazarak belki biraz rahatlıyordu ama sonrada o yazdıkları eğriliklerin düzelmediğini görünce tekrar darlanıyor, birkaç zaman sonra “Beni okuyan yok mu?” diye serzenişte bulunuyordu. Oysa bunu da daha baştan biliyordu ve yazılarını “Buz Üstüne Yazılar” başlığı altında yazıyordu çoğu zaman.
“Mersin’i en güzel Mersin’i yaşayanlar anlatır. Portakal kokusuyla deniz kokusunun birbirine karıştığı, harnubun, murtun, dikenli incirin harman olduğu ortamda yaşayan Mersin’i heykelleştirir. Yoksa donuk buz gibi şeyler ortaya çıkar.” Diyerek eski Mersin’i, eski Mersinlileri, Mersinli sanatçıları anlattı. Mersin’in sanat kaynaklarını, sergilerini, sergi salonlarını anlattı yazılarında sohbetlerinde. Bıkmadan usanmadan şahmeranı, balık şahmeranı, kadını anlattı tuvallerindeki. “Ne görüyorsan onu yaptım” demeden.
Düşüncelerinden arındıramadığı sakinleştiremediği kalbi onu zorlamaya devam edip, yaşam kalitesini düşürdükçe sohbetlerinin ve yazılarının konusunun da değişmeye başladığını 76.sayısında İSK bülteninin, “Düşüncelerimi gerçekleştirmeden günler geçiyor. Zaman avuçlarımın arasından akıp gidiyor. Heykeli bırakalı bir yılı geçmiş bile. Oysa hayalimdeki devasa ağaç yontular hala rüyalarıma giriyor” sözlerinden anlıyoruz. Ve yine Bültenin 194. Sayısında sağlık nedeniyle artık yazmayacağını söyleyip veda ediyor.
Ancak daha sonra 197. sayıda yeniden yazıp “Neden Düşüyoruz” başlığı altındaki yazısını ”Sanat dünyasının her dalındaki ilgisizliğin giderek arttığını görmek için özel bir yeteneğe sahip olmak geremiyor.” Sözleriyle başlayıp “Eğitim sistemimizi bu kaostan kurtarmak gerekir.” Diyerek bitiriyor.
201. Sayıda “Bilinmezlikler” başlığı koyduğu yazıda ruh halini iyice anlıyoruz. Sondan bir önceki cümlesi “Uyumaya çalış, anıları unut, kurup durma, ağrıların artıyor”.
Rafet ustanın son yazılarını okumak artık onun içini okumaktır. Evi ölmesi için getirilip bırakıldığı, ona ödüller verenlerin, onur üyesi yapanların ziyaretine gelmediği bir hapishanedir. İSK bülteni 200. Sayısında “Kişi öte tarafa cennetini de, cehennemini de beraber götürürmüş. Ben yanan tablolarımın arasından görülen bir avuç gökyüzünü götüreceğim” der.
Daha sonraki aylarda aynı ruh haliyle yazılmış gerçekleştirilememiş hayallerin, umutların öyküsünü, kendini iyi hissettiği bir kısa dönemde Erdal Akalın’a, Nazmi Bayri ye, Şahmerana ilişkin yazılarını görüyoruz.
Sonra ulusal, yerel medyada, heykeltıraş ve ressam Rafet Van 77 yaşında vefat etti, haberi.
İSK bülteni 203 sayısında “Resimlerim ne olacak” diye feryat eden Rafet Usta geride heykeller, resimler, yazılar, ödüller, İSK lokalinin duvarda bir rölyef ve belleklerimizde sayısız anılar bıraktı. Özlüyoruz. Ocak 2025 – Ziya AYKIN
RAFET VAN






