1944-1945 yılları. İçel Valisi Tevfik Sırrı Gür; İçel il merkezi Mersin’e beÅŸ imza attı, mühür bastı. İlki, İstasyonun karşısındaki kesme taÅŸ yapı, mimarlık örneÄŸi olan Ticaret Lisesi… İkincisi Mersin Lisesi… Üçüncüsü stadyum… Dördüncüsü; giriÅŸ katında iri – saygın bir kapı, üst kata çıkan geniÅŸ bir merdiven, taÅŸ basamaklı, kırmızı halı yolluklu, giriÅŸ katında da iki salon yan yana olan Mersin Tüccar Kulübü… Ve beÅŸincisi de ünlü Halkevi…
Halkevi; Mersin’in orta yerinde, Akdeniz’in kıyısında… Ön yüzü Ankara Ulus’taki TBMM’nin ilk yapısının ön yüzünü anımsatır. Sanki o yapı. Yıl: 1920, 23 Nisan… Akkahve; Mersin Ticaret Odası’nın Halkevi’ne bakan köşesi. GiriÅŸ katı. Düzayak sayılır. Arka yönü Akdeniz kıyısı… Akkahve duvarı, kış-baharlarda lodosla kavgalı, lodos huysuz.
Akkahve’nin bitiÅŸik yanı bilardo salonu. Bilardo masası ve çeÅŸidi kaçtı bilmem doÄŸrusu. Kahvehane, salon oyunları, ÅŸehirli salon çocuklarınındı. Dama bizim, satranç onların… Resim, saz bizim; tiyatro, ud, makamlar, notalar onların… Dedim ya, sevinmek bizim, eÄŸlenmek onların. Şöyle de desem olur: Abdest bizden, namaz onlardan. Hani dedimdi, ÅŸiir bizim, edebiyat, roman, öykü, hikâye, tiyatro, orta oyunu, heykel, tartışma, köy enstitüleri, Feride Anne, Alaaddin Bey, çay, kahve, bordo kadife örtülü büyük kare masa ve iskemleler, dergiler, kitaplar, defter, kâğıt, kalem hepimizin. EÄŸriçayır Yörük yaylasının balı, yağı, kaymağı, altın sarılı yumurtası, menemeni hepimizin… Kaldırımlar da, Akkahve de.
“Bir orman gibi kardeşçesine” yeniden Akkahve bizim… Özdemir İnce kesin gelir. İçel Sanat Kulübü, Sanat Sokağı da kesin; Yeniden Akkahve’ci. Kesinlikle…
Ah o güzelim yılları “Akkahve”nin! Mersin Lisesi ÅŸair, yazar, konuÅŸmacı, sanatçı, edebiyatçı ve meraklı tutkulu öğretmenler karması… Akkahve’de masalar geniÅŸletilir birleÅŸtirilerek. Türkçe öğretmeni Cahit Öztelli’nin elinde, önünde “Varlık” dergileri; öğrenci, ÅŸair, şövalye Vedat Belli’nin elinde “Büyük DoÄŸu” dergisi, dilinde Necip Fazıl Kısakürek ve “Kaldırımlar”. Türkçe öğretmenimiz Gündüz YoldaÅŸ. Masada ayakta “Bingöl Çobanları” ÅŸiirini okuyor. Türkçe öğretmenimiz Ziya Arıkan. “ArkadaÅŸlar, bir çoban ağıdı Suna’sına, çıngırak sesleri arasında… “Okuma yok, yazma yok. Bilmeyiz eski, yeni. Kuzular bize söyler yılların geçtiÄŸini…
Ve der ki çoban; “Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.”
Sevgili arkadaÅŸlar, okuduÄŸum “Bingöl Çobanlarına” Feride Ana ile sevgili eÅŸi Alaaddin Bey’e armaÄŸanım olsun…Vedat, üniversiteden doktor olarak çıktı; hocası ünlü doktor Prof. Dr. Rasim Adasal.
Asistanı oldu Vedat. Vedat’la İstanbul’da aynı öğrenci yurdunda kaldık. Hukuk öğrencisi idi Yusuf, İstanbul Üniversitesindeydi. Yusuf biraz deliydi. Karikatür de çizerdi. Karikatür portreleri hayranlık uyandırırdı. Yirmi yılda avukat olabildi. Sultanahmet’te İstanbul Adliyesi’ne yakın parkta kocaman, yeÅŸil bir ÅŸemsiye açtı. Altına tahta bir masa, bir iskemle veya sandalye… Masa örtüsüz; “çıplak” tahta üstünde eski bir daktilo; yazı makinesi “Remington”. Birkaç cilt yasa kitabı ve dosyalar. Åžemsiyede teneke üzerine siyah bir yazı: “Avukat Yusuf”. Tam bir Salvador Dali…
Ahmet Nadir Caner, ortaokul, lise arkadaşım. “Deliksizler” ailesinden. Babası çiftçi, pamuk ekerler, Çukurovalı. Tarsus’a yakın köyleri. Ahmet Nadir, Mersin Lisesi öğrencisi, Akkahve ÅŸairlerinden. Deli Yusuf Akkahveli, ÅŸair Vedat Akkahveli. O da uçuk biraz. Yurtta odaları aynı… Somyaları yan yana. Yurt müdürü Nevzat Üstün de ÅŸair. Ahmet Nadir’in yakın arkadaşı Yozgatlı Abbas Sayar, hikâyeci… Genç kuÅŸak. “Yılkı Atı”nı o yıllarda yazmıştı. Yurtta bir de İstanbul Teknik Üniversitesi Tarsuslu Necmi. Yurda kaydını yaptırdık. Necmi Sirkeci’de, Asım Bey’in berber salonunda kalfa berber. Necmi’ye akÅŸamları okuma yazma öğretiyoruz. Alfabe çalışırken görmüş Necmi’yi Nevzat Müdür. Akkahve kültürü etkisi altında idare ediyor Necmi’yi…
Yurt yılları 1950’nin ilk yılları…
Akkahve içinde sanat; bitiÅŸik bilardo salonunda “Bilardo” masasında konuÅŸulur. Ama iki komÅŸu konuÅŸmazlar birbirleriyle. Oysaki bilardo sanatın bir baÅŸka dalıdır. Tüccar Kulübü seçkinlerin kulübüdür. Yılın bazı gecelerinde balo düzenlenir. Genç sanatçı Celal İnce, gecenin sanatçı konuÄŸu… O yılların Batı müziÄŸinin vazgeçilmezi Tango… Adanalı Celal, kadife sesi ile tango ÅŸarkılar söyler, pist coÅŸtukça coÅŸar. Kafalar dumanlı, “Papatya gibisin beyaz ve ince, ezi…” Figürler, figürler, ayak oyunları, savrulan etekler, parfümler, kıvrılan beller, kalçalar… “…İsmin dudaklarımı yakıyor neden?” TokuÅŸan göğüsler, yanan dudaklar…
Akkahve’de şövalye Vedat, doru atına atlamış, sürmüş dört kollu canavarın üstüne, çekti mızrağı, hücum… Canavarın kalbine. Vedat, soylu şövalye Kısakürek adına canavarın canına okuyacak.
Gündüz yoldaÅŸ, hücum altında… Dayanamamış, atmış yoldaşı, almış “Göktürk” soyadını. Cahit Öğretmen “Varlık” dergilerinin üstüne açıverdi KaracaoÄŸlan cönklerini. Gündüz hoca, “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak…” Soyadı aklına geldi sustu; konuÅŸmadı bir daha…
Ziya Arıkan öğretmenimiz, “Bingöl Çobanları”nı okudu ki okudu… Caddeden geçenler bile durup dinledi… Çıngırak sesini, çoban kavalını, Suna’nın gelin gidiÅŸini. Ve sildiler gözyaÅŸlarını. Tüccar Kulübü’nde balo…
İstanbul’da bir garip Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisiyim. Benim garipliÄŸim Orhan Veli’nin garipliÄŸine hiç benzemez. Cumartesi Pazar gelince Beyazıt’tan iniyorum, Fincancılar, MahmutpaÅŸa; Eminönü.. Sirkeci saÄŸda. Babıâli’den haberim yok henüz! Yeni Camii kıble yüzü abdest alma muslukları karşısı Mısır Çarşısı. Arada park, çay ocağı, çiçekçiler, kuşçular, fidancılar, hazır elbiseciler, müşteriler. Kafeste ak güvercin yem için ÅŸans manileri çeker gagasıyla önündeki küçük sepetten… AktavÅŸan da öyle… Kâğıdı çeker, marulu verilir! Sevinir. Kit, kit yer bıyıkları oynar, kulakları oynamaz.
Garip garip dolaşır askerler haftalık izninde Eminönü’nde. HemÅŸeriler buluÅŸur, el ele tutuÅŸur. Gariplik denilen ÅŸeyi ben yaÅŸarım bu vatani vazifelerini ifa eden asker çocukların neÅŸesinde… Ve bir de ÅŸu köşe başında ÅŸemsiyesinin altında dilekçe, mektup yazan adamın durumu, kılık kıyafeti kanıma dokunuyor. Gariplik ne ki… Aylarca oradan gelip geçtim. Oraya gelince durakladım. Kalabalık arasında geçerdim. İstemezdim kendisine baktığımı sezmesini.
İstanbul’da ikinci yılım. 1953 Anıtkabir kitabelerini, uzun kâğıtlara birebir yazıyorum. Akademinin uzun salonunda… Bütün yaz her gün ve Fındıklı’dan dönüşte Eminönü’nde tramvaydan inip Mısır Çarşısı ile Yeni Camii arasından geçip Emin Barın hocanın “Narlı Bahçe” sokaktaki atölyesine giderdim. Güz güneÅŸi, “AkÅŸamınan ikindi arası” ÅŸemsiye kapalı. Tahta masada Erika yazı makinesinin eskimiÅŸ yorgun tuÅŸlarına tak tuk basıyor parmaklarını. Parmakları nasırlı! Başında kalıbı bozuk, rengi soluk ÅŸapkası… Tel çerçeve kalın cam gözlük. Ceket pantolon eski, ama ütülü. Mavi gömlek, yakaları balinalı ve eÄŸik çizgili kırmızı, ince beyaz ve gri kravat… Ayakkabılar saÄŸlam. Tabanlı, boyalı, cilalı, tertemiz… Eminönü Yeni Camii Parkı’nda köşe başında “Garipler Arzuhalcisi” deÄŸil de bir edebiyat öğretmeni sanki.
Oturdum yanındaki tahta iskemleye… Erika’ya bir kâğıt taktı, silindirini çevirdi, kara boyalı ÅŸeridi ayarladı. Başını kaldırmadan kalın camlı gözlük üzerinden yüzüme bakarak sordu: “Atama dilekçesi mi?” dedi. Başımı salladım, evet der gibi. Dilekçemin sonuna geldik. Atamamın Mersin Lisesi Edebiyat öğretmenliÄŸine yapılmasını istediÄŸimi söyledim. Yazdı. İmza yerine geçecek adımı sordu. “Mersin Lisesi Eski Edebiyat Öğretmeni Süleyman…” deyince, gözlerimiz buÄŸulandı. “Etem” dedi, “Evet” dedim. “Akkahve’de Feride Ana bize kahve yapacak, sade, köpüklü.” diye ekledim. GerçekleÅŸmedi. Ertesi gün akÅŸamınan ikindinin arası yine geldim. Köşe başı ÅŸemsiye duruyordu. Sandalyelerle masa yoktu. Bir daha da hiç gelmemiÅŸ…
Gözleri mavi idi. Dedeleri Selanik’ten göçmendi. Süleyman Hoca, derste Nâzım’ı anlatarak ÅŸiirini okumuÅŸtu. Vay gomonist vay!..
Yeniden Akkahve…
YENİDEN AKKAHVE – Etem ÇALIÅžKAN






