Ben NEVİT KODALLI – 6. Bölüm

Kodalli-3.jpg

1. MÜZİK KONGRESİ BİLDİRİLERİ 14 – 18 Haziran 1988 Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları / İSK Bülteni Sayı 94
Günümüzde Milli Müzik Anlayışımız
Sayın Başkan, Sayın Delegeler, Sayın Konuklar;
Son 25 yıldır yurdumuzda baş gösteren ve bugün artık iyice değerler ve kavram kargaşasına neden olan iki sözcük, yerli yersiz, bol bol kullanılmaktadır. Bunlardan biri “Türk”, diğeri de “Milli” sözcükleridir. Başına Türk veya Milli sözlerini getirdiğiniz her şey, artık Türk olmuş, ya da ulusal nitelik kazanmış sanılmakta, her fırsatta yineleye yineleye ulusumuzun beyni yıkanmaktadır. Oysa ulusal ve Türk sözcükleri kutsal kavramlardır saptırılmaya gelmezler. Yozlaştırıldığında yurdumuzun değer ölçüleriyle birlikte ulus varlığımız da tehlikeye girer. Belki de bu, bunu elde etmeye çalışan karanlık güçlerce bilinçli olarak yapılmaktadır. Millet, milli, milliyet sözleri Arapça’dır, aynı dinden, aynı mezhepten olan topluluklar için kullanılır. Belki de bunun için ulus, ulusal, ulusallık gibi Türkçe sözlerden günümüzde başka art niyetlerle şiddetle kaçınılmaktadır.
Bu kavram kargaşasını iyice artırmak için bir de “Tarihi” sözcüğü ikide bir ortaya atılarak, ulusal ile tarihseli birbirine karıştırıp, her konuda gericilik milli bir kisveye sokulmaya çalışılmaktadır.
Bir şeyin ulusal olabilmesi için, ulus içinde halen yaşayan, çağdaş, evrensel ve yüksek nitelikte olması şarttır. Atatürk ulusalcılığının temeli de budur. Çağını tamamlamış, evrensel niteliği bulunmayan ve ulusla ilgisi artık kalmamış her şey “Tarihsel”dir. Bizim veya içimizden birçoklarının düştüğü büyük hata, tarihsel ile ulusalı birbirine karıştırmamızdadır.
Bir yazımda belirttiğim ve bir devlet büyüğümüze yinelediğim örneği burada da vermek isterim. Fatih’in, İstanbul’u fethederken kullandığı “Balyemez” toplarının bizim için tarihsel değeri çok büyüktür. Bu topları “Ulusal” kabul edip, ordumuzu bugün “Balyemez”lerle teçhiz edebilir miyiz? Edersek sonumuz ne olur? Müziğimiz için de aynı şey geçerlidir.
Şimdi, yurdumuzda kullanılmakta olan müzik türlerine kısaca bir göz atalım ve elimizden geldiğince terminoloji hatalarına düşmeyelim.
Halk Müziğimiz – Orta Asya’dan birlikte getirdiğimiz müziğimizle, binlerce yıllık Anadolu uygarlıklarından miras kalan müziğin birleşmesinden oluşan, geleneksel ve gerçek anlamda ulusal müziğimiz, halk müziğimizdir. Halkımızın büyük bir kısmının halen yaşayan öz müziğidir. Diğer geleneksel müzik türlerimiz gibi tekdüze değildir. Konu olarak bünyesinde, doğa sevgisi, aşk, oyun, yas, ağıt, övgü, kahramanlık, halk felsefesi, ahlak değerleri, dinsel duygular gibi birçok değişik öğeleri taşır, yaşam doludur. Atatürk’ün işaret ettiği gibi evrensel ve çağdaş olabilmeye en elverişli müziğimizdir, çağdaş Türk kompozitörlerimiz bu doğrultuda eserlerini vermişlerdir.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı sarayı ve İstanbul aydınlan tarafından halk, müziğiyle ve kültür varlıklarıyla Anadolulu ise “Hödük”, Rumelili ise “Çilek” diye: horlanmıştır. Buna karşılık tüm Türk halkı, “Türk’ün iti şehre gelince Farsça ürür” atasözü ile bütün horlanmalara rağmen kendini savunmuş, varlığını her bakımdan günümüze değin koruyabilmiştir. Halk müziğimiz son yıllarda büyük bir erozyona uğramıştır, nedenlerini ileride göreceğiz.
Divan Müziğimiz (Saray Müziği) – 9. yüzyıl başında halife Harun Reşid in Arabistan’da (805), “Darül Hikme”yi (Kütüphane ve Kültür Merkezi) kurduğunu tarihte ilk kez bir tercüme bürosunu oğulları Emin, Me’mun ve Mu’tasım’ın sürdürdüklerini, burada bütün eski çağ Yunan bilgin ve bilgelerinin eserlerini Arapça’ya çevirttiklerini biliyoruz ki, bu çeviriler sayesinde ileride Avrupa Ortaçağ karanlığından kurtularak akılcı akımla Rönesansı gerçekleştirecektir.
Bu arada Mısır ve Anadolu kavimlerinde de var olan müziğin teknikleri üzerine Sisamlı Pisagor ile Platon’un (Eflatun) yazmış oldukları eserleri de çevrilmiştir. Araplar, sonradan İslam ülkelerinden bilim sahibi olmak üzere Bağdat’a gelen Farabi gibi Türkler, Acemler bu eserlerden yararlanarak şark müziğinin kurallarını geliştirmişlerdir ve zamanla hükümdar saraylarının korunmasında bir “Şark Müziği” türü ortaya çıkmıştır. Divan müziğinin aslı da budur.
Selçuklulardan sonra Osmanlılar zamanında sarayda oluşturulan Enderun’da bu türün sürmekte olduğunu görüyoruz. Zamanla bu şark müziği Osmanlı saraylarında diğer ülkelerde görülmedik bir gelişme göstermiştir. Büyük ustalarca yeni makamlar icat edilmiş, ritm çeşitleri artırılmış, diğer Yakındoğu ülkelerinin hiçbirine nasip olmayan büyük formlarda değerli bestelerle “Divan Müziği”miz meydana gelmiştir.
Bu müziğin karakteri daima yanı sansüel, yarı mistiktir. Bunun yanında aynı karakterde “Tekke Müziği’nin de yaratıldığına tanık oluyoruz. Tarih boyunca diğer Arap, Acem ve Türk hükümdarlarının saraylarında olduğu gibi, Osmanlı saraylarında da Divan Müziği’yle Türk halkının hiçbir zaman ilişkisi olmamış, sadece sarayın duvarları içerisinde kalmıştır, bir zümre müziğidir ve ulusallıkla ilgisi yoktur. Pek az sayıda İstanbul’daki geleneksel müzik bilginlerimiz dışında halkımız, divan müziğini 1941-42 yıllarında Ankara Radyosu’nca hazırlanan “Tarihi Türk Müziği” programlarıyla ilk kez duymaya başlamış, yabancı sözleri ve karakterinden ötürü de bir şey anlamamıştır.
Belirttiğimiz gibi önceleri bu müziğe “Tarihi Türk Müziği” adı verilmiş, son zamanlarda “Klasik Türk Müziği gibi yanlış bir terim icat edilmiştir. Klasisizmin temel prensipleri vardır, Divan Müziği bu kurallara uymaz. Aynı şekilde Batı’yı taklit için uydurulan, pre-klásik, romantik, neo-romantik gibi terimler ve devreler Divan Müziği için geçerli değildir, gerçek ve bilimsel yanı yoktur.
Alaturka Müziğin Çıkışı Cumhuriyet Dönemi ve Diğer Türler – 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, aslında bir demokratlaşma hareketi olan Tanzimat’la birlikte, Divan Müziği’nin de yavaş yavaş saray çevresinden dışarı çıkmaya, önceleri zengin konaklarına, daha sonra İstanbul surları içinde yayılmaya başladığını görüyoruz.
Bu dışarı yayılma sırasında Divan Müziği de yozlaşarak, artık eski kültür ve yetenekteki bestekårların yerini daha az bilgili “ezgicilerin alması, makam çeşitliliğinin giderek fakirleşmesi, büyük ustaca formların yerini küçük formların almasıyla; “Şarkı formu”, kısacası “Alaturka” dediğimiz müzik türü çıkmış, 19. yüzyılın sonlarından itibaren “meyhane’ye düşmüş, bir daha da oradan çıkamamıştır. Yalnız bir olumlu nokta, bu yozlaşma sürecinde, Divan Müziği’ni oluşturan “Mahbubperest” (erkek sevgili) şiirlerin yerini artık normal aşk ve aşk ıstırabı şiirleri almıştır. Bugün de bunun devamı olan şarkılar hep aynı konuda sürüp gitmekte, halk müziğimizin konu çeşitliliği ve zenginliği yanında tekdüze kalmaktadır. Tanzimatla birlikte Enderun da kaldırılmış, sarayda müzik eğitimi Muzikayı Humayun’a devredilmiş, bu arada Mehterhaneler de kapatılmıştır.
Mehterhane müziğinden fazla bahsedemeyeceğiz, zira üslubunu çoktan yitirmişiz. Bugün ihya ettiğimizi sandığımız mehter takımları birer karikatürden başka şeyler değildir. Alaturka’nın çıkışı sırasında, neyin Türk, neyin değil olduğunu halkımız, o eşsiz sağduyusuyla en gerçek terminolojiyi yapmıştır. Kendi sözlü müziğine “Türkü”, yani “Türki”, Türk’e mahsus, diğerine ise “Şarkı”, yani “Şarki”; Türk olmayıp Şark’a mahsus bir tür olduğunu kesin belirlemiştir.
Alaturka müziğin İstanbul şehri sınırlarından Anadolu ve Rumeli’ye yayılışı, gramofonun Türkiye’ye girmesiyle, 1910’lu yıllardan sonra yapılan taş plaklarla önce şehirlerden başlar. Yayılış ağırdır. Ayrıca taşradan öğrenim için İstanbul’a giden gençlerimizin orada meyhane ve gazinolarda alaturkaya alışmaları, bu müziği gerçek Türk müziği sanarak memleketlerine bu alışkanlıkla dönmelerinin de yayılmada rolü olmuştur.
Halkı esas alıştırma radyonun ülkemize girmesiyle başlayacaktır.
Kurtuluş Savaşımızdan sonra Cumhuriyet ilän olunmuş, Atatürk’ün önderliğinde ulusalcılıkla çağdaşlaşma hareketleri ve devrimler başlamıştır.
Atatürk’ün ilk açtırdığı okul, Musiki Muallim Mektebi’dir. Yıl 1924. Amaç evrensel müzik bilimi içinde ulusal müziğimizi geliştirecek, çocuklarımıza doğru müzik eğitimi verecek öğretmenleri yetiştirmektir, eğitim sisteminde alaturkanın yeri yoktur. Ardından Ankara Devlet Konservatuvarı 1936 yılında açılır. Amaç, ulusal ve evrensel müzik ve temsil sanatçılarımızı, icracılarımızı ve yaratıcılarımızı yetiştirmek, çağdaş ulusal müziğimizi yaratmaktır.
Kompozisyon öğrencileri dışında geleneksel müzik eğitimi yoktur. Atatürk’ün istediği, yeni sosyetemizin dinamizmine uygun bir müzik yaratılmasıdır. Bu müzik, halk müziğimize dayalı olacaktır. Türkün ulusal müziği, kırdaki çobanın, köylünün, kısacası Anadolu’nun halk müziğidir. Alaturka ise bir Bizans aksiyonudur ve Bizans’tan kalmadır. Kendinden önce ünlü bilginimiz Ziya Gökalp de aynı gerçeği dile getirmiştir.
Gelin bir de bir padişahımızın, 2. Abdülhamid’in müziğimiz hakkındaki kanaatleri nedir onu görelim. (Abdülhamid’in Hatıra Defteri – TTK Kitaplığı 10. Defter / Sayfa 43.)
“Müziği pek severim. Hem de piyano vesaire sazlardan çalarım. Nota bilmek şarttır. Güzel bilirim. Doğrusunu isterseniz, ben Türk’üm ama, Türkçe havalardan ziyade alafranga havalar, operalar hoşuma gider. Çünki Türkçe minördür. İnsana uyku getirir. Hem de bizim Türkçe dediğimiz makamlar Türkçe değildir. Yunan’dan, Acem’den alınmıştır. Türk çalgısı davul zurnadır. Sözün doğrusu budur. Bizim ailede hemen hepsi saz çalar, istidat vardır. Ağabeyim Sultan Murat güzel keman çalar. Küçük kardeşim Burhaneddin flüt çalar…” vs.
Görüyoruz ki ulusal müzikte gerçeği gören yalnız Atatürk değildir ve O’nun müzik devrimi ve ilkeleri doğrultusunda bugün Türk kompozitörlerince yaratılan ulusal, evrensel ve çağdaş Türk müziğinin her alanda en güzel ve başarılı örnekleri Türk ve dünya müzik literatürüne girmiştir. Yurdumuzda operalar, baleler, orkestralar, oda müziği toplulukları, uluslararası ünlü solistlerimiz, Atatürk’ün idealini gerçekleştiren ve kanıtlayan birer anıtlardır. Atatürk’ün ölümünden sonra O’nun ilkelerine ve devrimlerine ilk ihanetler başlamıştır ve günümüzde en şiddetli devresini yaşamaktadır.
1940’lı yıllarda devreye Devlet Radyoları girmiş, sistemli bir şekilde alaturka dediğimiz meyhane-gazino türü müziği her gün biraz daha artan oranla halkımıza aşılamaya başlamıştır. En gözde sanatçılar, İstanbul’un Kristal, Maksim vb. içkili gazinoların hanendeleri, sazendeleri ve repertuvarları da oraların gereği meyhane repertuvarıdır. O günlerde ünlü halk ozanımız Aşık Veysel, tehlikeyi görerek: “Şarkı, gazeldir hatamız / Türküz, türkü çığırınız” dizeleriyle gerçeği dile getirmiş, halkı uyarmaya çalışmıştır ama piyasanın Radyo vb. kurumlarda egemenliği süregelecektir.
Radyolarımızdaki halk müziği sanatçıları da içkili gazino-pavyonlara düşmeye başlamışlar, ortaya yoz bir “kasaba stili” çıkmıştır. Radyoların artması ve 60’lı yıllarda transistorlu, pilli portatif radyoların yurda girmesiyle, köylüsüyle, kentlisiyle artık tüm Türk halkı TRT’nin beyin yıkama alanı içindedir ve alaturka müziğe alıştırılmaktadır, piyasa adamları TRT’ye tamamen hakimdir.
Alaturka sözcüğü bu kimselere nedense ağır gelmektedir, onun için bir Türkçe yanlışıyla “Türk Sanat Müziği” terimi uydurulur. Başta dediğimiz gibi, önüne “Türk” sözcüğünü getirmekle bu yoz müziği Türkleştirmiş, sanat sözcüğüyle de zenaatlığını sanat düzeyine çıkarmışızdır, yıllarca uğraşılarak bu terim beyinlere işlenmiştir. Bugün birçok kimse ve en yetkili kişilerimiz bu müziğin gerçek Türk müziği olduğu inancındadır, çünkü genel kültürleri ve verilmiş olan alışkanlıkları bu düzeydedir. İtiraz edildiğinde karşınıza taktik olarak” Itri” öne sürülecek, fakat uygulama daima piyasa müziği alanında kalacaktır.
“Türk Sanat” deyimi geniş halk kitlelerinde etkisini gösterir, halkta kompleksler yaratırken en büyük kaybımız, halk müziğimizin orman ve topraklarımızdan daha hızlı bir erozyona uğramasıdır. Eskiden, bir bölgemizden en az 300-400 özgün ezgi derleyebilen heyetlerimiz, artık 15-20 ezgiyi zor toplayabilmektedir, halkımız soylu müziğini unutmaya başlamış, yaşlıların da yaşamlarını yitirmeleriyle bu yüksek soylu ulusal müziğimiz, Anadolu bozkırlarımız gibi çıplak kalmaktadır.
Bu yozlaşma sürecinde ta başından beri önceleri Arap filmleri, bunlara yazılan Arap stilindeki “şarkılar, daha sonraları bizimkilerin çevirdikleri sulu alaturka “Şarkıcı Kız” melodramlarının da etkisini belirtmemiz gerek.
Yozlaşmayı son kertesine getiren, 70’li yıllardan bu yana yurdumuzda hızla yayılan kaset olayı olmuştur. Bir TRT Danışma Kurulu’nda da belirttiğim üzere artık “Kendin pişir, kendin ye örneği, halkımızın kasetlerle radyolara, videolarla TV’ye ihtiyacı kalmamıştır. Devrimiz, “Kendi kasetini kendin koy, dinle”, “Kendi videonu kendin koy, dinle”, “Kendi videonu kendin koy, kendin seyret devridir. Böylece TRT şimdiye kadarki taviz ve yanlış politikası sonucu hem Türk müziğine en büyük kötülüğü etmiş, hem de fonksiyon dışı kalmıştır.
Yozlaşmanın en son halkası ise “Arabesk” müziğin ortaya çıkması ve bütün yurdu sarmasıdır. Köylü-kentli ulusumuzun büyük orandaki bölümü bu alaturkadan da beter müziğe esrar gibi müptelâdır. Büyük çoğunluğumuzun dinlediği bu müzik için gelin, biz de burada bir terim uyduralım: “Milli Türk Sanat Arabesk Müziği!”… Nasıl olsa başına “Türk”, “Milli” deyimini koyduğumuz her nesne Türk ve Milli olmuyor mu?
Yurdumuzdaki Diğer Müzik Türlerine Gelince; – 1920’lerden sonra yabancı ülkelerden dans müziği olarak giren, önceleri tango, fokstrot, rumba, daha sonraları diğerleri ile başlayan hafif müzik türü, daha sonraları Türk müzisyenler tarafından yaratılmaya başlanmış, son yıllarda başarılı bir eğlence müziği halini almıştır Adı da “Hafif Türk Müziği idi. Birkaç yıl önce içkili gazino-pavyonlarda çok rağbet görmesi “Türk Sanat” adı altındaki piyasayı eline geçirmeye başlaması üzerine, parasal bir endişeyle alaturka müziğin çıkarlarını korumak üzere, TRT’nin piyasa temsilcileri derhal faaliyete geçerek bu tür müziğin adından “Türk” sözcüğünü çıkartarak, “Türkçe Sözlü Hafif Müzik” deyimini uydurmuşlar, yavaş yavaş da özellikle en büyük reklam aracı olan TV’de ekranlarını kapamışlardır.
Bugünlerde Hafif Türk Müziği pek seyrek TRT programlarında yer alabilmektedir. Pop ve Disko müziği ise iletişim araçlarının hızla gelişmesi ile Avrupa ve Amerika’dan yurdumuza moda örneği günü gününe intikal etmekte olan, ilkel ezgisi, fakat güçlü kaba ritmiyle gençliğimizin hayli kabarık kısmının sevdiği, dans ettiği bir eğlence müzik türüdür.
Küçük alaturka şarkıların çok seslendirilmek gayretiyle ortaya son zamanlarda bir de “Çoksesli Hafif Türk Sanat Müziği” çıkmıştır. Hafif Türk Müziğinin piyasayı eline geçirmesi üzerine karşılık olarak, çok seslilik yapılmış diyebilmek için hafif müzik aranjörlerine yaptırılan, ezgilerinin kuruluşu bir alaturka şarkıdan daha ilkel, 3-4 makamı geçmeyen, tekdüze, aslında arabesk yapıda, daha çok bir Avrupa ritmi olan usulü vals de uydurulmuş, içinde yer yer geleneksel çalgıların yanında tampere sistemdeki perdeli çalgılarla elektronik çalgıların karışmasıyla orkestralanan bir eğlence müziği türüdür.
Komalı sistemin dışında bir müziğin Türk olamayacağını şiddetle ileri süren alaturka müzik savunucularının bu tampere sistemle komalı sistem uygunsuzluğundan hiç rahatsız olmamaları şaşılacak şeydir. Aslında bu tutumları doğaldır, çünkü işin gerçek yüzü Türklük, ulusallık değil, piyasa meselesidir.
Müziğimizdeki yozlaşmaya yardımcı olan bir unsur da son yıllarda renkli basınımız olmuştur. Her gün, piyasanın ünlü gazino assolistlerinin yan “üryan resimleriyle, cinsel yaşam öykülerine, erkekse gönül serüvenlerine boy boy yer veren “Türk Sanat “Türk Sanat” diye reklamlarıyla halkımızın beynini yıkamada, değer ölçülerini saptırmada, kavram kargaşası yaratmada basınımızın da rolü büyük olmuştur ve olmaktadır.
Atatürk’ün daha 1924’ten başlattığı müzik devrimine ihanet, daha önce de değindiğimiz gibi 1940’lı yıllarda başlamıştır. Önceleri saman altından sessiz sedasız yürütülen bu eylem, 60’lı yılların sonunda artık su yüzüne çıkmıştır. Sinsice ve Makyavelist bir sistemle Atatürk’ün söylev ve demeçleri kasten çarpıtılarak müzik devrimini yok etme, belirli tutucu zihniyetteki kimseler tarafından programlı bir biçimde yürütülmeye başlanmış ve halen de yürütülmektedir.
Örneğin Atatürk, “Müziğimizin muhafaza edilmesi gerekir” demiştir. Tabii Atatürk’ün söz konusu ettiği müzik, halk müziğimizdir. “Muhafaza’dan kasti ise halk müziğimizin zamanla kaybolmaması ve Türk kompozitörlerine bu müzikler üzerine yaratacakları ulusal ve çağdaş eserlere malzeme sağlanması idi. Nitekim bu buyruğu doğrultusunda 1935 yılında Bela Bartok Türkiye’ye çağrılarak derleme usulleri hakkında bilgi alınmış, 50’li yılların ortasına kadar her yaz ekipler halinde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gidilmiş, binlerce halk ezgisi derlenerek arşivlendirilmiştir.
Bugün on bin kadar derlenmiş halk müziğimiz örnekleri vardır, yoksa günümüzdeki erozyonla elimizde hiçbir belge kalmayacaktı. Gelin görün ki “muhafaza” sözcüğü Atatürk’ün gösterdiği hedeften kasıtlı saptırılarak alaturka piyasa müziğini yaşatma anlamına getirilmiş ve önüne gelen yerde fasıl heyetleri kurulmaktadır. Bektaşi’nin Kur’andaki bazı ayetlerin yarısını okuyup, yarısını meskút geçerek (sessizce geçerek / ‘es’ geçerek) anlamını büsbütün tersine çevirmesi gibi, demeçlerin yarısını alıp, anlamından saptırmak, Atatürk’ün ilkelerine hıyanet, günümüzün gericileri ve tutucularınca yürütülen yalancı ve çirkin, fakat geçerli bir politikadır. Oysa Atatürk’ün ilkelerini belgeleyen, hayatta iken kurduğu kurumlar bugün hâlâ ayaktadır. Müzikte Musiki Muallim Mektebi, Gazi Terbiye Enstitüsü Müzik Bölümü, Tevhidi Tedrisat Yasası, Ankara Devlet Konservatuvarı, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, daha sonra Devlet Opera ve Baleleri, diğer Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Konservatuvarları vb. müzik devrimimizin birer canlı anıtlarıdır.
Atatürk adını kullana kullana, müzik devrimini çürütmek, yurdumuzdan kökünü kazıyıp, ortaçağa hatta daha geriye, ilk çağlara dönmek için uydurulan, bilimselliği olmayan bazı bazı hakaretlere varan tutuculuk ve gericilik örneklerinden birkaçına birlikte göz atalım:
“Türk kompozitörlerinin yarattıkları eserler, yabancı, çarpık ve küstah düşüncelerin dejenere ürünüdür.
Bu, dünyanın hâlâ öküzün boynuzunda durduğuna inanan, uzaydan habersiz zavallı beyinlerin düşünüdür ve günümüzde ancak “klinik vak’a” diye adlandırılabilir.
“Atatürk’ün “Türk müziği çoksesli ve çağdaş hale getirilmelidir’ ilkesi yanlış anlaşılmış ve şimdiye kadar yanlış değerlendirilmişti.”
Az önce de sözünü ettiğimiz, daha hayatta iken kendi eliyle kurdurttuğu kurumlar o halde neyl ispatlamak için kurulmuşlardır?
“Makam yönünden batı müziği fakirdir, majör ve minör olmak üzere ancak iki makamı vardır, Türk müziğinde ise 375, 450, 475, (tutturabildiğine) makam vardır ve çok daha zengindir.”
Bu sav düpedüz bilgisizliktir. Önce, majör ve minor makam değil “gam’dır ve batı âleminin şimdiye değin kullanmakta olduğu gam ve “mod” (makam) ların sayısı 132’nin üzerindedir. Geleneksel müziğimizin günümüzde bilinen makam sayısı 40-50’yi bile geçmez. Bunun dışında sağda solda rastlanan makam adlarının ne olduğu bilinmemektedir ve repertuarda yeri yoktur. Bunlar herhalde Enderun’da padişahtan bir kese altın koparmak için uydurulan, fakat yaşamamış şeyler olsa gerek. Belki de aynı makama verilen değişik adlardır. Kaldı ki Türk makamları dediğimiz makamların çoğu doğu ülkelerinde de vardır ve bu ülkelerin birçokları tarihte Türklerle hiçbir zaman temas bile etmemişlerdir.
Günümüzde “Türk Sanat” adı altında yapılan basit şarkılardaki makamlar ise beşi – altıyı geçmez. Bu bakımdan da iflas halindeyiz. Çağımızda insanoğlu yarattığı atonalite ve diğer sistemlerle artık makamlardan, gamlardan, kısacası yer çekiminden çoktan kurtulmuştur. özgürdür, bütün evren önünde açıktır. Sonsuz gamlar, makamlar, formlar ve ritimler yaratabilmektedir.
“Komalı sistemde yazılmayan müzik Türk müziği değildir.”
Komalı sistemin ilk saptanması bildiğimiz kadarıyla tarihte 2500 yıl önce Platon’la başlar. Demek ki eski Anadolu kavimleri, Atinalılar hepsi de Türk’tüler! Ondan daha çok eski tarihlerde Hintlilerin “Sutra” sistemi diye bir çeşit komalı sistemi icât edip kullandıklarını biliyoruz. Bin yıl öncesine kadar Avrupa uluslarının müzikleri de komalı sistemde idi. Herhalde onlar da Türk’tü. Afrika’nın göbeğinden tutun da Asya, Hindistan ve daha birçok Türk’ün ne olduğunu bilmeyen ülke insanlarının da hepsi Türk’tür. Ve o halde neden piyano, gitar, elektronik çalgılar gibi tampere çalgılar “Türk Sanat” adı altındaki müziklere girebiliyor? Burada şunu da belirtelim ki sabit perdeli çalgılar dışındaki evrensel müzik çalgıları tampere sistemde değil, doğal esas sistemi içinde çalınırlar ve doğal seslerin içindeki armoniklerde büyük mücennep (Büyük mücennep: Önüne geldiği notayı 8 koma pes (bemol) veya tizleştiren aralıktır.), küçük mücennep (Küçük mücennep: Onüne geldiği notayı 5 koma pes (bemol) veya tizleştiren (diyez) aralıktır.) gibi sesler bulunmazlar. Belki de bundan dolayıdır ki koma sistemli müzikler hep tek sesli kalmışlar, çok sesliliğe geçememişlerdir.
“Türk ritmleri batıyla kıyaslanamayacak kadar zengindir.”
Doğrudur. Yalnız kökümüz olan Orta Asya’da, günümüzde Azerbaycan da dahil, bizim ritimlerimize rastlanamamaktadır. Yoksa bu ritmleri biz eski Anadolu kavimlerinden mi tevarūs (miras alma) ettik? Büyük devirli bizim “Devr-i Kebir”, “Devr-i Hind?” gibi usullerimizi Avrupalı müzikologlar “Eski Hint ritmleri” olarak kabul ederler. Bu araştırılmaya değer bir konudur.
60-70 yıldan beri alaturka müzikte kullanılan ritmler basit aksak veya düz ritimlerdir. Hele günümüz alaturkasında daha da fakirdir. Yazılan ezgilerin büyük bir kısmını usul-ü vals teşkil eder. Büyük devirli ritimlerimiz ise ancak çağdaş Türk kompozitörlerinin eserlerinde yaşıyor. Hiç olmazsa bu konuda onlara teşekkür etmemiz gerek.
“Türk müziğinde çok seslilik yoksa da bunun yerine manâ vardır.”
Abdülhamid Han bu konuda konuşmuştu. Fazlasına gerek yok. Biz artık uzay çağındayız. Kağnının manası çoktan geçti.
“Milli Türk Müziği ancak milli çalgılarımızla yapılabilir.”
Bizim geleneksel çalgılarımız, ilk ve orta çağdan kalmadır ve alanları dardır. Gelişmiş bir müzik ancak gelişmiş çalgılarla yapılabilir. Geleneksel çalgılarımızda ilk iş diyapazon sorununu halletmektir. Yoksa şimdiki gibi hep birinci pozisyonda çalınan bir çalgı, teknik olarak ilerleyemez. İlkel çalgıların gelişebilmeleri yüzyıllara bağlıdır.
“Türk müziğine yüzyıllardır devlet elini uzatmadığı için geri kalmıştır.”
Biraz insaflı olalım. Bildiğimiz kadarıyla Fatih zamanında (1455-60) sarayda, Enderun’da bir “musiki mektebi kurulmuştur. Bu kuruluş, her türlü yardım ve teşvik devletten gelerek Tanzimat’a kadar sürdü. Tanzimat’tan sonra ise gene sarayda Mızıkayı Hümayun adı altında eğitim sürdürüldü. Cumhuriyetin ilânından sonra Dar-ül Elhan, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda aralıksız devam etti. Bunun yanı sıra önce Ankara sonra İstanbul radyoları alaturka eğitimi sürdürdü ve sürdürmekte. Şimdi ayrıca birkaç geleneksel müzik Devlet Konservatuvarımız var. Hünkar ve Devlet daha nasıl elini uzatsın? Demek ki işin aslı o değil.
“Devlet Konservatuvarları gayrı milli müzik eğitimi yapmaktadırlar. Bu yüzden çok sesli çağdaş müziği ancak açılacak Türk Müziği Devlet Konservatuvarları gerçekleştirebilir.
İstanbul Belediye Konservatuvarı bir yana, ilk geleneksel Türk Müziği Devlet Konservatuvarı açılalı neredeyse 15 yıl oldu (yazı 2000 yılında yazılmıştır. SV.) ve henüz dişe dokunur bir şey çıkmadı.
Bir kemençe, bir kanun, bir viyolonsel, bazen tampere bir çalgı olan arp ile yapılmış küçük çok seslilik denemeleri dinledim. Benim birinci sınıftaki bir armoni öğrencim bile bunlardan daha başarıl ve niteliklisini yapar, Sunulan başarılı bir örnek ise Ferid Alnar Hoca’nın 1950 yılında yazmış olduğu kanun koncertosudur ki geleneksel müzik konservatuvarının çalışmaları dışındadır.
Biz gene de umutla bekleriz ama Atatürk “Biz 400 yıl bekleyemeyiz” demişti.
Ankara Devlet Konservatuvarı 1936 yılında kuruldu ve eğitime başladı, 4 yıl geçmeden 1940 yılında operalar, tiyatrolar oynamaya, öğrencileri koro, orkestra konserleri vermeye başlamışlardır. Musiki Muallim Mektebi 1924’de kuruldu ve ilk yıllarından itibaren başarılı müzik faaliyetlerini halka sunmuştu. Ben Ankara Devlet Konservatuvarı’na 1939’da çocuk yaşta girdim, 1942 yılında Köroğlu üzerine piyano için yazdığım bir “Balad” aynı yıl öğrenci konserlerinde halka sunulmuştu. Bunun nedenleri üzerinde düşünmek gerek.
“Atatürk de Alaturka müziği sever ve dinlerdi.”
Atatürk’ün ara sıra Köşkte içkili meclislerine alaturka şarkıcıları çağırıp dinlediği doğrudur. Tabii kuru kuruya değil. Meyhane âdâbıyla… Ama özel olarak asla kalkıp bir gazinoya alaturka dinlemeye gitmezdi. Kazım Nami Duru’nun, bir gün Atatürk’e, “Hem radyoda alaturkayı yasaklıyorsunuz, hem de oturup kendiniz dinliyorsunuz” kritiğine verdiği yanıt şu olmuştur: “Ben alışmışım, rakı içerim. Ama rakı sağlığa zararlıdır. Ben içiyorum diye halkıma bu zararlı şeyi içmesini mi önereyim? Bu müzik meyhane müziğidir. Ve halka zararlıdır.”
Atatürk’ün büyük devlet adamlığı kendi zevklerini ve alışkanlıklarını halka empoze etmemesindendir. İşte buna benzer savlar, Atatürk’ün müzik devrimi, bütün müzik kültürü ve alışkanlıkları gazino-pavyon şarkıları düzeyini aşmayan birçok yetkililerce yozlaştırılmaktadır ve buna alet olan kişiler, ulusal bir görevi yerine getirdiklerini sanmaktadırlar. Sonuç olarak da, lahmacun yiyen, pepsi kola içen, arabesk müzik dinleyen, fotoroman okuyan, dindar görünen. çingeneler gibi göbek atan, düşünmeyen, yaratıcı ve üretici olmayan, köşeyi dönme hırsında bireyler ve bir toplum yaratmış olduk. Belki de karanlık güçlerin bizi getirmek istedikleri nokta da buydu. Böylesine şartlanmış bir toplumu yönetmek kolay gibi gelebilir, ama bakarsınız arabesk olayı gibi bir ters tepki çıkabilir ve o zaman sonumuz “Humeynidir.
Benim bütün bu sözlerimden sakın alaturka düşmanı, divan müziği düşmanı, arabesk düşmanı olduğum gibi bir düşünceye kapılınmasın, benim için yaşamda en güzel şey çeşitliliktir. Tabii ki rakı içmeye bir gazinoya gittiğimde, orada, havası gereği güzel bir fasıl heyetinden şarkılar, parçalar dinler eğlenirim. Büyük müzik değil. Ama sabah akşam da değil.
Yurdumun güzelliklerinin, insanlarımın, sevginin, kendi öz benliğimin hazzına varmak için türküler dinlerim. Ama sabah akşam değil.
Dans etmek için diskolara, danslı yerlere gider hafif müzik, dans müziği, pop müziği, disko müziği dinlerim, dans ederim. Ama sabah akşam değil. Bunlar sadece eğlence müzikleridir.
Bir müzeye gider gibi ara sıra Osmanlı Saray tarihini, müzikte yaratılan eserleri daha iyi anlamak için eski müzik ustalarının divan müziği bestelerini dinlerim. Ama sabah akşam değil.
Bunların hepsinin yeri ayrıdır. İnsana ince, soylu duygular, yüksek düşünceler aşılayan ister, Türk ister evrensel büyük müzik eserlerini, senfonileri, konçertoları, opera ve benzerlerini ruhumu yüceltmek, insanlığın erdemine erişmek, müziğin o büyülü fenomeninden yararlanmak için sık sık dinlerim. Ama sabah akşam değil.
Son günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nca Talim Terbiye Heyeti tarafından Ortaokul ve Liselerde artık Türk Müziği (!) okutulacağı ve müfredatını içeren, amatör alaturkacıların yeni bir müzik kitabı hazırladığını, böylece hem Tevhidi Tedrisat yasasının, hem de Atatürk’ün müzik devriminin bir kez yaralandığını duydum ve üzüldüm. Demek piyasa müziği mafyası son aşama olarak okullarımızı da kontrolüne alıyor…
Gösterilen neden gene aynı gerçek dışı terâne: “Okullarımızda yabancı, gayri milli müzikler okutuluyor ve öğretiliyor, Türk müziği okutulmuyor. Uyanın ey ahali.” Oysa, 1924’de Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşundan bu yana müzik dersleri müfredatı öğretmenlerimizin, müzisyenlerimizin çocuklar için yarattıkları Türk karakterinde özgün parçalar, çocuk ruhuna uygun halk Türkülerimiz ile, birkaç dünya çocuk şarkıları litreratüründen pedagoglarca alınan Tevhidi Tedrisat yasasına uygun parçalardan ibarettir.
Şimdi asıl amaç, gene “Itri’yi ileri sürüp, usul-ü vals’ten çocuk ruhuna aykırı, pedagoji biliminden uzak, bol bol ilkel alaturka piyasa parçalarıyla Türk Müziği” diye gençlerin beyinlerini şartlandırmaktır. Herhalde, içine çocuklar için repertuvarı bulunmayan divan müziğinden bir iki nota da serpiştirilecektir. Şimdi: “Hataya tövbe o rakkas-ı işvebâzın haram şiveleri hâtira neler getürür” diye veya buna benzer bir besteyi o yüksek heyetçe hazırlanan kitapların içinde görür gibi oluyor ve dehşete düşüyorum.
Çocuklarımızı biz nereye götürmek istiyoruz acaba? Neyi aşılamak istiyoruz?
Milli eğitimcilerimizin bu milli müzik anlayışı kargaşasında böyle bir hatadan bir an önce döneceklerini ummak isterim. Yoksa, zamanında okullarda alaturka müzik okutulması yaygaraları başladığı sıralarda Kültür Bakanlığımıza, sonra da zamanın Milli Eğitim Bakanına sunduğum raporda belirttiğim üzere “Dünyada ilk kez piyasa müziğini milli müzik kabul ederek okul müfredatına resmen sokmuş devlet olma şerefine nail oluruz!”
Günümüzde bütün uluslar için büyük bir tehlike gökyüzünde dolaşmaya başlamıştır: Uydularla radyo televizyon yayınları…
Artık hangi devletin tekniği daha güçlüyse kendi kültürünü, bu arada müziğini de diğer ülkelere aşılayacak, güçsüz ve bizim gibi daha kavram kargaşasında bocalayan ulusların dillerine varıncaya kadar tüm kültürleri ortadan silinebilecektir. Bunu göğüslemeye şimdiden hazırlıklı olmak zorundayız. Her konuda önlemler alınırken Atatürk’ün müzik devrimini TRT, basın, üniversiteler, Milli Eğitim, Kültür vb. kurum ve bakanlıklarımız saptırmadan uygulamak, eğlence müzik türlerini bir yana bırakıp, ulusal ve çağdaş Türk müziğinin kökleşmesine, gelişmesine çalışmalıyız.
Okullarımızda müzik eğitimi için sadece ortaokul müfredatımız ve öğretmen yetiştiren kurumlarımız vardır. Halen bir okul öncesi ve ilkokul müzik eğitimi ve eğiticileri olmaması boşluğunu doldurmak üzere gene tavizsiz, alaturka olmayan, Atatürk ilkeleri doğrultusunda eğitim veren “Müzik Meslek Liselerinin açılması şarttır. (Türkiye’de ilk Güzel Sanatlar Lisesi 1989-1990 eğitim yılında açılmış olup şu anda sayıları 86’ya ulaşmıştır. Müzik yanında resim ve spor dalları da bulunan okullara öğrenciler yetenek sınavı ile alınmaktadır.) Buradan yetişecek gençlerimiz Üniversitelere devam edebilecekleri gibi yeteneklerine göre konservatuvarlara, eğitim fakültelerinin müzik bölümlerine girebilmeli veya ona ve ilkokullara da müzik öğretmenliği yaparak bu boşluğu doldurabilmelidirler.
Yok, eğer “Milli”, “Türk”, “Tarihi” diye diye saptırmalarla Atatürk’e ihanete devam edecek, “Milli Türk Sanat Arabesk Müziği’nden de beter bir düzeye düşeceksek hiç olmazsa O’nun yüce adını kirletmeden bu işi yapalım.
Teşekkür ederim. (Alkışlar)

Share this post

Biyografik Bilgi

scroll to top