ULUSLARARASI MERSİN MÜZİK FESTİVALİ – Rezan ELBEYLİ

sahne.jpg

…Çok uzun yıllar oturduğum Mersin’de uluslararası bir müzik festivalinin ilkinin gerçekleştirileceğini duymak beni ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. Sanırım iki yıl kadar önce bir televizyon kanalında şehrimizin önde gelen şahsiyetleri Mersin’in bir turizm kenti mi yoksa bir ticaret merkezimi olması gerektiğini tartışmışlardı. Ben de bütün program süresince birilerinin çıkıp ta Üniversitesi, konservatuvarı, Türkiye’nin dördüncü opera ve balesi, tarihi altyapısı, en önemlisi de sanata gönül vermiş sivil toplum örgütleri olan bir kent her şeyden önce bir kültür kentidir demelerini boşu boşuna beklemiştim… Şimdi bu yönde bir adım atıldığını görmekten gurur duydum. Emeği geçen tüm kuruluş. dernek ve kişilere başarılar diliyorum.
Malum, bizler elini taşın altına koymadan eleştiri yapmayı pek seven bir milletizdir. Belki ileride bazıları festival programını beğenmeyecek, bazılarıysa organizasyona kusur bulacak. Ama inanın ki bu altyapıyı oluşturmak pek kolay olmadı. Hatırlar mısınız, İçel Sanat Kulübünün ilk kurulduğu yıllarda ana binanın nasıl restore edileceği kara kara düşünülürken Semihi Vural’ın başkanlık ettiği bir toplantıda Suna Kan resitali önerdiğimde bu fikrin gerçekleşmesi önceleri ne kadar da zor gözükmüştü. Çünkü o zamanlar Mersin de ne bir konser salonu ne de bir konser piyanosu vardı. PTT tesislerinin salonuna o zamanki meşhur emektar piyanoyu Mehmet Ali Meriç bir şekilde taşımayı başarmış, Çukurova Sanayi İşletmeleri’nde konserin finansmanını üstlenmişti. Hatırladığım kadarıyla en büyük sorunumuz Suna Hanım’a eşlik eden rahmetli Gülay Uğurata’yı o piyano da çalmaya ikna edebilmekti. Çünkü o zamanlar öğrenci olan şef Murat Kodallı o piyanoya Gülay Hanım’ın itiraz edebileceğini söylemişti. Menajerleri Panayot Abacı’ya durumu açtığımda bana sanatçılar Mersin’e gelene kadar hiçbir şey söylemememi tavsiye etti. Biletler çok kısa sürede bitince ikinci geceye de bir konser koymuştuk. Sanırım Adana havaalanından yola çıkınca önce piyanonun durumunu anlattım, sonra da defalarca aklımdan geçirip adeta ezberlediğim konuşmamı yaptım. “Sizler devlet sanatçısısınız, sizleri böylesine dinlemek isteyen bu kadar sanatseveri yüz üstü bırakamazsınız”. Her şey halloldu derken ilk gece salon görevlisi konserden önce dalgınlıkla piyanoyu kilitleyip şehre gitti, ikinci gece de sağanak yağmur sonucu salonu sel bastı. Ama her şey çok güzeldi. Konser geliri ile İçel Sanat Kulübü binası tamir edildi.
Kısa bir süre sonra İrfan Solmazer ve Hanri Atat -ki her ikisi de Mersinde pek çok etkinliği her zaman desteklemiş, başlamasına öncülük etmiş kişilerdir- dönemin Mersin Valileri Teoman Ünüsan ve Özdemir Hanoğlu ile Kudret Ünal, Semihi Vural Beylerin önderliğinde Mersin Kültür Merkezi Derneği kuruldu. Beni de aralarına alma nezaketini gösterdiler. Bu dernek, harap durumdaki Kültür Merkezi Binasının restorasyonu için Kültür Bakanlığına başvurdu, olağanüstü çabaları ve dönem müsteşarı Erol Gömürgen inde fevkalade desteğiyle Mersinliler Kültür merkezine kavuştu. Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in onayıyla Devlet Opera ve Balesi’nin Mersin ‘de, Devlet Senfoni Orkestrası’nın da Adana’da açılmasına karar verildi. Her zaman bu bölüşümün Mersin için daha kârlı olduğunu düşünmüşümdür. Gerçekten de Mersin Opera ve Balesi günden güne gelişerek opera-bale temsilleri, resitaller, orkestra konserleri ile Mersin’in kültürel hayatına büyük bir canlılık getirdi. Küçükler için açtığı kurslarla da altyapının gelişimine katkıda bulundu. Salonun ses ve ışık düzenini Mersin halkı bağışlarıyla satın aldı. Bu müzik dostlarının adları koltukların arkasına yazıldı. Hepimiz cansiperane koltuk sattık. Bu müzik sistemi daha sonra bir kaza (!) sonucu kullanılamaz hale geldi. Bu işi de ses düzeninin eskisi gibi olmadığını terk ettiğimizde öğrendik. Nihayet açılış gecesi geldi. Bizler çok gayret göstermemize rağmen bağış yapan dostlarımız başka davetlilerden dolayı o gece o salonda olamadılar. Biz de güç bela en arkalarda bir yer bulduk, hep beraber Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile belediye başkanımız Kaya Mutlu nun birbirlerine dayı yeğen plaket verişlerini izledik.
Hatırladığım kadarıyla Dernek olarak ilk konserimiz 1994 Ekim ayında Konservatuvar Derneği ile ortak düzenlediğimiz Mersin Opera Bale Orkestrası eşliğinde Gülsin Onay konseri idi. O sıralarda piyanonun bir bacağı kırılmıştı, çünkü Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde duruyor, konserler için Kültür Merkezine taşınıyordu. Gülsin Onay olağanüstü mütevazi kişiliğiyle o piyanoda çalmayı kabul etti. Selma Yağcı’da kırık bacağın önüne bir çiçek saksısı koydu, kötü bir piyano idi ama harika bir salonumuz ve sahnede harika bir solist vardı, ne mutlu bize..
Bir süre sonra Kültür Merkezi Derneğinin aynı anda hem binanın ihtiyaçlarına hem de Opera ve Baleye destek olmasının biraz zor olması gerçeğiyle Hanri Atat Bey’in başkanlığında Mersin Filarmoni Derneği’ni kurduk. Amaç çeşitli konser ve resitaller düzenleyerek -şayet para kazanabilirsek- Mersin Devlet Operası’nın bütçede yer almayan gereksinimlerine destek verebilmekti. Bu çok güzel şeylerin yapıldığına inandığım bir dönemdi. Bir müddet sonra derneğin başkanlığını ben devraldım. Filarmoni üyeleri sevgili Gülay Özçürümez, Tülay Bardakçıoğlu, Lale Dağlı, Zehra Solmazer, Paola Ok, Servet Yüksel, Gabi Makzume ile birlikte çok güzel işler yaptık. Ayrıca yönetimde olmayıp her zaman destek veren üyelerimize de burada teşekkür ediyorum.
İmkansızlıklar içinde kıvranırken imdadımıza sevgili dost Ersin Nazlıaka Ankara’dan yetişti. Ünlü kemancı Pikayzen’in kızı Tatyana Pikayzen’i Mersin’e yine o eski piyanoda resital vermeye davet ettik. Hatırlayabildiğim kadarıyla repertuarın ilk bölümü Bach’tan eserlerdi. Birdenbire nasıl olduğumu anlayamadığım bir şekilde iki televizyon kameramanı sahnede bitiverdi ve solistin burnunun dibine girip ne seyircinin görmesine nede solistin çalmasına imkan verecek şekilde çekime başladılar. Dakikalar geçti. Yerimden kalkıp inmeleri için el sallamaya başladım, nafile… Sonunda dayanamayıp koşar adım sahneye çıkıp her ikisini de kollarında çekip aşağıya indirdim. Kameramanlardan işittiğim küfürleri duymak bile istemediğinize eminim…
Mersin’de hem bilet satmak hem de satabileceğimiz fiyata nitelikli bir konser sözleşmesi yapmamız çok zordu. Ben de bazı kültür derneklerine mektuplar yazdım. O sıralarda British Counsil etkinlikleri İçel Sanat Kulübü yararına Mersin’e geliyordu, Filarmoni Derneği’ne de Alman Kültür Merkezi’nden cevap geldi. Konaklama ve yol giderleri bize ait olmak üzere bir caz konseri teklif ettiler. Biz de üstüne atladık tabii… Paramız olmadığı için Altay Bayram’ın dosya kağıdına hazırladığı afişi fotokopi ile çoğalttık. Bayağı da bilet satıldı. Bu arada Ankara’dan konserde gerekli ses düzeni ile ilgili uzun bir liste geldi. Elde liste kapı kapı dolaşıp sonunda bu işi yapabilecek tek kişi olduğu söylenen şahısla anlaştık. Üç kişilik grup, Türk görevli Sibel Hanım ve Goethe Institute Direktörü Bayan Marion Haasse Mersin’e geldiler. Ancak ses düzeni konusundaki cehaletimiz başımıza çok iş açtı. Konsere üç saat kala cazcılar düzeni görünce çalmaktan vazgeçtiler. Gülay’la ben fenalaşmışken diğer iki yetkili tansiyonla indirmek için çıktıkları yürüyüşte şans eseri uygun bazı aletler buldular ve her şey tatlıya bağlandı. Ama emprovizasyon caz müziği izleyicilerin çoğuna hitap etmedi ve salonun yarısı boşaldı. Konser arasında bir dostumun eşi “Bir daha bizi böyle saçmalıklara getirme diyerek biletleri avucuma tıkıp gitti. Yine de biz kalanlar hoş vakit geçirdik. Bayan Haasse daha sonra sık sık Mersin’e geldi, hatta Sanat Kulübü ile ortak bir sergi düzenlediler.
Sanırım Ocak sonuydu, bir sabah saat sekiz civarında yürüyüşe çıkarken telefon çaldı “Hanımefendi ben Hikmet Şimşek” diyen bir ses. Gayet ters bir şekilde “Hangi Şimşek beyefendi?” dedim, bir saniye sonra da jeton düştü tabii. Nasıl mahcup oldum anlatmam mümkün değil. Bana Ankara konservatuvar orkestrası olarak Mersin de bir konser vermek istediklerini, Erol Gömürgen Beyin de bizi önerdiğini için kararlaştırdık. Hemen Mersin söyledikten sonra konseri bir hafta sonrası konservatuvarını aradık ve Müdiresi Meltem Kula ile organizasyonu yaptık. Üniversite Rektörlüğü devreye girdi. Bilet fiyatlarını da çok ucuz tutunca tam bir izdiham yaşandı. Konser gecesi pek çok insan dışarıda kaldı. Konserin sonunda bir piyano konçerto vardı, fakat o bölümde piyano sahneye gelmedi. Bizler ne olduğunu anlamaya çalışırken Hikmet Şimşek Beyefendi sahneye geldi. Hepimize “Salonunuz çok güzel ama bu piyano size yakışmıyor.” Vali Gökhan Aydıner’in gözüne parmağını uzatarak “Sayın Valim size emrediyorum, bu şehre bir piyano kazandıracaksınız” dedi. Konser sonunda Mersin Kültür Merkezi Derneği kapı çıkışında bağış masaları kurmuş, ilk yardımlar toplanmaya başlamıştı bile… Kendisini rahmetle anıyorum. Kültür Merkezi Derneği kısa sürede sonuca ulaştı ve Hanri Beyin uzun araştırmaları sonucunda Yamaha tam kuyruk bir piyanomuz oldu. Hatta piyano bedeli tam denkleşmediği için Gülsin Onay iki resital verdi, biz de bu güzel sanatçıyı tekrar dinleme şansına eriştik.
Bu dönemlerde Fazıl Say art arda üstün başarılara imza atmaya başlamıştı. Kendisini Mersin’de dinlemenin bir yolunu bulmalıydık. Tabii yine Ersin Ankara’dan yetişti ve biz Fazıl Say’ı Mersin’e davet ettik. İnanmayacaksınız ama o dönemde Fazıl Say çok meşhur olmasına ve biletleri başka kentlerde bir iki günde tükenmesine rağmen bilet satışında çok zorlandık. Bir gün sevgili Lale tüm biletlerle geri geldi. Rotary Kulüpte kimse bu ismi duymadığı için bilet almamıştı. Hatta sanatçıyı Mersin’e ilk geldiği gece Kültür Merkezi şeref salonunda yapılan ODTÜ yemeğine götürdüğümüzde yer ayırttığımız masaya bir kişi fazla olduğumuz için bizi oturtmadılar. Biz de Paola ve rahmetli eşi Tevfik Ok’la salonun en arkasında bir masayı paylaştık. Piyanoya henüz bir konser taburesi alınmadığı için özellikle Gülay’ın ısrarı ile İstanbul’dan alelacele bir tabure getirttik. Oysa Fazıl Say pek taburede çalmazmış. Sonunda müthiş bir resital oldu, Vali Şenol Engin gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Konser sonunda insanlar kapının önünde uzun bir imza kuyruğuna girdiler ve biz dernek üyeleri Fazıl Say ile hep keyifle hatırladığımız harika bir öğle yemeği yedik. Ayrıca sanatçı Mersin konservatuarında da kısa bir workshop yaptı. Yaptığımız işten çok keyif almıştık. Daha sonra Fazıl Say bizleri kırmayıp Mersin’e bir resital için daha geldi, Üstelik de bir hayli hastayken…
Bir sonraki konsere İdil Biret’i davet etmeye karar verdik. Eşini Brüksel’den aradım. Kendimizi tanıttım. Eşi bu tür organizasyonları nasıl yürütebildiğimizi sordu, ama zaten böyle işlere giriştiğimize göre minimum 10.000 dolar (!) bütçemiz olmalıydı. Tabii ki doğruladım (hayatımda söylemek zorunda kaldığım bir iki yalandan biridir). Erol Makzume etkinliğimize destek verdi. Yine de bilet fiyatlarını yüksek tutmak zorunda kalmıştık. Korkarak bir ay önceden satışa çıkardık. Hepsi birkaç günde tükendi. İnsanlar yerlere oturdu. Ve biz yine çok keyif aldık, hem yaptığımız işten hem de İdil Hanım’la tanışmaktan, onun gibi dolu bir insanla sohbet etmekten…
Bizler her zaman Opera orkestrası konserlerine destek olmaya çalıştık, gücümüz yettiğince enstrüman aldık, bütçede olmayan çiçek, lutiye, uçak bileti masraflarına destek verdik. Kurum Müdüriyeti, özellikle Müdür Erdoğan Şanal ile daima karşılıklı anlayış ve saygı içinde çalıştık. Ama bu gayretlerimizi orkestra üyelerine anlatmakta pek başarılı olamadık, bazıları tarafından yanlış değerlendirildik. Kendilerinin sırtından Fazıl Say’ i beslemekle bile suçlandık. Hatta konser gelirleri ve şahsi katkılarımızla orkestra sehpalarını yenilediğimizde bile kıymete geçmedi. Tüm bu kepazeliğe katlanmamız müziğe olan sevgimiz ve yaşadığımız kentin kültürüne yaptığımız katkıya olan inancımızdandı.
Refahyol Hükümeti zamanında bir anda her şey grileşti. Kültür Merkezi salonu tesettürlü toplantılara, ezan okuma yarışmalarına açıldı, fuayede dini kitaplar satılmaya başlandı. Yılbaşı gecesi öncesi yerel bir televizyon kanalında sevgili Gülay’la birlikte Opera sahnesinden naklen yapılan bir yayına tanık olduk. Ağzına kadar dolu bir salonda takkeli, sarıklı kafalar ellerindeki maytapları sallayarak tüm sanatçıları, özellikle dansçıları, sanata destek verenleri, bizler gibi gönüllüleri, hatta kadın avukatları bile “Allah adına” cezalandırmaya and içtiler. Ertesi gün ortalığı ayağa kaldırdık. Hemen hemen tüm sivil toplum örgütleri bu toplantıyı protesto ettiler. Akabinde Ankara’ya Bilkent Senfoni Orkestrası’nın bir konserini izlemeye gitmiştim. Bilkent Müzik Fakültesi Dekanı Prof. Ersin Onay Beyefendiden randevu aldım. Ankara da işlerinin kolay olduğunu, Anadolu’daki sanat faaliyetlerine de destek vermek zorunda olduklarını, Kültür Merkezinin irticai faaliyetlere açıldığını, bizim kaşe ödeme gücümüz olmadığını, yine de gerekirse tüm masrafları karşılama yollarını bulmaya çalışacağımızı anlattım. Ersin Bey bizleri kırmadı. Şef Vitali Katayev yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası’nı Suna Kan ve Ayşegül Sarıca’ya eşlik etmek üzere Mersin’e yolladı. Hilton Oteli inanılmaz indirimli bir fiyat verince 100 civarındaki misafirimizin konaklama sorunu halledildi. Arbel, Aral, Şaşati firmaları yemeklere Mersin Vif Otobüsleri ulaşıma destek verince mali sorunları hallettik. Tabii Mersin Opera ve Bale Müdüriyeti yine her zamanki gibi lojistik desteği sağladı. İlk geldikleri gece benim evlilik yıldönümümdü. Eşim evde, bense ayak parmağımı kırdığım için elimde baston ayağım sandalye üzerinde, orkestra müdürü ve Gülay’la baş başa Suna ve Ayşegül hanımların uçağını bekleyerek evlilik kutlamamı yaptım. Çocuklarım “Anne, babama bunu nasıl yaparsın?” diyerek bana kızdılar… Bilkent Orkestrası çok profesyoneldi. Bizde onlardan aşağı kalmadık. Çok başarılı bir organizasyon gerçekleştirdik. Mersinli izleyicilerin çoğu Ayşegül Sarıca’nın adını duymadıklarını söyleyerek Suna Kan’ın solist olduğu ilk geceye bilet aldılar. Oysa bu işin duayenlerinden olan Ayşegül hanım gelenleri öylesine büyüledi ki alkışlar durmak bilmedi, defalarca bis yaptı. Çok sonraları dolaylı olarak Ankara’dan hakkımızdaki methiyeleri duyduk, çok keyiflendik. Bu arada hoş bir anımı ileteyim. Prova sırasında genç bir turistle tanıştım. O gün Mersin’e uğrayan yolcu gemisinde gündüz bulaşık yıkayıp gece piyano çalan bu genç Paris konservatuarında Katayevin öğrencisiymiş. Şehirde dolaşırken afişleri görüp soluğu Operada almış. Bizde kendisini konsere davet ettik.
Bilkent Orkestrasından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’n agirladik. Murat Göksu’nun Öylesine Bir Senfoni” adlı düzenlemesi sahnelenecekti. Şef Rengim Gökmen’di. Biletler harika satıldı. CSO daha önce Mersin Belediyesinin düzenlediği Jose Carreras konseri için Mersin’e gelmişti. Repertuar hep popüler eserleri içeriyordu ve o yıl Ankara’da bir hayli tutulmuştu. Hiçbir sorun yok gibi gözüküyordu. Konsere kadar… Maalesef Murat Göksu’nun orkestranın icrasından daha çok konuşacağını, hatta operanın nasıl izlenmesi gerektiğini öğreteceğini düşünememiştik. Bazı izleyiciler çok sinirlendi. Ama kimse ne böyle bir programla Mersin’e gelen şef Rengim Gökmen’e, ne de sürekli şehrimizde eser sahneleyen rejisör Murat Göksu’ya kabahat buldu. Kabak bizim başımıza patladı, yapılan teklifi kabul eden biz Filarmoni Derneği’ni yerden yere vurdular. Neyse, bu şekilde kimsenin altına giremediği işleri yüklendiğimiz için kapıldıkları kompleksi biraz üzerlerinden atmış oldular. Halimizden anlayan kişilerden biri de şu anda Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve hiçbir etkinliğimizi kaçırmayan Aytaç Yalman Paşa idi. Çok bilinçli bir klasik müzik izleyicisi olan Orgeneral Yalman bildiğim kadarıyla Adana’daki tüm senfonik konserleri de izlerdi. Her konserde kendisine eşlik eden emir subayının klasik müzik sevip sevmediğini hep düşünmüşümdür. Sevmiyorsa konserler onun için bir işkence olmalıydı…
Dünyanın sayılı viyolonsel sanatçılarından olan Alexander Rudin Adana Senfoni’ye gelecekti. Kendisi Türk izleyicilerin çok yakından tanıdığı bir sanatçı olmakla birlikte Mersin’e hiç gelmemişti. Teklifimizi kabul etti. Repertuar için defalarca Moskova’yı aradım. Sonunda Adana’dakinden farklı bir programda anlaştık. Üstelik Türkiye’de hiç çalınmamış bir eseri seslendirmeye karar verdi. Sanatçı bu eserin orkestra partisyonlarını yanında getirdiği için fotokopi ile çoğaltılması gerekiyordu. Ancak operada fotokopi işi unutulunca bir kırtasiyecide Rudin’le birlikte onlarca sayfa fotokopiyi provadan önceki gece geç saatlere kadar çektirdik. Yerin dibine geçtik. Şef Nezih Seçkin ve Mersin Opera ve Bale Orkestrası, virtüözlüğü yanı sıra usta bir şef olan Rudin’le birlikte çalmaktan çok memnun oldular, bizler de onları dinlemekten… Konser ertesi sanatçı ile İçel Sanat Kulübü’nde bir yemek yedik. Ünlü bestecimiz Nevit Kodallı ile sohbeti koyultan Rudin’e, Moskova’ya, bestecimizin viyolonsel koncertosunun notalarını yolladım. Umarım sanatçı bu eseri seslendirmiştir.
İçel Sanat Kulübü ve Filarmoni Derneği ortaklaşa bir İdil Biret resitali düzenledik. Kulübün başkanı sevgili Doğan Akça idi. Mersinli sanatseverler, İdil Biret’i daha önce bir kez gördükleri gerekçesiyle konsere rağbet etmediler. Salon boş kaldı. Bu tıpkı Vivaldi’nin “Dört Mevsim” ini ya da “Carmen” operasını hayatta sadece bir kez dinlemek gibi… Bense, hep bir sanatçıyı farklı repertuarlarla izlemenin, aynı eseri farklı sanatçılardan farklı yorumlarla dinlemenin doğru olduğunu düşünürdüm oysa. Yine yanılmıştık anlayacağınız…
Davet ettiğimiz genç sanatçılarımızdan bir diğeri Cihat Aşkın, Şef Fahreddin Kerimov yönetiminde Mersin Opera Orkestrası eşliğinde Sibelius’un keman konçertosunu seslendirdi. Aynı eser bu yıl İstanbul Festivali’nde Londra Filarmoni Orkestrası eşliğinde kemancı Vadim Repin tarafından çalındı. Bu arada unutmadan yazmalıyım, sevgili Gülay Özçürümez olağanüstü turunç reçeli pişirir ve her gelen sanatçıya son derece zarif kavanozlarda hediye eder. Cihat Aşkın konserinde de bu adetini bozmadı, tek farkla, konser zamanı turunçlar henüz olmadığından hediyesini birkaç ay sonra Ankara’da verdi…
Sizlere Filarmoni Derneği’nde hatalarımızla, sevaplarımızla yaptığımız etkinliklerin bazılarından bahsetmeye çalıştım. Bazen sevindik, bazen üzüldük; ama içimizdeki heyecanı hiç kaybetmedik. Bu etkinlikler dışında İçel Sanat Kulübü gezileri, sergileri, söyleşileri, konserleri, eğitici kurslarıyla Mersin’in kültür yaşamında her zaman çok aktif bir rol oynadı, dergiyle kitlelere ulaştı. Kültür Merkezi Derneği, diğer gönüllü kuruluşlar çeşitli konserler düzenledi. Mersin Kültür Merkezi’nde her zaman en güncel tiyatro eserleri sahnelendi. Görülüyor ki bu kent artık bir festivale ev sahipliği yapmaya, kültür kenti olma yolunda yeni adımlar atmaya hazır. Yeter ki izleyiciler de düzenleyenlerin şevkini paylaşsın….İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni 2002/117. Sayısından Alınmıştır.

Share this post

Biyografik Bilgi

scroll to top