,

KÜÇÜK ASYA / KOLERA SALGINI/ KİLİKYA

Toros.jpg

AYDIN SEVİM’DEN SEÇKİLER

KÜÇÜK ASYA /
KOLERA SALGINI/ KİLİKYA
Mme. B. CHANTRE
III
Adana’ya Doğru Yolculuk – Türkiye’nin Güzel Yolları – Olaylı bir Gece – Adana – Dağılan Kervanımız – Mersin – Gümrük ve Can sıkıntısı – Gironde Gemisine Binişimiz.
SAYI IV , YENI SERI — Kitap 15.
N° 15. – 9 Nisan 1898.
Kolera salgını arasında geçirdiğimiz karanlık günlerin sona ermiş olmasına, hatta haksız yere Osmanlı topraklarını terk etmemiz istenmesine ve Padişahın emriyle geri dönmüş olmamıza; ve hatta Kilikya platolarında, bitkin bir halde acı ve ıstırap veren sıcağın altında kırk gün müşahede ve karantina altında tutulmamıza rağmen, Anti Toros dağlarında yapmış olduğumuz bu yolculuktan geriye hafızalarımızda çok güzel anılar kalmıştı. Muhteşem ve güzel o ıssız dar boğazlar ve geçitler ve henüz toprak üstüne çıkarılmamış antik yerleşimler bizi çok etkilemişti. Toplu olarak bir arada yaşayan yabani göçmen ve yarı göçmen kavimler, bu topraklarda yetişen bu fevkalade bitkiler ve el değmemiş bu bakir doğa ve topraklar, onları keşfetmek isteyen yolcuları, sanatçı veya bilim adamlarını, uzun bir süre kendisine cezp etmeye devam edecektir. Buradaki Cook seyahat acentesi bütün bunları göze alamazdı. Geniş banyolardan ve belli saatlerde yemek yemekten hoşlanan turistler birbirlerine böyle bir seyahat için randevu vermeye hazır değildirler. Mücadeleci bir ruha sahip birinin bütün bunları hesaba katarak bağımsız hareket edip yaşaması gerekmektedir…
Kervancılarımın dönüşünü izlerken hep bunları düşündüm.
177
Aylarca ortak bir yaşamı paylaştığımız bu insanlarla aramızda gizli bir bağ oluşmuştu, öyle ki, birlikte yaşadığımız geçmiş hatıraların izleriyle ve sevdalı derin düşüncelerle bizleri baş başa bırakarak gidiyorlardı, muhtemelen de bu izler – bir daha ki buluşmamıza kadar – kolay kolay da silinmeyecekti. “Hoşça kalın iyi dostlar, hoşça kal Hasan Baba, Bülbül, Mustafa, Mehmet ve diğerleri. ‘İnşallah’ tekrar görüşürüz” ; çünkü onlara tekrar geleceğime dair söz vermiştim. Kervan gözden kaybolana kadar bize sürekli “Tanrı sizi korusun” diyerek arkalarından sesleniyorlardı. Dönüş zamanı gelmişti ve daha fazla düşünecek bir şey yoktu.
Mersin’e hareket edecek olan trene biniyoruz. Yol yeterince iyi, vagonlar rahattı, şehrin etrafını çevreleyen özellikle pamuk ekili güzel verimli tarlaları görebiliyorduk. Adana’dan ayrıldıktan bir saat sonra, sol tarafımızda kalan Tarsus şehrini geride bırakıyoruz. Kilikya antik başkentindeki halen varolan antik kalıntıları, bahçelerin yeşilliğinden görebilmek hemen hemen imkansızdı. Sardanapal’ın yol kenarındaki antik mezarının sadece küçük briketli duvarını görebildik. İlerledikçe her taraftaki palmiye ağaçları daha da belirginleşiyordu. Bu bölgenin bizi etkileyen sadece görünüşü değildi. Demir bir köprüden Cydnus’u (Tarsus çayı) geçiyoruz. Nehrin bulanık suları en azından, Büyük İskender’in dikkatsizliği yüzünden neredeyse ölümle yüz yüze geldiğini doğrulamaktadır. Görünümü bana büyük bir mutluluk veren, yeşillikten boğulmuş ve mavi denizinde ıslak olan Mersin’e varıyoruz.
Mersin, belirli bir gelişme gösteren, fakat karışık insan topluluğu dışında, farklı ve büyük bir çekiciliği olmayan küçük bir limandır. Araplar, Nusayriler, Zenciler Türklerden fazladır. Turistin dikkatini çekecek hiç bir şey yoktur. Limanda yelkenciler, balık avlayan birkaç balıkçı teknesi ve gök mavisi sularında sallanan sandallar görülmektedir. Günden güne büyümekte olan bu şehir yeni ve hızlı bir gelişme içerisindedir ve Akdeniz’in önemli limanlarında yerini almaktadır.
Bizi götürecek olan yük gemisi henüz gelmemişti, deniz kenarındaki yeterince temiz ve iyi olan bir otele yerleşiyoruz. Şu an işleriyle meşgul olan ve dinlenmeye çekilmiş insanlarından dolayı, şehir bomboştu. Herkes yakıcı sıcaklardan kaçıp dağlarda bulunan yaylalara göç etmişti. Sadece Fransız Konsolosluğunun tercümanı ile gezimizi hızla sürdürüyoruz. Etkisiz görünümüne rağmen, beyaz ve yakıcı ışıklarla parlayan renkli sokaklarında bulunan bütün dinlere ait ibadethane ve kiliselerin sayısına ve ayrıca hemen hemen bütün ülkelere ait konsolosluklara bakarak, gelecekteki Mersin’in önemini görebiliyorduk.
178
Tercümanımız Bay Cubbé, Adana’da olduğu gibi çok iyi ve verimli bitkiler yetişen kendisine ait bir bahçeye bizi götürdü. Ekinler Nusayri bir bahçıvan ailesinin bakımına teslim edilmişti. Fellah adı da verilen bu Nusayri işçiler, bütün Adana bölgesinin tarım işlerini yaparlar. İyidirler, misafirperverdirler, çalışkandırlar, bazen dini alışkanlıklarından dolayı gizemlidirler. Çünkü Müslüman olarak nitelendirilmelerine rağmen onlara kardeş gibi davranılmaz, putperest gibi görülürler. Avrupalılara daha yakın ve samimi gelmektedirler.
Gezimiz esnasında zor da olsa çeşitli fotoğraflar çekiyoruz. En canlı sokaklar pazar yerleriydi, zira bu sokakların üzerleri, güneşten korunmaları ve halkın rahatça dolaşabilmesi için, geniş brandalarla örtülmüştür.
27 Temmuz – Sabahın erken saatlerinde “La Gironde” gemisi geldi. İri bagajımız yüklendi, açıkta demirlemiş olan ıslak gemiye götürmek üzere yanaşan tekneye binme sırası artık bizdeydi. Fakat gelen son haber canımızı sıkmış ve bizi bu ülkeyi terk etmeye mani olmuştu. Tam tekneye binmek üzereyken, gümrük memurları yanımıza geldi, valizlerimizi ve çantalarımızı tamamen boşaltarak tek tek bütün eşyalarımızı aradılar. Çarşaflar, elbiseler, sabunlar, şişeler elden ele dolaşıyordu. Memurlar çok kaba ve sertti, yanımızda bulunan bazı küçük antika parçalara ve paralara el koydular, ve bir kısmını bir süre sonra bize geri verdiler.
Anadolu’dan üzülerek ayrıldık. Mersin’den uzaklaştık ve gemiye doğru yaklaştık. Bir sürü kürekçi olmasına rağmen teknemiz sert dalgalarla boğuşuyordu ve o sırada yetkililerin samimice el sallamaları bizleri çok mutlu etti. Fransız gemisine çıkabildik. Kamaramız geniş ve elektrikle aydınlatılmıştı. Gemide az sayıda yolcu vardı. Gemideki yaşam çok sakindi. Hava çok sıcak ve bunaltıcıydı: Sisam (Samos) adasına doğru yol almaya başladık.

Biyografik Bilgi

scroll to top