Yıl 1950. Aslanköy İlkokulunu bitirdim. Demokrat Parti iktidarda. Minareden her gün Türkçe dinlediÄŸimiz, “Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan baÅŸka yoktur tapacak” diye okunan ezanlar Arapçaya çevrilmiÅŸti. Köy çocuklarının nefes borusu sayılan Köy Enstitüleri’ne, yoksul çocuklar artık sınavla alınır olmuÅŸtu.
Aslanköy ilkokulunu bitiren 63 arkadaşımdan en az yarısı, “enstitü” sınavlarına katılabilmek için, Mersin’in yolunu tutmuÅŸlardı. Kimi yaya, kimi at, eÅŸek sırtında. O zamanlar köy yolları açılmış deÄŸildi. Motorlu araçlar gidip gelemezdi köylere.
Ben o sırada KüppeÅŸ Dağı’nda oÄŸlak çobanlığı yapıyordum. KüppeÅŸ Dağı, köyün beÅŸ kilometre batısında, BaÅŸpınar Mahallesi’nin karşısında ormanlık, yüksek bir yerdi. KardeÅŸlerimden Ejder geldi. “Babam, acele gelsin, yarın seni “enüstü” imtihanı için Mersin’e gönderecekmiÅŸ “dedi. Çobanlığı kardeÅŸime bırakarak akÅŸam üstü köye ulaÅŸtım. Babam, nüfus kağıdımla, kalemimi, silgimi bir zarf içinde elime tutuÅŸturdu. BeÅŸ lira da para verdi.
Ertesi sabah, sınıf arkadaşım Cafer’le yayan yapıldak çıktık yola. Cafer’in kara bir ÅŸalvarı vardı. Ben fistanlıydım. İkimiz de yalın ayaktık. O yıllar ailecek yok yoksulduk. Benimle kardeÅŸlerimin çoÄŸu yalınayaktılar. Ayak tabanımızda “taÅŸdöğen” dediÄŸimiz kan çıbanları çıkardı.
Köyümüzün karşısında, maÄŸarasıyla ünlü Åžaymana Dağı vardı. En az on beÅŸ kilometre çekerdi. O daÄŸa doÄŸru yürüdük. Öğlene yakın, Åžaymana’ya ulaÅŸtık. Dağın arkası, ak topraklı derin yarlarla kaplıydı. Ak topraklı yerlerden kaynayan pınarlar genellikle soÄŸuk olurdu. Tekne koyağı pınarında su içtik. Elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra devam ettik yolumuza. Haziran baÅŸlarıydı. Toroslar’da baharla yeÅŸilin kudurduÄŸu günlerdi. Her adımda irili ufaklı böcekler, çekirgeler, kuÅŸlar uçuÅŸuyordu. Göz alabildiÄŸine her yan çıldırmış gibiydi yeÅŸillikten. İki yanı seyrek çamlarla kaplı, yeÅŸili bol, derin bir koyağın tabanındaki keçi yolunu izleyerek Fındıkpınarı’na ulaÅŸtık. Gün ikindi olmuÅŸtu.
Fındıkpınarı, Mersinli zenginlerin yayla yeriydi. Suyu, yolu boldu. ElektriÄŸi vardı. Dik çatılı, kiremitli, ahÅŸap binaları şıktı. “Çenesizin Oteli” derler bir de oteli vardı.
Sabahtan beri yürüdüğümüz için tabanlarımız aÄŸrıyordu. Karnımız acıkmıştı. Kısa pantolonlu çocuÄŸun biri, bağıra çağıra susamlı simit satıyordu. “Kaça?” dedik. “Tanesi iki buçuk kuruÅŸ” dedi. Birer tane aldık. Yemeye baÅŸladık. O zamanlar ortası delik iki buçuk kuruÅŸluklar. vardı. Fındıkpınarı’nda yediÄŸim simit, hayatımda yediÄŸim ilk simitti.
Fındıkpınarı’nda babamın içki arkadaşı Halil amca vardı. Biz ona “Hallov Amca” derdik. Hallov Amca’yı sordum, dükkanı varmış, hemen yerini gösterdiler. Orta yaÅŸlı, ÅŸiÅŸmanca, kır saçlı, sevimli, cana yakın bir insandı. Hallov Amca’ya kendimi tanıttım. “Ben Aslanköy’den eski muhtar Tahir Åžahin’in oÄŸlu Osman. Bu da aynı köyden Cafer. Babam selam söyledi. Yarın Mersin’e imtihana gideceÄŸiz. Sizde kalacakmışız.” Dedim. Hallov amca, dükkandan çıkarak, eliyle yukarıdaki iki katlı, ahÅŸap evi gösterdi. “Gidin eve! Çocuklar var orada” dedi. Yukarıya doÄŸru yürüdük. Orada bizi Hallov Amcanın karısı ile oÄŸlu Emin karşıladı. Emin kısa pantolonlu, çoraplı, ayakkabılı, düzgün yüzlü, temiz bir çocuktu. Yalınayak ve fistanlı olmama karşın bana tepeden bakmadı. Meyve getirdi, yedik. KonuÅŸtuk. Karanlık çökünce, dışarıdaki aÄŸacın dibine yer yatağını serdiler. Cafer’le girdik yorganın altına, uyuduk.
Er sabahta kalktığımızda Emin de kalkmış, bizi bekliyordu. Önümüze düştü. Meydana götürdü bizi. Oradan kamyonlar kalkıyordu Mersin’e. Kamyonlardan birini durdurdu. Bindik. Kamyon hareket etti. Cafer’le benden baÅŸka kimse yoktu kamyonun içinde. Bizi götüren kamyon kireç kamyonuydu. Kireç götürür getirirmiÅŸ. Karoserin her yanı kireç bulaşığı, kireç artığı içindeydi. Kamyon hızlanınca bir kireç tozu kalktı, bir kireç tozu dumanı içinde kaldık ki, inanılmaz. Üstümüz başımız bembeyaz olmaya baÅŸlamıştı. Kamyon karoserinin tabanına, yüz kadar da yeni kesilmiÅŸ, yeni yüzülmüş, ala kanlı koyun-keçi postu sermiÅŸ yüklemiÅŸlerdi. Ayaklarımızı kireç tozu yakmasın diye postların üstüne bastık. YumuÅŸacıktı ya, bir süre sonra tabanlarımız, baldırlarımız, bacağımız kaşınıp yanmaya baÅŸladı. Bu kaşınma ve yanma Mersin’e kadar sürdü. Koyun-keçi postlarındaki keneler bacağımıza aÄŸmış; meÄŸer onlarmış, tenimizi ısıran, kaşındıran.
Bir buçuk saat sonra Mersin, Yoğurt Pazarında indik kamyondan. Üstümüz başımız kaşımız, saçımız değirmenden çıkmış gibi bembeyaz olmuştu, kireç tozundan.
Pek çok sınıf arkadaşımızla karşılaÅŸtık YoÄŸurt Pazarı’nda. İçlerinde akrabam, komÅŸumuz, Resul Aslanköylü de vardı. Kaşına kaşına aralarına karıştık arkadaÅŸların. Bazı arkadaÅŸların yanlarında babaları vardı. Bu da bize güven veriyordu. Bir veli, imtihana, İleri İlkokulu’nda gireceÄŸimizi söyledi. Önümüze düştü. İleri İlkokulu’na doÄŸru yürümeye baÅŸladık. Yollar asfalttı ve kaldırım taÅŸlarıyla kaplıydı. “Ne güzel, ne diken, ne çamur, ne de keskin sivri taÅŸlar… böyle yolda, yalınayak yürümenin gözünü seveyim” dedim içimden.
İleri İlkokulu’nun bahçesi kalabalıktı. Okaliptus aÄŸaçlarının gölgeleri öğrenci doluydu. Fistanlı, kara ÅŸalvarlı, yanık yüzlü, yıkıntı altından kurtarılmışlar gibi yarı ÅŸaÅŸkın, henüz bakmasını bilmeyen benim gibi yoksul köylü çocuklarıydı onlar da. Derken isimlerimiz okunmaya baÅŸlandı. Sıraya girdik. Benim girdiÄŸim sıranın başına bir öğretmen geçti. İkinci kattaki sınıflardın birine çıkardı bizi. Sıralara teker teker oturduk. KurÅŸun kalemimi, silgimi ve kimlik cüzdanımı çıkarıp önüme koydum. Soruları yazdırmaya baÅŸladılar. On kadar soruydu. Biri dışında hepsini yanıtladığımı sanıyorum. Yazım da oldukça okunaklı ve güzeldi. Öğle üstü sınav bitti. Yazılı kağıtlarımızı topladılar. Bizi dışarı çıkardılar. Sevinç içindeydim. Cafer’le bazı arkadaÅŸlarım gündüler. Sınavları iyi geçmemiÅŸti anlaşılan Resul Aslanköylü de sevinçliydi.
Bahçeye indik. Başımızdaki Veli: “Kamyon akÅŸam üstü YoÄŸurt Pazarı’nın oradan kalkacak. Herkes vaktinde hazır olsun!” dedi. Dağıldık.
Mersin sıcaktı. Hem susamış, hem acıkmıştık. Cafer’le, yine birer simit aldık yedik. Parkta bir hortumdan su akıyordu. Hortum suyuna aÄŸzımızı dayadık, kanasıya içtik. Yal gibi sıcak bir suydu. İster istemez Toroslar’ın kar kokulu, dondurucu suları aklımıza geldi.
Cafer’le üç yeri görmeye karar verdik. Biri denizdi, öbürü Mersinli Ahmet Pehlivan’ın kahvesiydi. O yıllar Mersinli Ahmet çok ünlüydü. 1948 Londra Olimpiyatlarında iki altın madalya almıştı. Bizim Toros köylerinde de karakucak güreÅŸi yaygındı. Bu yüzden Mersinli Ahmet Pehlivan adı dillerde efsaneleÅŸmiÅŸti. Görmek istediÄŸimiz üçüncü yer ise demiryoluydu. Demiryolu deyince aklımıza, her yanına demir döşenmiÅŸ yol geliyordu.
Denize doğru yürüdük. Bugünkü liman tesisleri, dalgakıranlar yoktu o zaman. Denizden doldurularak yapılmış Mersin Parkı da yoktu. Deniz, bugünkü sahil yolunun geçtiği yerden başlıyordu.
Deniz merak ettiÄŸimiz kadar varmış; ufukların altına kadar her yanı suydu. Büyüktü ve çok maviydi. Köpükleri de büyüktü ve apaktı. Dalgalı ve uÄŸultuluydu. Tuzumsu, tuhaf bir kokusu vardı. Köpükleri sahile vuruyor, hışırdıyor, kumların üstünde incecik, geniÅŸ bir dil gibi uzanıyor, sonra sönüyordu. Ayrıca deniz üstünde uçuÅŸan, o güne kadar hiç görmediÄŸimiz türden, gümüşümsü beyazlıkta kuÅŸlar vardı; martılar….
“Bu kadar büyük bir suyun tadı nasıl acaba?” diyerek, deniz kenarına yattım. AÄŸzımı dayadım deniz suyuna. Dayamamla, ayaÄŸa kalkıp tükürmem bir oldu. “Sidik gibi tuzluymuÅŸ” dedim kendi kendime.
Sora sora Mersinli Ahmet Pehlivan’ın Olimpiyat Kahvesine ulaÅŸtık sonra. Kahve deniz kenarındaydı. Çok geniÅŸ, çok büyüktü. Duvarları, altın madalyalı, mayolu güreşçi resimleriyle doluydu. Ne var ki, Mersinli Ahmet Pehlivan yoktu. Kahveden çıktık. Demiryolunu görmeye gittik sonra. Bir de ne görelim; bir çift raydan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸilmiÅŸ demiryolu meÄŸer.
Bu gezmelerimiz sırasında gördüğümüz her ev bize saray gibi gelmiÅŸti. Ne çok camlı ev, ne çok dükkan, maÄŸaza, ne çok insan vardı. Kısa etekli, saçları açıkta, sivri topuklu ayakkabılarla yürüyen şık hanımlar gördük. Sipsivri topukların üstünde nasıl durduklarını, düşmeden nasıl yürüdüklerini arkadaşım Cafer’le merak ettik. Bir de o güne kadar hiç görmediÄŸimiz türden aÄŸaçlar vardı; palmiyeler, muz aÄŸaçları, incirler, narlar, portakal ve limon aÄŸaçları, okaliptüsler, karabiber aÄŸaçları, kauçuk aÄŸaçları falan…
AkÅŸam olunca YoÄŸurt Pazarı’nda toplandık. Fırından anama kocaman bir somun ekmeÄŸi satın almış, bir gazeteye sarmıştım. Anamın aÄŸzında diÅŸleri eksikti, somun ekmeÄŸi yumuÅŸak olduÄŸundan anamın aÄŸzına iyi gelirdi.
Üstü branda beziyle kaplı bir kamyon geldi. DoluÅŸtuk içine. Kamyon hareket etti. Salkım saçak, ayakta birbirimize tutuna tutuna yolculuk baÅŸladı. Bir buçuk saat sonra Fındıkpınarı’nda aldık soluÄŸu. Karanlık çökmüş, süt gibi bir ay doÄŸmuÅŸtu. Bizim köylü bir sürü çocuk, yokuÅŸ yukarı, kuzeye doÄŸru yaya yürümeye baÅŸladık. ÇiriÅŸ ve baldıran otlarının kokuları sarmıştı ortalığı. Üç saatlik bir tırmanıştan sonra ak topraklı Åžaymana Dağı’na ulaÅŸtık Köyümüzün ışıkları göründü. Görünen elektrik ışığı deÄŸildi. Köyümüzde elektrik yoktu. Görünen, çoban ateÅŸleri ile ev önlerinde yanan tek tük ateÅŸlerdi.
Kösüre mahallesindeki bahçemize ulaÅŸtığımda, ay göğün ortasını bulmuÅŸtu. Sanırım gece yarısıydı. Babam, çardağın önünde, selvi söğüdünün altındaki yer yatağında uyuyordu. Anam da yanındaydı. Uyandırdım. “Baba ben geldim!” dedim. Uyanan babamın ilk sorusu:”İyi geçti mi?” oldu.”İyi geçti.” Dedim. Yalan söylediÄŸimi sanarak; “Sonuçlar açıklanınca anlarız iyi geçip geçmediÄŸini. İmtihanını kazanamazsan, ömrünün sonuna kadar sürünün başına çoban olarak dikerim seni” dedi. Ne diyebilirdim?
Anacığım, “HoÅŸ geldin, Sarı Osmanım!” dedi. Mersin’den beri elimde taşıdığım gazeteye sarılı somun ekmeÄŸini verdim anama. Çok memnun oldu.
Babam: “VerdiÄŸim beÅŸ lirayı ne yaptın? Yoksa tümünü harcadın mı? diye sordu. “Hayır, harcamadım” dedim. “GidiÅŸ dönüş iki yüz kuruÅŸ kamyon parası, beÅŸ kuruÅŸa da iki simit aldım yedim. BeÅŸ kuruÅŸ da ÅŸu anama verdiÄŸim somunun parası. Geri kalan iki yüz seksen beÅŸ kuruÅŸ cebimde” dedim. Sevindi babam. “Aferin, tutumlu çocukmuÅŸsun”, dedi. Aldı elimden iki yüz seksen beÅŸ kuruÅŸu.
Anam, “Yorgunsundur oÄŸlum. Yat uyu!” dedi. Gerçekten çok yorgundum. İki günde yetmiÅŸ kilometreye yakın yol yürümüştüm. Dizlerim aÄŸrıyor, tabanlarım Sızlıyordu. Üstümdeki fistanla birlikte, çardakta yatan kardeÅŸlerimin aralarına sokuldum. Yatar yatmaz uyudum. Sabah ezanında babam uyandırdı. “Kalk! Kuzyaka’daki oÄŸlak sürüsü seni bekliyor” dedi. Azık peÅŸtemalını belime sarıp kuÅŸandım. BeÅŸ kilometre batıdaki Kuzyaka’ya doÄŸru yürüdüm.
İki buçuk ay sonra, Eylül baÅŸlarıydı. Çobanlığını yaptığım oÄŸlaklar büyümüşler, sürüye katılmışlardı. Bana da sığır çobanlığı kalmıştı. Öğleye doÄŸru, büyük aÄŸabeyim Nezir Åžahin, atla geldi, sevinçliydi. Attan iner inmez, “Aferin Osman! İmtihanını kazanmışsın.. Seninle birlikte imtihana giren çocuklardan dokuz kiÅŸi daha kazanmış. Yalnız senin yaşın küçük gelmiÅŸ. Hazırlan! Seni köye götüreceÄŸim. Babam yaşını büyütüp, Enüsdüye kayıdını yaptırmak için yarın seni Mersin’e götürecek” dedi. Ne diyeceÄŸimi bilemedim.
Bir saat sonra aÄŸabeyimin terkisindeydim. Sığır çobanlığımı kardeÅŸlerimden biri devralmıştı. At sırtında döndük köye. Anam, bol küllü sıcak suyla yıkadı, çimdirdi beni. Yepyeni bir fistan giydirdi. AkÅŸam sofrasında babam ilk kez yanına oturttu beni. Bütün kardeÅŸlerime seslenerek: “Allah’ın izniyle ailemizden ilk defa bir devlet memuru çıkacak!” dedi. KardeÅŸlerimin bana bir tuhaf baktıklarını sezdim.
Ertesi sabah, babam terkisine aldı beni. Anam arkamdan hayır dualar etti. “Allah zihin açıklığı versin! Dersine iyi çalış! Okumanı iyi oku! Allah sana akıl bayiliÄŸi versin!” dedi.
GidiÅŸ o gidiÅŸ… Dicle Köy Enstitüsü’nde okuyacağım, Fırat boylarında köy öğretmenliÄŸi yapacağım, Gazi EÄŸitim Enstitüsü Beden EÄŸitimi bölümüne gireceÄŸim, ülkemizi derinden sarsan üniversite olaylarına katılacağım, 27 Mayıs Devrimi’ni göreceÄŸim, sonra Malatya Lisesi’ne atanarak, pek çok valinin, generalin, milletvekilinin, bakanın, gazeteci ve yazarın öğretmeni olacağım, bir yazar, öykücü ve senarist olacağım, ona yakın ödül kazanacağım, bir kitap eleÅŸtiri yazısı yüzünden 18 ay hapis yatacağım, 27 kitabın, otuza yakın senaryonun altına imza atacağım, İsveç’e, Bulgaristan’a, Almanya’ya, Hollanda’ya, Belçika’ya, Kıbrıs’a ve ABD’ye davet edileceÄŸim, sempozyumlarda bildiriler sunacağım, üniversitelerde konferanslar vereceÄŸim, yapıtlarım yedi yabancı dile çevrilecek, yayınlanacak… Bütün bunlar aklımın ucundan bile geçmezdi. Bunlar, 54 yıl önce Toroslar’da, adsız, kayıp bir çocukken Köy Enstitüsü’nde kendimi bulduÄŸum için, orada yeniden doÄŸduÄŸum için oldu. Aynı okulda okuduÄŸumuz arkadaşım, Resul Aslanköylü de Yargıtay 10. Ceza Dairesi baÅŸkanlığına kadar yükseldi ve emekli oldu.
DiyeceÄŸim ÅŸudur: Köy Enstitüleri’ni kapatanlar, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapmışlardır.- İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni 2005/134. Sayısından Alınmıştır.
TOROSLARDAKİ KAYIP ÇOCUK – Osman ÅžAHİN






