HAŞMET AKAL – Güngör GENÇAY

Hasmet-Akal-2.jpg

ÇİZGİ VE RENKLERİ YUTAN 42 YIL

Hilmi Ziya Ülken’in, resim örnekleri koyarak 1942 yılında yayınlamış olduğu “Resim ve Cemiyet” adlı, küçük oylumlu bir kitabı var. Bu kitabında: resmi ve genç ressamları “…soyut resim merakı bazılarında perspektiften ve gerçeklerden vazgeçerek fanteziye çekilmek derecesinde ileri gidiyor. Eğer bu bir araştırma ise, haklıdır… Fakat bu bir araştırma değil de bir geri dönüş ise, bütünüyle yanlıştır. Ressam eski dünyaların hiç birinde kendini bulamayacaktır. O zaman şiirde olduğu gibi resimde de bu fantezilere dalan sanatçı, kendini kaybetmek tehlikesindedir.
Bugün Türk ressamlan işin bu yönünü sezmiş görünüyor… Her şeyden önce, bu girişimin ciddiliğini, içtenliğini alkışlamalıyız. Selim’in, Turgut’un (Atalay), Nuri İyem’in, Kemal’in (Sönmezler), Avni’nin (Arbaş), Fethi’nin, Mümtaz Yener’in, Haşmet’in (Akal), Annie’nin (Atanasova) denemeleri gelecek için umut doludur. Resimleri karanlık dekor içinde az ışıklı olmasına rağmen, onlar bize aydınlık bir ufuk gösteriyorlar…” diyerek değerlendiriyor. İçinde Haşmet Akal’ın da yer aldığı bu “Yeniler” grubu karma resim sergisini gezen Prof. Mustafa Şekip Tunç da, “Yenilerin Sergisi” adıyla kaleme aldığı yazıda bu gençlerden övgüyle sözediyor.

Çin, Maçin yerine, Paris’e Aradan yıllar geçer, Leopold Levi’nin öğrencisi olan Haşmet Akal, 1946 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirir. Kazandığı bir bursla, 1949 yılında resim biliminin anayurdu olan Paris’e gider. O zaman otuz bir yaşında olan bu delikanlı, ilköğretimini Galatasaray Lisesi’nde yaptığı için, gittiği ülkenin dilini konuşmakta güçlük
çekmemektedir.
Paris’te; Andre Lhote, Femand Leger gibi ustaların atölyelerinde çalışır. Yine alanının ustalarından biri olan Metzinger’e asistanlık yapar. Bu arada, restore edilecek kilise konkurlarını kazanarak Kuzey Fransa’da Valencienne kasabasında bulunan kiliseyi özgün çizgi ve renkleriyle donatır. Fransa’da bulunduğu dönemde, “İleri Jön Türkler” hareketi içinde yeralan Haşmet Akal, 1953 yılında Türkiye’ye döner.
Ah güzel İstanbul
Derin derin soluklanmaları önce İstanbul, sonra sanat içindir. Sanat Dostları Cemiyeti’nde açtığı nonfigüratif resimlerden oluşan sergisini, “Balikpilar” kompozisyonuyla kazandığı Yapı Kredi Bankası’nın ödülü izler. Çalışmalarının bütününe yakınını kapsayan büyük resim sergisini 1954 yılında Beyoğlu’ndaki “İstanbul Şehir Galerisi”nde açar.
Işte, Haşmet Akalı gerek halkin, gerekse sanatçılann büyük bir ilgiyle izlediği bu sergide tanıdım. O zamanki arkadaş grubumuzla birlikte zamanımızın çoğunu sergide geçiriyorduk.
Böylesi günlerin birinde, dönemin İstanbul Valisi olan Prof. Fahrettin Kerim Gökay’ın sergiyi gezeceği haberini verdiler. Aradan fazla bir süre geçmeden Fahrettin Kerim Gökay, avanesiyle birlikte geldi. Her tablonun önünde durarak resimleri iyiden iyiye inceledi. Prof. Mustafa Şekip Tunç’a özel bir ilgi duymuş olacak ki, onun portresine daha yakından ve eline alarak baktı. Sergiyi gezmesi tamamlandıktan sonra da ressamim kutlayıp teşekkür ederek oradan ayrıldı.

Bizler; bir yandan serginin, yöneticilerin dahi görmezden gelemeyeceği bir yetkinlikte olduğunu vurguluyor, diğer yandan da vilayet makamının alacağı resimleri ve bunun getirisini abartılı bir biçimde dile getirerek sakalaşıp gülüşüyorduk. Ne ki neşemiz fazlaca uzun sürmedi. Resmi dairelerin kapanmasına yakın bir saatte, sergiye sayısını şu anda anımsayamadığım sivil polisler doluştu “Hem sergiyi kapama kararını tebliğ ettiler, hem de Haşmet Akal’la birlikte, suç kanıtı olan Mustafa Şekip Tunç’un portresini alıp götürdüler.
Şaşakalmıştık. Sonradan anladık ki ressam, Mustafa Şekip Tunç’un kulağının içine orak-çekiç resmi saklamış. Bu şekiller ise, ancak tablo ters çevrilip bakıldığı zaman görülebiliyormuş.
O akşam, sergide bulunan tabloları Haşmet Akal’ın evine taşıdık.
Bundan sonrasındaki olaylar belleğimden uçup gitmiş sanki. Haşmet Akal ne zaman serbest bırakıldı. Neler sordular, bu olay üzerine kendi aramızda ne zaman neler konuştuk, hiç mi hiç anımsamıyorum. Ama sık sık ikinci eşi ressam Ayşe Irfan Akal’la birlikte oturduğu Pangaltı’daki Anadolu sanat eserlerinden görüntüler sunan evine gidiyordum. Ya da dışarda buluşuyorduk. Çekirdek yiyerek uzun yürüyüşlere çıkıyor, sinemalara gidiyor ve sergileri geziyorduk.
Resim çalışmalarının yanısıra çeşitli gazete ve dergilerde resim üzerine yazilar ve sergi tanıtımlanı yapıyordu. 1955 yılında “Genç Şairler Antolojisi”nin ikinci cildini hazırlarken:
“Adım seslerinden tanırım
Aynı mahallede
Aynı çıkmazda evimiz ve açılır pencerelerimiz
Karşı ba karşı
Sabahları işe gider
Vezneciler
Marpuççular
Kapalıçarşı

Akşamları
Gözlerinde yorgun bir tebessümle döner
Yorgunum der
Gözleri pencereme kayınca.

Hayranıyım günde on saat çalışmasının
Hayranıyım adım seslerinin Hayranıyım bin sebepten
Hayranıyım/Ne dersiniz açılsam mi kendisine?”

Dizeleriyle yapılandırdığı “Çıkmaz Sokak adlı şiirini verdi. Bunca yoğun resim çalışması arasında şiire de yer ayırabilmen ne güzel dedim.
Her zamanki gibi siyah gözlerini kırpıştırarak “Benim kaynağım şiir,” diye yanıtladı beni.
Özellikle kendisiyle ilgili konulardan söz etmediğini bildiğim halde, şiir kaynağını öğrenme konusunda israrcı davrandım. Kıramadı.
“Babamın adı Şair Rasim Haşmet,” dedi. “Tanıyor musun?”
İşitilir-işitilmez bir sesle “tanımıyorum” dediğim zaman, yüzümün ciğer gibi kızardığını duyumsadım. Ama o görmezden geldi.
İstanbul’la Anadolu Aydınlığı arasında
1955 yılında TBMM’nin duvarlarını süslemek amacıyla Anadolu’ya gönderilen ressamlarla birlikte Adana’ya gitti. Yerel kaynakları inceleyerek belgeler topladı. Yeni ürünlerini bir sergiyle Adanalılara izletip İstanbul’a döndüğü zaman (Dadaloğlu, Tahtacılar, Adana’nın Kurtuluşu ve Pamuk Toplayanlar) adlı dört kompozisyonun yaratıcısıydı.
Sanırım para sıkıntısı da çekiyordu. İlk eşinden ayrılmıştı. Ondan olan oğlu İlkin Haşmet ise Almanya’ya yerleşmişti. Yaşamına yeni bir yön verme düşüncesinde olduğunu konuşmalarından çıkarımlıyordum.
15-30 Nisan 1956 tarihinde açmış olduğumuz “İkinci Bileşik Grubu Sergisi”ni gezdikten sonra, bugüne dek hiç bir yerde yayınlanmamış olan:
Ne olurdu
Bir dost bulabilseydim inanılır
Pazarlardan bir pazar şöylece açılır
Kırlara doğru
Serilirdik çimenlerin üstüne
Kitap okurduk
Bahsederdik ahvai-i demden
Hatta o canı isterse eğer
Su dökebilirdi başucumda ayıbı düşünmeden
Ve ben basardım narayı sebepsiz
Açık saçık hikâyelerden sonra
O zifaf gecesini anlatırdı
Ben buluğun ilk hadisesini
Velhasıl iyi
geçerdi günümüz
Diyerek seslenen “Dost” adlı bir şiirini daha verdi. Bir süre sonra Mersin Lisesi’ne resim öğretmeni olarak gideceğini söylediği
zaman, ben de askere gitmenin hazırlığı içindeydim.
Şair Rasim Haşmet’ten Haşmet Akal’a
Adını ilk kez oğlunun ağzından duyduğum Rasim Haşmet’i, ancak 1960’dan, yani oğlu Haşmet Akal’ın ölümünden sonra tanıyabildim.
Özel bir yazı konusu olması gereken Rasim Haşmet’i burada kısaca tanıtacağım.
1882 (1300) yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak doğan Rasim Haşmet, hukuk fakültesini bitirir. Zaman, Bahçe ve Genç Kalemler dergi ve gazetelerinde yazı ve şiirlerini yayınlar. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, Yahudi kökenli matbaacı Abraham Benaroya’nın girişimiyle, Sosyalist işçi Federasyonu’nun kurulmasıyla birlikte, bu kurumun yayın organı olan “Amele” gazetesinin başına geçer. İlk sosyalist şairimiz olan ve Saint Simon’a adadığı şiirle adı anılan Rasim Haşmet, yazdığı yazı ve manzumelerle döneminin en önemli aydınlarından biri olmuştur.
Rumeli’nin işgal edilmesinden sonra İstanbul’a gelen şair, bir süre Konya ve Afyon’da öğretmenlik yapmıştır. Gelenbevi Sultanisi’nde Türkçe öğretmenliği ile “Tasvir-i Efkâr” gazetesinde çevirmenlik işini sürdürürken; 1916 yılında, kendisi 34, oğlu Haşmet ise iki yaşındayken yaşamını yitirmiştir.
Haşmet Akal ‘m Resimdeki Sesi
Sanat anlayışını ve sanatının evrelerini: “Biçim yönünden, sanatçının, çağının teknik karakteristiğini vermesi gerektiğini savunanlara bağlıyım. 1938’den 1945’e kadar akademizme düşmeden, klasizm zevkini sindirmeye çalıştım. Kırkbeşten kırk dokuza kadar modernizm davranışlarına hoş görülükle bakmayı öğrendim. Kirk dokuzda Avrupa’ya gittim ve orada kaldığım süre içinde yeni sanat akımlarını inceledim. Şimdi eskiye bağlılığını gizlemeyen, fakat büsbütün yeni ve kendine özel olan bir anlayışın çıraklık devresini geçirmekteyim,” diyerek açımlıyor.
Haşmet Akal, her şeyden önce toplumcu gerçekçi bir sanat anlayışına bağlıydı. Bu dünya görüşünü, halkın zengin kültürüyle besliyordu. Batının resim sanatını çok iyi özümlemesi ise, yeni bileşimlere ulaşıp, nitelikli yeni üretimler yapabilmesinin yolunu açıyordu. Sanatı hakkında: “…Biçimleri bozma, tipleri karikatürleştirme, renklerde siyah-beyazı egemen kılma açısından Fransız Ressam Daumier’le özdeş yanlar taşıdığı ileri sürülebilir” düşüncesi ileri sürülen Haşmet Akal konu olarak yaşamın her alanına el atmıştır.
İstanbul yaşamı, hamalı, balıkçısı, seyyar satıcısı ve köprü altısıyla kendini hep duyurmuştur. Son çalışmalarının kaynağı ise Anadolu’dur. Bu çalışmalarını da Mart 1960’da Ankara Türk-Amerikan Derneği Salonu’nda sergilemiştir.
Sergi sonrasında ise, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim öğretmenliğine atanmıştır. Ölümünden çok kısa bir süre önce sanata ilişkin kaygılarını Elek dergisinin 5. Sayısında: “Faşizm şimdiye kadar bütün çıkışları geri bırakan bir anlayış olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bu hareket o kadar ileri gidiyor ki artık kişilik ve orijinalite bile geri kalıyor. Faşistler her şeyin rastgele ve çalışma aracını kendisine bağlıyor. İyi ama bunun sonu? Sanatta bu bağımsızlık biraz da sanat dışı olmuyor mu?” diyerek dile getirmektedir.
31 Aralık 1960’da yitirdiğimiz Akal’a, ölümünden sonra da 21. Devlet Resim ve Heykel sergisindeki Dadaloğlu çalışması için mansiyon verilmiştir.
Evlerinin Önü Mersin
1958 yılında, izin dönüşü Urfa’daki askeri birliğime giderken Mersin Lisesi’ne uğradım. Haşmet Akal’ı sordum, “derste ama girebilirsiniz.” dediler. Kapıyı vurup girdim. Bir daire biçimi oluşturmuş öğrencilerinin arasında oturuyordu. Sarıldık, öpüştük. Öğrencileriyle tanıştırdı beni. Eşi de aynı yerde öğretmendi. Beraberce hoşça birkaç saat geçirdik. Öğrencilerini ve Mersin’i öve öve bitiremedi. Bu son görüşüm oldu Haşmet Akal’ı.
Resim dünyasının saygın ve saygın olmayan sanatçıları da, Mersinli sanatçılar da unutmadı onu. Öğrencileri de. Çünkü orada bir Akkahve vardı, bir Akkahve grubu.
Onu Haşmet Akal yaratmıştı. Yayınlamak ta oldukları Elek sanat dergisini de. O günleri Celal Çumralı “Ak Kahve’ye gelmediği zamanlar Haşmet’in nerede olduğunu hepimiz bilirdik. O ya Sanat Sevenler Derneği’ni ya Mersin Tiyatro Sevenler Derneği’ni kurabilmek için çabalamaktadır. Mersin’e resim sevgisini diyebilirim ki Haşmet getirmiştir” biçiminde değerlendirmektedir. Yalnız edebiyat söyleşileri yapılmazdı orada. insan ve toplumsal gerçekler ile gençlerin geleceği konuları doruktaydı.
Tanık mı istersiniz: İşte Celal Çumralı, Nuri Abaç, Sunullah Arısoy, İlyas Halil, Ali F. Bilir, açtığı ilk sergi ile ölümünden sonra ilk yazıyı yazan S.N.Urallı, öğrenciler ve hepsini kucaklayan. (Yaba Edebiyat- Yeni Dönem-Ocak, Şubat 2002) İçel Sanat Kulübü Bülteni Mart 2002 sayısından alınmıştır.

Share this post

Biyografik Bilgi

scroll to top