Aksu Köy Enstitüsünün ilk öğrencileri Antalya köylerindendik. 1940 yılı yaz aylarında orada toplandığımızda, çeşitli ilçelerden altı kız, altmış erkek, bir yönümüzle değişik kültürlerden gelmiştik sanki. Örneğin Aksekililer pire gibiydiler. Sahil kasabaları Manavgat ve Alanyalıların ağır kanlı bir yanımız vardı belki ama biz Gazipaşa Bucağından olanlar farklıydık. Korkutelililer, Finikeliler daha başkaydı. Hepimizin ortak yanımız köylülüğümüz ve esmerliğimizdi belki.
Gerek bireyler olarak, gerek yöresel olarak ayrı yanlarımız en çok çeşitli kültürel etkinlikler içinde kendini gösterdi. Özellikle eğlence günlerinde herkes köyünün yöresinin marifetini ortaya döktüğünde, bu ayrı renklerin enstitü eğitim ortamına kattığı zenginlik, bizim duygu ve düşüncelerimizi etkiler, yörelerin kendine özgü güzelliklerinin ayrımına varırdık.
O sıcak günlerde bir yandan ağaçlar altında yaptığımız derslerle, tarım, teknik, dikiş-nakış ve inşaat işleriyle, bir yandan bisiklet, mandolin öğrenme çabasıyla ve günlük yaşamın önemli bir bölümünü kapsayan kültürel etkinlikler içinde birbirimizi yakından tanıyarak, günlerin ayların nasıl geçtiğini anlamadan ikinci sınıf olmuştuk. Her okulda yeni gelecek öğrenciler heyecanla beklenmezdi kuşkusuz. Ama biz böyleydik. Onlar için yemekhane, yatakhane binası vb. hazırlıklar yapmış, geldiklerinde onlara ablalık ağabeylik edeceğimizi bile konuşmuştuk. Heyecanımızın asıl nedeni Muğla ve Mersin yörelerinden de öğrenci alınacak olmasıydı. O yıllarda bu günkü gibi oradan oraya göçler ve öğrenci akışı yoktu çünkü.
Öğretmenler, arkadaşlar bize takılıyorlar, Mersinli ve Muğlalı kızlar geldiğinde Antalyalı kızların pabucumuzun dama atılacağını söylüyorlardı. Ama ne yazık ki bu iki ilden gelenler arasında kız öğrenci yoktu o yıl. Bunun bir nedeni ilkokulu bitirmiş köylü kızların olmayışı, olsa bile o günün koşullarında, kızları uzak yerlere göndermenin güçlüğüydü. 170 kadar olan yeni öğrencilerin bir bölümü Mersinli, bir bölümü Muğlalı, 10’u kız çoğunluk Antalyalıydı.
Bu üç ilin ayrı ilçe köylerinden gelen öğrenci kalabalığı enstitüyü iyice zenginleştirmişti. İlk geldiğimizde kendimiz de sezip gördüğümüz ayrı renkler başka ilden gelenlerde fazlasıyla vardı. Onların da nice becerileri kültürel alışkanlıkları güzeldi. Bunları eğlence günlerinde ya da başka etkinlikler içinde sergilediklerinde kimilerine hayran kalırdık.
Muğlalılar, daha ilk günden resimlerdeki zeybekler gibi havalanıyorlardı ortalıkta. Ünlü zeybekleriyle, Çökertme havasıyla yörelerini eğitim ortamına taşıyarak, bildiklerini bizlere de öğreterek enstitü kültürüne yeni bir boyut katmışlardı.
Mersinliler ise o güne kadar hiç duyulmayan türkülü oyunlarıyla beklenmeyen bir sıçrama yaparak, günümüzün deyişiyle “marka” olmuşlardı Enstitüde. Bu sıra dışı etkinlik çok sonraki yıllarda ünlenen, ulusal ve uluslararası gösterilerde büyük sempati toplayan “Silifke’nin Yoğurdu” türkülü oyunuydu. Mersinli öğrencilerin sunduğu bu oyundan sonra, bizim Aksekililerin benzeri “Estirir” türkülü oyunu tekdüze kalmıştı neredeyse. Herkes bu yeni oyunu oynamak söylemek istiyor ama kimse Mersinliler kadar kıvraklaşamıyordu:
Silifke’nin yoğurdu
Kız seni kimler doğurdu
Seni doğuran ana
Bal ile mi yoğurdu.
Ellerindeki ala kaşıkları şaklatarak, halka olup hızla dönerek, keklik gibi sekerek oynuyor ve söylüyorlardı. Mandolinler, akordeon ve davul o hızı çalmaya yetişemiyordu sanki. Herkes ne kadar istese de Mersinlilerin yakaladığı estetik düzeye ulaşmak kolay değildi. Bu sanatsal beceriler, yıllar boyu ince ince dokunan yöresel birikimin yarattığı bir güzellikti belki. Ama onların gelişmiş becerilerine sevgiyle hayranlıkla katılanlar sanatsal etkinliğin duygularda ve beden kültüründe yarattığı mutluluğu yaşarlardı.
Günümüzde hayali bile kurulamayan böylesine ayrıcalıklı bir eğitim ortamında geçiyordu yaşamımız. Her birimizin yörelerden getirdiği bu değerleri hep birlikte öğrenmek için çaba harcıyorduk. Bir yandan evrensel müzik ve edebiyat yapıtlarıyla besleniyorduk.
Her sabah oynanan halk oyunlarıyla, eğlence günleriyle gittikçe güzelleşen bu etkinlikler, oradaki eğitimin olmazsa olmazıydı. Köy Enstitüleri programında, Tonguç’un mektuplarında, çevrenin kültür değerlerinin eğitimde kullanılarak güzelleşmesi, öteki yörelerin değerlerinin de her enstitüye taşınması isteniyordu. Eğitim ortamında evrenselle emişerek güçlenen bu ulusal değerler, Enstitülü öğretmenler yoluyla okullara ve halka geri gidiyordu.
Sonradan şenliklerde ünlenen “Silifke’nin Yoğurdu” etkinliği de kendiliğinden ortaya çıkıvermiş değil, belki Mersinli öğretmenlerin okullarda kullanması sonucu başka yerlere ulaşmıştı.
Mersinli ilk öğrencilerden Taşuculu Ali Taşçı ve Ali Uysal’ı iyi anımsıyorum. Bir de Nafiz Uslu vardı. Nafiz belki bizim gibi Yörük yaylasına göçen bir ailedendi de öylesine kanlı canlıydı.
Adını unutup, sınıf arkadaşı Naciye Makal’dan öğrendiğim bir de Vahap vardı Mersinlilerden. Vahap, unutulası biri değildi ama yaşlılık işte. Oysa bana abla der, ben de ona kardeşimmiş gibi davranırdım. Enstitünün verdiği giysileri kendine yakıştırarak temiz pak giyinir, onarım için dikiş atölyesine getirdiğinde küçük kızlar onun montunu onarmak için yarışırlardı. Arkadaşlarca, yönetici ve öğretmenlerce böylesine sevilen biriydi. Onu boz renkli yazlık enstitü giysileri içinde ince uzun boyu, gülümseyen esmer yüzüyle, o işten o işe koşan gencecik bir Mersinli öğrenci olarak anımsıyorum şimdi bile. Öylesine çalışkan ve disiplinliydi.
1945 yazında, lise ve yüksek okullardan İnönü planör Kampına seçilen az sayıdaki öğrencilerden biriydi Vahap. Ancak onu bir uçuş kazasında yitirdik ne yazık. Bu olay çok acı ve hüzün verici ayrı bir öyküdür. Aksu yaşamında sadece Aksu değil, tüm enstitülüler acı çekerek kalbine gömdü o çalışkan Mersinli arkadaşı. (Mart 2005-Ist.) İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni 2005/134. sayısından Alınmıştır.
KÖY ENSTİTÜSÜNDE MERSİNLİLER – Pakize TÜRKOĞLU






