,

1960’LARDA MERSİN VE KERİZ AHMET

Mersin-1960-Kopya.jpg

Mehmet KAYADELEN
Mersin’de, lise öğrencileri okul saatleri dışında neler yapabilir? Şimdiki kuşak seçenek kıtlığı çekmiyor olsa gerek. Hem üniversite sınavlarına hazırlık amacıyla dershane, yetmeyene özel ders, bol bol test çözme gereği gibi nedenlerle ders dışı zamanı azdır. Hem de olanakları çoktur. Akıllı telefonlar ve bilgisayarlar; internet bağlantısı ile nerede ise mekân kısıtı olmaksızın sağlayabildikleri konuşma, yazışma, hemen her bilgiye anında erişebilme, YouTube, Facebook, Twitter, WhatsApp, Instagram, müzik, video, oyun vb olanakları ile adeta dipsiz kuyu. Yüzlerce tv-radyo kanalı, meraklısına Netflix vb. AVM’ler, sinemalarda gündüz seansları, kafeler, Atatürk Parkı, Marina, Luna Park, spor tesisleri vb. Müzik, dans, spor, resim, fotoğraf, tiyatro vb etkinlikleri, gösterileri ya da kursları. Söyleşi, konferans vb. Sahilde yürüyüş, balık tutma, tekne ile gezme, denize nazır salıncakta sallanma, çekirdek çitleme ya da çay içme vb. Her konuda kitaplar, dergiler vb. Evdeki odasında dilediğini yapabilme özgürlüğü.

Peki,1960’lı yılların ortalarında lise öğrencisi olan ve sayılan bu olanaklardan hiç birine sahip olmayan kuşak, ders dışı zamanlarda neler yapabilirdi? O yıllarda, Tevfik Sırrı Gür Lisesi (TSGL), Ticaret Lisesi, Kız Meslek Lisesi, Erkek Sanat Okulu, Öğretmen Okulu ile yeni öğretime başlamış olan Akdeniz ve Toros Kolejlerinde, lise düzeyinde öğretim yapılıyordu ve her birinin öğrencileri farklı koşullara sahipti. Diğerlerinde tam gün öğretim yapılırken, TSGL’de ikili öğretim vardı. Lise kısmı öğrencileri sabahçı, orta kısım öğrencileri öğlenci idi. Dolayısıyla soruyu özelleştirip, “1960’lı yılların ortalarında TSGL lise kısmı öğrencileri ders dışı zamanlarda neler yapabilirdi?” biçiminde ifade etmek ve bu soruya cevap aramak daha doğru olabilir.

Okul için Erdemli’den, Alata’dan, Mersin’in köylerinden ve kasabalarından her gün gelip dönenler, pansiyonda kalanlar, babasına ya da abisine dükkânında yardım etmek zorunda olanlar, kız öğrenciler, evi uygun olup ders çalışma ya da başka bir etkinliği tercih edenler, gözü sokakta olmayanlar, seçenek arayışında ol(a)mazlardı. Ya diğerleri? Üniversite sınavlarına hazırlık özel bir çaba gerektirmediği için günde en fazla iki saat ders çalışmaları yeterli olurdu. Bir başka ifade ile boş zamanları bir hayli fazla idi. Evleri 40-50 metrekarenin altında olup hane halkı büyüklükleri 5-6’nın üstünde olan yani evlerinde nerede ise ayakta duracak yer bulmakta zorlanan, ders çalışmak zorunda olmayan, komşu ya da akraba hanımları geleceği için evden çıkmak zorunda olan, sosyalleşme ihtiyacında olan, anne-baba baskısından kaçmak isteyen, kanları kıpır kıpır ergenlik dönemindeki erkek çocukları için ise seçenekler vardı ama sınırlı idi. Ya, sokaklarda yalnız ya da arkadaşları ile turlayacaklar, ya da, kahvehanelerde/kıraathanelerde tavla vb, boş arsalarda/sokaklarda sportif oyunlar oynayacaklardı. Pazar günleri de isteyen, Mersin İdman Yurdu (MİY) maçlarına gidebilirdi. Başka? Bütçe kısıtı olanlar için başkası, yok gibi bir şeydi. Bütçe kısıtı olanların oranı da hayli yüksekti. Zira o yıllarda dolar cinsinden Türkiye’de kişi başına gelir, 2014 yılındakinin yaklaşık yüzde 20’si, 2020’dekinin de yaklaşık yüzde 30’u kadardı.

Yenimahalle Beşyol’daki Şişman Bakkalın küçük oğlu, Tevfik Sırrı Gür Lisesi 2 Fen-B sınıfı öğrencisi Ahmet de, 50 metrekareyi bulmayan iki göz odalı evlerinde, gündüz rahat ders çalışma olanağı bir yana, bir kenara sinip kalma olanağını bile zor bulabilen, sosyalleşme ihtiyacı ağır basanlardandı. Aynı sınıfı ikinci kez okumakta olduğu için çok ders çalışmasına da gerek yoktu. Yeni sınıfından gözüne kestirdiği bazı arkadaşlarının kapısına dayanıp, ağızlarından girip burunlarından çıkıp birlikte dolaşmaya ikna etmeyi denedi. Bir kez ikna edebildiklerinin peşini bırakmadı. Zamanla, günler çok kısa ya da hava soğuk değilse, yağmur yağmıyorsa, öğleden sonraları, yürüyerek önce Mesudiye Mahallesi’ne, sonra Mahmudiye Mahallesi’ne gelip, Adem Nasip, Altan, Kâzım, Mustafa, İrfan, Kaya ve Mehmet’ten ikna edebildiklerini toplamayı alışkanlık edindi. Gruba Faruk, Ümit, Mahmut, Ceyhan, sınıf mümessili Ahmet, Ercan, Şefik ya da başka birileri de bir yerlerde katılır olmuştu. Sonuçta, kendi hallerine bırakıldıklarında bir araya gelemeyecek kişiler, birlikte vakit geçirebilir olmuş, hatta bazıları uzun yıllar sürecek dostluklarını başlatabilmişti, Ahmet’in yapışkanlığı sayesinde.

Adem Nasip “Ulan keriz!” ile başlayan bir cümleyi ilk kez kurduktan sonra “keriz” ön adı yapışmıştı Ahmet’e. Ahmet de hak ederdi bu sıfatı. Hem “kolaylıkla aldatılabilen” hem de “art niyetsiz” anlamında saf idi. Ama sonraki yıllarda ciddi satranç turnuvalarında dereceler yapacak kadar da zeki idi. Çocuksu bir hali vardı. Güleç yüzlü idi. Sempatikti. Konuşmayı, espri yapmayı severdi. Bu sıfatla hitap edildiğinde hiç kızmadı. Yıllar sonra yeniden karşılaştığı kişilere kendisini “Keriz Ahmet” olarak hatırlatabilecek kadar benimsemişti bu sıfatı.

Atatürk Caddesi, yalnız ya da grup halinde dolaşmak için hâlâ en uygun cadde idi. “Piyasa” işlevi de görürdü. Gelinlik kızların boy gösterdiği, kentin en nezih mekânı idi. Denize nazır olarak yapılan ancak deniz doldurulunca cazibelerini yitiren Güney kesimindeki villaların bir kısmı sürekli kullanılmaz hale gelmiş ancak henüz yıkılmamış; çok katlı binalar henüz yapılmamıştı. Bu caddeye, Soğuksu Caddesi üzerinden çıkarlardı. Menzil, Çamlıbel’deki Âşıklar Parkı olurdu. Ötesinin zaten çekici bir yanı yoktu. Güney ve kuzey kesimlerinde birkaç ev, Kışla ve karşısında  yaşlı narenciye ağaçları ile çevrili futbol oynanabilen genişçe bir arazi. O kadar. Köprüden sonrası ise büyük oranda boştu. Yapılaşma yeni başlamıştı. Sallana sallana yürüyüşlerine; öğretmenlerini çekiştirme, fıkralar, espriler, şakalaşmalar eşlik ederdi. Kimi zaman, yalnızca uzun boyluların katılabildiği, Atatürk Heykeli karşısındaki ve Vali Konağı civarındaki kaldırımlarda bulunan, tasarımı eski valilerden Tevfik Sırrı Gür tarafından bizzat yapıldığı söylenen betonarme gölgeliklerden sarkan korukları ya da yaprakları koparmayı ya da bir bankanın adı yazılı kırmızı tabelalara dokunmayı amaçlayan zıplama yarışları da yaparlardı. Normal yürüyüş ile tek yönü 12-13 dakikada alınabilen mesafenin gidiş-dönüşü, Âşıklar Parkı’nda oyalanma ile kimi zaman iki saati aşabilirdi. Yürüyüş sırasında öğretmenlerle de karşılaşmaları mümkündü. Cebir-geometri-astronomi derslerine giren Nedim Cengiz gibi sevilen-sayılan ve de çekinilen öğretmenler uzaktan göründüğünde, suçüstü yakalanmışçasına mahcup olurlar, kendilerine çekidüzen veririler; ilk derste yazılı ya da sözlü sınav ile cezalandırılma korkusuna kapılırlardı. Kimi zaman korktukları başlarına da gelirdi. Evlere dönüş yine Soğuksu Caddesi’nden olurdu. O saatlerde genellikle, Embiryon, Seyit ve Kamil hocalar, Soğuksu Caddesi’nde solda ikinci dükkân olan Ali Özen’in alkollü içki de satan küçük dükkânında, içerde ya da kaldırımda, kırmızı şarap eşliğinde ayakta muhabbeti koyulaştırmış olurlardı. Ahmet, espri yapanların ve esprilere çanak tutanların başında olurdu. Bazı esprilere içten kahkahalarla güler, bazılarına güler gibi yapardı. Meğer güler gibi yaptığı ince esprileri akşam evde anlar ve o zaman kahkahalar atarmış, aile bireylerinin şaşkın bakışları altında.

Avcılar Kıraathanesi, öğrencilerin tercih ettiği mütevazı bir mekândı. Önceleri İstiklal Caddesi’ne açılan şimdilerdeki 4726 nolu çıkmaz sokakta idi. Sonra İsmet İnönü Bulvarı’na cepheli, Postane yakınlarındaki bir yere taşındı. Güzel havalarda masalar kaldırımlara konurdu. Müşterilerinin çoğunluğu öğrenci olmakla birlikte, temiz giyimli yetişkinler, aktif ya da eski avcılar da gelirdi. Avcılar, bir ya da iki masa etrafında oturup hararetle anlattıkları av maceralarından belli olurdu. Öğrenciler alçak masa ve taburelerde, kumar niteliğinde olmayan düz, esir, gülbahar, otuz bir gibi tavla oyunları ile klasik domino ya da aznif gibi oyunlar oynarlardı. Tavla, iki kişi ile de, “üniversite” tabir edilen takım oyunu olarak da oynanırdı. Çok seyrek olarak, tavla pulları ile dama oynayanlar da olurdu. Ahmet tüm bu oyunların en hızlı ve en iddialı oyunculardandı. Hem elleri, hem çenesi hızlı çalışırdı oynarken. Özellikle Yeşua ya da Şefik ile tavla oynarken, eller mekik dokur gibi hızla gidip gelir, esprili, iddialı, rakibi kızdırmaya yönelik karşılıklı laflar ve gaflar havada uçuşurdu. Bu tür maçlar oynanırken, arkadaşları kendi oyunlarını bırakır, eğlenceyi izlerdi.

Lise binasının 4716 nolu sokağa paralel ilk koridoruna bir masa tenisi masası konmuştu bir ara. Öğretmenlerden pek rağbet eden olmadığına göre, öğleden sonra öğrencilerin oynamalarına izin verirler miydi acaba? Kimden izin almak gerekirdi? Denemeye değerdi. Yasaksa nasılsa biri söylerdi. Ucuz raketler ve toplar satın alındı. İlk denemelerden sonra, yasak olduğundan söz eden olmayınca Ahmet ve arkadaşları fırsat buldukça gelip oynar oldu. Zamanla, öğretmen-öğrenci maçları yaygınlaştı. Saygı sınırlarını aşmaya, yakınlaşmayı istismar etmeye kimse yeltenmedi. Baş Muavin Ahmet Adanç, İngilizce öğretmeni Yahya Ezici, beden eğitimi öğretmeni İbrahim Taş, öğrencilerle maç yapan öğretmenlerdendi. Diğerleri bir yana, yıllar boyu koridorda gördüklerinde korkup, kendilerine çekidüzen verdikleri, disiplini ile ünlü iyi bir edebiyat öğretmeni olan Ahmet Adanç ile maç yapmaları hiç kolay değildi. Ahmet Adanç, çok iyi bir masa tenisi oyuncusu idi. Oynarken de ciddiyetinden zerre kadar taviz vermezdi. Ahmet bu oyunu çok sevdi. Kendini masanın bir ucundan diğerine atarak, oflayıp puflayarak oynardı.

Mersin İdman Yurdu’nun tarihinde 1966-67 sezonunun çok önemli bir yeri var. Adı Çukurova İdman Yurdu iken, Mersin İdman Yurdu olmuştu. İkinci Lig’deki üçüncü sezonunda şampiyon olma hedefi ile Yönetim Kuruluna; Nevzat Emrealp, Mehmet Karamehmet, Halit Gazioğlu, Mahir Turhan, Mustafa Sözmen, Faruk Miskavi, Ünal Şıhman, Erol Tarhan, Sungur Baydur, Sezai Sak, Dr. Aydın Özlü gibi çoğu zengin önemli isimler seçilmişti. GS’nin yaşlanmış yıldızı Kadri Aytaç’ın transfer edilip takım kaptanlığına getirilmesi de büyük sükse yapmıştı. Kadrosunda zaten, sonradan Fenerbahçe’ye transfer olup Birinci Ligde gol kralı ve millî olan Osman Arpacıoğlu gibi, Ayhan Öz gibi iyi oyuncular da vardı. Sezon başında Fahrettin Cansever teknik direktördü. İkinci yarıda Türk futbolunun ordinaryüsü lakaplı büyük oyuncu Lefter Küçükandonyadis çalıştırdı takımı. Kulüpte yakalanan bu hava bütün kente yayıldı. Binalar ve yollar, destek mesajları içeren kırmızı lacivert bayraklar ile donatıldı. Nitekim o sezon İkinci Lig’de şampiyon olup Birinci Lig’e ilk kez çıktı. Maçlarında, Millet Bahçesi yapılmak üzere 2018 yılında yıkılan Tevfik Sırrı Gür Stadı’nın düşük kapasiteli tribünleri tümüyle dolardı. Özellikle sezon sonuna doğru şampiyonluk havasına girdikten sonraki maçlarına sabah saat 10’dan önce gidince ancak yer bulunabilirdi. Ahmet futboldan hiç anlamazdı ama eğlenceden geri kalmamak için arkadaşlarına takılırdı. Kuzeydeki kale arkası tribünlerinde, maç saati beklenirken de, maç oynanırken de, sürekli konuşur, futbola ve pek çok konuya dair çok değerli ve isabetli yorumlarını(!) ve komik esprilerini esirgemezdi.

MİY maçlarını izlemek, Orhan Uğuroğlu hocanın sosyoloji derslerinde de işe yarardı. Orhan Uğuroğlu, sosyoloji derslerini güncel olaylar üzerinden işleyebilen sevilen bir öğretmen idi. Gençliğinde futbol oynamış, öğretmenliğinde okul takımını çalıştırmıştı. MİY maçlarının ertesindeki sosyoloji derslerinde “Maça gidenler el kaldırsın.” der ve el kaldıranlara, o maçta gördüğü ilginç olayları sosyolojik açıdan irdelemesini ve sınıfın da bu irdelemeleri tartışmasını isterdi. Ahmet, haddini bilir, sınıftaki bu tartışmalara katılmazdı. Orhan hoca, asıl branşı olan coğrafya derslerinde de konuları sürekli ufuk açan örneklerle işlerdi. Öğretmenlerin çoğu yazılı ya da sözlü sınav gününü bildirmezken, Orhan Uğuroğlu kendi üslubunda ima ederdi. Sınav öncesindeki son dersten çıkarken kapıda durur, bir şey hatırlamışçasına başını hafifçe yana, öğrenci sıralarına doğru çevirerek, “On sekize girdik, haberiniz olsun!” der ve yoluna devam ederdi. Bu, bir dahaki derste yazılı sınav var, anlamına gelirdi. “Sınavlarımda kopya çekmek serbest, yakalananlarla Eylülde görüşürüz!” derdi. Yazılı sınavlarda en öndeki sıralardan birinin üstüne çıkar; kafasını ve gözlerini sürekli hareket ettirerek her yanı gözler; kopya çekmeye yelteneni gördüğünde, kafasını ters yöne çevirip, kolunu zanlı öğrenciye doğru uzatarak parmak şıklatması ile uyarırdı.

Lise müdür yardımcılarından beden eğitimi öğretmeni İbrahim Taş, bir dersin başlangıcında ilgili öğretmenden izin alarak bir elinde kâğıt diğer elinde kalemle sınıfa girdi, “Kim Yeşilay Kolu Başkanı olmak ister?”, diye sordu. Ahmet hemen el kaldırdı. Başka aday da çıkmayınca, Ahmet okulun Yeşilay Kolu Başkanı oldu. Birkaç hafta sonra da, İbrahim Taş yine bir elinde kâğıt bir elinde kalemle sınıfa girdi, Kol Başkanları arasından, onların oylarıyla, TSG Lisesi Öğrenci Başkanının seçileceği bilgisini Ahmet’e verdi. Öğleden sonraki buluşmada bir arkadaşının, espri niyetine ifade ettiği Ahmet’in Öğrenci Başkanı olması gerektiği görüşü, bir saat sonra ciddiye alınması gereken bir olasılığa dönüştü. Ahmet de önceleri, “Dalga geçmeyin!”, “Yok artık, daha neler!”, sözleriyle itirazlar ederken, sonra, “Olabilir mi dersiniz?”, noktasına gelmişti. Kaya’nın Kol Başkanları arasındaki etkili propaganda çalışması sonuç verdi; Keriz Ahmet, 1966-1967 öğretim yılında Mersin TSG Lisesi Öğrenci Başkanı seçildi. Kol Başkanlarının ve Öğrenci Başkanının hiç bir işlevi yokmuş, önemli değildi. Ahmet 5-6 ay sevindi ve şaka ile karışık da olsa arkadaşları arasında ve özellikle mahallesinde hava attı ya, ona yetti.

Lise son sınıf öğrencileri, öğretim yılı sonlarında, bütün derslerden lise bitirme sınavlarına tabi tutulurdu.1966-67 öğretim yılı bu uygulamanın yapıldığı son yıl oldu. Bir sonraki öğretim yılında, bitirme sınavları altı dersten yapılmaya başladı. Yıl içindeki başarı düzeyi ne olursa olsun, bu sınavlardan geçer not almadıkça lise bitirilemezdi. Bu sınavlara hazırlık ya da işlenemeyen dersleri telafi etmek amacıyla bazı öğretmenler öğleden sonraları ek dersler yapardı. Ek ders yapanlardan biri de İngilizce öğretmeni Yahya Ezici idi. Yahya Ezici, işini iyi yapmaya özen gösteren öğretmenlerdendi. Bir ek derste, sıcak havanın da etkisi ile olsa gerek, öğrencilerde konsantrasyonun düştüğünü fark edince birden durdu ve “Ahmet, bir türkü söyle de havayı dağıtalım!” dedi. Ahmet, arkadaşları ile birlikte şarkı-türkü söylerdi ama o dersteki 25 kişiden solosu zevkle dinlenebilecek ilk 10 kişi arasına giremezdi. Sanki bu komutu bekliyormuşçasına, ya da düğmesine basılmışçasına, öğretmenin sözü biter bitmez, ağzı kulaklarında, el çırparak söylemeye başladı: “Aya bak nice gideeer, ay dolanır gece gideeer…” Ahmet türküsünü bitirdiğinde, sınıftaki ağır hava gerçekten dağılmıştı.

Ahmet, ablasının yüzük takma töreni yapılacağında, İrfan’dan fotoğraf makinesini ödünç istedi. Kız ve oğlan taraflarında fotoğraf makinesi olan, fotoğraf çekebilecek kimse yokmuş. Aile çevresine hava da atmış olurmuş. İrfan, “olur” dedi, ancak flaşının olmadığını, akşam oda içinde fotoğrafların net çıkamayacağını da ekledi. Ahmet yine de denemek istedi. Yeni bir siyah-beyaz negatif film alındı, İrfan’ın analog makinesine takıldı, nasıl fotoğraf çekileceği Ahmet’e anlatıldı. Ertesi gün, liseyi bitirmesine haftalar kalmış olan Ahmet, olanları anlattı. Tavandan asılı 60 Watt ampulü 200 Watt olan ile değiştirmiş, her birkaç pozdan sonra makineyi açıp nasıl çıktığına bakmış, filmdeki kararmış görüntülerden bir şey anlayamamış, ama yine de bütün gece fotoğraf çekmeye devam etmiş. Filmlerin “yanmış” olduğunu, pozları kurtarma şansının olmayacağını öğrenince, ablasının mutlu anlarını geleceğe aktaramamış olmaktan çok, ailesi nezdinde küçük düşecek olmasına üzüldü; bu riski düşünüp uyarmadığı için de İrfan’a söylendi.

Ahmet, lise bitirme sınavları sonrasında iki dersten bütünlemeye kaldı. Kimi zaman Halkevi kompleksi içindeki kütüphanede sessiz ortamda, kimi zaman da İstasyon Çay Bahçesinde, Şükran Ay’ın sesinden dönemin hit şarkısı olan “Kahverengi gözlerin” şarkısını 20 dakikada bir dinleyerek bir arkadaşı ile birlikte çalışıp liseden mezun oldu. Üniversite giriş sınavları sonucunda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde okumaya hak kazandı.

İÜ Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi iken ilk evliliğini yaptı. Yurttan ayrılıp ev kiralamak zorunda kaldı. Babasından daha fazla para isteyemezdi. Bir işte çalışıp para kazanması gerekti. Ama öğrenciliğini sürdürürken yapabileceği uygun bir iş bulamıyordu. CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit’in bir yardımının olabileceğini öğrendi. Cüzdanında Ecevit’in adresiyle Ankara’ya geldi. Kaya’nın kılavuzluğunda Bahçelievler semtindeki adres bulundu. Ev, üç katlı mütevazı bir apartmanın yol seviyesinden aşağıdaki bir bahçe katı idi. Ahmet şaşırdı. 10 yıl kadar milletvekilliği, 4 yıl kadar bakanlık yapmış koskocaman CHP Genel Sekreteri gerçekten bu hayli mütevazı evde mi oturuyordu? Elindeki adrese ve apartman numarasına bir daha baktı. Aynı idi. İkna olmadı. Gitti, sokak numarasını da kontrol etti. İkna oldu. Kapı zilini heyecanla çaldı. Kapıyı açan Rahşan Hanım’a derdini anlattı. Rahşan Hanım içeri buyur etti. İnanılması zor ama Ahmet içerde bir buçuk saatten fazla kaldı. Rahşan Hanım çay ikram etmiş, Bülent Bey ile evlenmesi sürecinde ailelerin olumsuz tutumlarından söz etmiş. İstanbul’a döndükten birkaç gün sonra Ahmet, Fatih Halkevi’nde öğretmenlik yapmaya başladı. Bir süre sonra da öğrencilerinden biri ile ikinci evliliğini yaptı. Tıp fakültesini 14 yılda bitirdi.

Ahmet’in kendisinden başka kimseye bir zararı olmadı. Tersine, her koşulda çevresindekileri neşelendirip eğlendirdi. Ama profesör ünvanlı birinin kerizliği değilse de hatası, Ahmet’in genç yaşta hayattan kopmasına neden oldu. Bu uzun soluklu macerasının trajik öyküsü de şöyle: Ahmet tıp fakültesi öğrenciliği sırasında, bazı şikâyetleri için hocalarına sıkça göründü. Birisi epilepsi teşhisi koydu ve ona yönelik ilaç tedavisi önerdi. Ahmet bu tedaviyi sürdürürken, hastalığı ile ilgili erişebildiği yayınları da okudu. En önemli kaynağı, epilepsi teşhisi koyup tedavisini öneren hocasının yazdığı kitap idi. Bir süre sonra Ahmet teşhisten kuşkulanmaya başladı. Kitapta yazılanlarla kendindeki belirtiler örtüşmüyordu. Bir gün cesaretini topladı, bunu hocasına söyledi ve ummadığı bir cevap aldı: “Ulan oğlum, benim yazdığım kitabı okuyup bana bilgiçlik mi taslıyorsun!” Yıllar birbirini kovalıyor, şikâyetleri artıyor, farklı bir teşhis koyan olmadığı için aynı tedaviyi uyguluyordu. Sonunda, bilgisayarlı tomografi cihazı ile görüntüleme olanağı sayesinde doğru teşhis konabildiğinde, artık çok geç kalınmıştı. Beynindeki ur 10 cm kadar uzunlukta olmuştu. Ameliyatla alınsa bile fazla yaşama şansı olmayacağı gerekçesi ile hiçbir hekim ameliyat yapmaya yanaşmadı. İsviçre’de ameliyat olursa, yaşayabileceğini söyleyen oldu. O şansı denemek istedi. Sağlık Bakanlığından “yurt dışında ameliyat olmalı” kararını, boşanmış olduğu ikinci eşinin çabası ile çok zor da olsa çıkarabildi. İsviçre’de ameliyat oldu ama altı ay kadar yaşayabileceği de söylendi. Bu arada üçüncü evliliğini yapmıştı. Nitekim ameliyattan altı ay kadar sonra, tadını çıkaramadığı hayata, kırk yaşının arifesinde, Tarsus’un bir köyündeki sağlık ocağında hekimlik yaparken veda etti. O hocasına atfen, fıkrada Temel’in vasiyetini andırırcasına, mezar taşına “Epilepsi değil, dedim, dedim, dedim; inanmadınız. Ne oldu! Dr. Keriz Ahmet (1949-1988)”kitabesinin yazılmasını isteseydi, haklı olmaz mıydı?
(Mart 2021)

Maden mühendisi. Ankara’da yaşıyor. Mesleki örgütlerde etkin görevler üstlendi. Çeşitli konularda yayımlanmış yazıları var.

scroll to top