,

Mersin’in Belleği ŞİNASİ DEVELİ – 8. Bölüm

SOSYALİST ÜLKELERE BİR GEZİ
Şinasi Develi zaman zaman bir seyahat firmasıyla yurt dışı gezilere gider. Komünist rejim ile idare edilen ülkelere turistik gezilerin nadiren mümkün olduğu bir dönemde de arkadaşı Avukat Süleyman Kurtuluş ile birlikte böyle bir geziye katılır. Gezi, Rusya’dan başka ülkeleri de kapsamaktadır.
Grup Moskova’ya uğradığında Şinasi Develi Nâzım Hikmet’in mezarına da gitmek ister. Ancak Büyükelçilik tur programına bunun eklenmesini istememiştir. Mezarın bulunduğu mezarlığa yakın bir yeri gezerlerken Şinasi Develi arkadaşıyla birlikte turdan ayrılıp mezarı ziyaret eder ve orada bir de resim çektirir. Mersin’e döndükten sonra bu geziyi yazar ve “Son Haber” gazetesinde dizi olarak yayımlanmak üzere çektiği bütün resimlerle birlikte gazeteci Nimet Tufan’a verir.
Nâzım Hikmet’in mezarındaki resmin başını ağrıtacağını düşünmüş, ama ayırmayı unutmuştur. Nitekim de öyle olur ve yayımlanan resim emniyetin dikkatini çeker. Neyse ki onu tanıyan jandarma komutanı komünist olmadığı konusunda güvence verirde olayın üzerine gidilmez.
Şinasi Develi bu olayı yıllar sonra, Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümü nedeniyle İçel Sanat Kulübü dergisinde yayımlanan yazısında dile getiriyor. Komünizm ile ilgili bir başka anısı ise çok eski yıllara ait. Mozaik dergisindeki yazısında bunu şöyle anlatıyor:
“1930’lu yıllarda ve sonrasında gençlik Nazım Hikmet hayranıydı. Ancak bu hayranlığı, onun ideolojisi ile karıştırmamak lazımdır. Gençlik, Nâzım’ın şiirlerini seviyordu. Şiirlerinin birçoğu iyi anlaşılmasa da bir musiki parçası gibi okunuyor ve dinleniyordu.
Nâzım Hikmet’in ‘Kafatası’ adlı piyesi İstanbul’da, Darülbedayi tarafından temsil ediliyor. Piyes büyük ilgi görüyor ve kapalı gişe oynuyor. Bu büyük ilgi, ilgilileri telaşlandırıyor ve piyes yasaklanıyor. Arkasından Kafatası kitabı da toplatılıyor. Yasağa karşı arzu uyanır ya, okuduğum ortaokulda arkadaşlar bu kitabı bulmuşlar, teneffüslerde elden ele geçirilip okunuyor. Ben de teneffüste okudum, zil çalınca kitabı büküp cebime koydum. Sınıfa çıkarken merdivende durmakta olan nöbetçi hocamız Asım Hoca (Ergelen) cebimden kitabı çekti, kitap bükülmez’ dedi ve okuyunca ‘Kafatası’ olduğunu gördü. Oğlum, hükümetin yasakladığı bir kitabı neden okursun?Bunu ben idareye versem seni emniyete gönderirler,ömrünün sonuna kadar mimlenirsin. Hadi sınıfına git, kimseye de söyleme; ben kitabı yok edeceğim’ dedi ve belki de geleceğimi etkileyebilecek bir durumu önledi.
…Nazım Hikmet hayranlığı genelde hep yanlış değerlendirildi. Ben komünizmi hiç benimsememiş bir kişi olduğum halde, iki olay az daha fişlenmeme neden olacaktı.
“Sosyalist Ülkelerde 12.000 km” başlığıyla yayımlamış olduğu o gezi notlarını da özetleyerek şöyle anlatır:
“Rusya dâhil, Bulgaristan, Romanya, Finlandiya, İsveç, Norveç, Doğu Almanya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkeler görülecekti. İki otobüste 80 kişi kadardık. Rusya ilk defa Türkiye’den bir turist kafilesine vize veriyordu. Tura yazılıp, vize alamayanlar da olmuş.
Geziyi nakledecek değilim, sadece gezide ilginç bulduğum birkaç olayı anlatmakla yetineceğim.
Birisi; Nazım Hikmet’in mezarının bulunduğu ‘Ünlüler Mezarlığı’ ziyareti idi. İstediğimiz yeri gezemiyorduk. Programı Ruslar yapıyorlar, kaçamak yaparsak nazikâne bir uyarı yapıyorlardı. Nazım Hikmet’in mezarını görmek istiyorduk. Ruslar ziyareti programa koymak istemiş, Sefaretimiz koydurmamış. Esasen Sefirimizin, bizlerin de ziyaret etmememizi rica ettiğini turu düzenleyen Selim Bey bize iletmişti.
Moskova gezilerimizin birisinde; çarlardan birisinin kızını hapsettirdiği bir kilise ziyaret edilecekti, Gidildi, ancak ben ve yol arkadaşım Av. Süleyman Kurtuluş, kiliseye girmedik, dışarıda etrafı seyretmeyi daha uygun bulduk. Tesadüf mü, Rusların özellikle tertiplerimi bilmem, yanımızda Nazım Hikmet’in mezarının bulunduğu “Meşhurlar Mezarlığı” varmış. Tesadüfe sevindik. Şişman bir Rus kadın kapı önündeydi. Nazım Hikmet deyince güldü ve kendisini takip etmemizi işaretleyince, iki tarafı büst ve heykellerin bulunduğu geniş bir asfalt yoldan Nâzım’ın mezarının yanına geldik. Siyah bir kaya üzerinde Rusça ve Türkçe isminin yazılı olduğu mezar önünde fotoğraf çektik, film de aldık.
İkincisi; Harkof-Kiev arasında otobüsümüz devrildi; yaralananlar arasında ben de vardım. Şevket Süreyya Aydemir ağırdı, biz devam ettik; o, Moskova hastanelerinde uzun süre kalmış. Ben ağır yaralı olmadığımdan operasyondan sonra iki gün Harkofta bir kampta tedavi görmem yetmişti. Geziye çıkarken eşim üzerinde ‘Allah’ yazılı, altın işlemeli, Beyrut yapımı küçük bir kolyeyi boynumda taşımamı istemiş, ben de takmıştım. Poltava Hastanesi’nde çıkan kolumu yerine yerleştiren iki doktor kolyeyi merak etmişler, rehberimiz Nataşa’ya sormuşlar:
-‘Kazadan korunmak için mi takmış?’
-‘Tabii’ dedim
-‘Ama yine kendilerine fayda sağlamamış, elimize düştü’ demişler,
-‘Ama buraya düştük, öteki tarafa değil’, dedim.
Gülüştük.
Diğeri üzücü bir olay… Otobüsümüz devrildiği için biz Helsinki’ye trenle gelmiş, yola devam etmek için diğer gurubu bekliyorduk. Gecikmişlerdi. Meğer Leningrad’ta, Avrupa Oteli önündeki otobüsleri soyulmuş. Ruslar çok utanmışlar, özür dilemişler ve herkesten kaybettiklerini ödenmek üzere bildirmelerini istemişler. Verilen bildirilerden birisi o tarihte kırmızı pasaportlu bir adliye mensubuna aitmiş. O zatın Rusya’ya girerken, deklare ettikleri arasında bunların hiç birisi zikredilmemiş. Bu, Rusya’da ağır suç (Bizde de öyleydi). Kanuni takibat yapacaklar, belki de kafileyi bir süre tutacaklar. Bu defa özür dilemek bizimkilere düşmüş, şikâyetimizin de, herhangi bir talebimizin de olmadığı yazılı olarak bildirilmiş, yola devam edilebilinmiş. Turu düzenleyen Duru Turizm sahibi Selim Bey olayı anlatırken, ‘Ruslara rezil olduk’ demişti.”
MERSİN VE ŞEHİRCİLİK
Şinasi Develi’nin şehircilik konusunda da söyleyecekleri vardır.
“Ankara 1923 yılında Türkiye’nin başkenti olmuş. Gelişmesinden, modern kurallara uyulması gerekeceği de tabiidir. Bunun için milletlerarası bir müsabaka açılır. Gelen plânları bir heyetle birlikte bizzat Atatürk de incelemektedir. Müsabakayı Jansen kazanmıştır. Yıl(1929). Jansen, plan önerilerini Atatürk’e anlatır, sonra da sorar. Bir şehir plânını tatbik edecek kadar kuvvetli bir idareniz var mı?’
Atatürk kızar: ‘Memleketi yedi düvelin elinden kurtarmış, ortaçağ bir saltanatı yıkıp yeniçağ bir devlet kurmuş. Bunları yapan, bir şehir planını mı uygulayamayacak?
Jansen: “Belki sizin hakkınız var. Biz Almanya’da bile türlü güçlüklerle uğraşıyoruz da, onun için sordum’ der.
Aslında Jansen haksız değildi. Eğer Jansen’in plan uygulansaydı ne Ankara’da bir Altındağ, ne de Mersin’de bugünkü çirkinlikler olmazdı. Gerek Ankara ve gerekse Mersin, o kadar süratli geliştiler ki (?), plân geride kaldı.
Jansen, Mersin’den başka Ankara, İzmir, Adana, İzmit ve Gaziantep şehirlerinde de imar planlarını hazırlamıştır.Bu planların hazırlanışı 1929-1939 yıllan arasında sürmüştür.
…Mersin’de, Jansen planına gelinceye kadar 70 yıllık bir Belediye bulunuyordu. Her ne kadar bazı sokakları kışın çamur, yazın tozlu ise de yine kanalizasyonu yapılmış; yanları ağaçlandırılmış, asfaltlanmış güzel caddeleri; parkları, bahçeleri vardı. İsveçli, İtalyan firmaları artezyenle su arıyorlardı. Bunlar plânsız mı yapılmıştı?
Bu mümkün değil. Fakat Mersin Belediyesi’nde Jansen plânından önce nasıl bir plân uygulandığını öğrenmemiz mümkün olmadı. Mersin Belediyesi’nde arşiv diye bir şeyyok. Yalnız plân değil başka konularda da geçmişe ait bir hususta bilgi edinmek mümkün olamamaktadır. Görevyapan müdürler merak ettikleri hususlarda bilgi sahibi olmuşlarsa, ancak onlardan bir şeyler öğrenebilirsiniz. Ben de, 1973’den 1999’a kadar birçok defa Meclis üyeliği,Başkan Vekilliği yaptığım için kendi topladığım bilgi ve belgelerden yararlanmaktayım.
…Jansen’le Belediye Başkanı’nın plan üzerindeki
görüşmeleri olumlu sonuçlanınca gerekli sözleşme yapıldı, işe başlandı…. Ben plan konusunda bilgiye sahip teknik bir kişi değilim. Gazete arşivlerinden, sair yayınlardan bilebildiğim kadarını burada belirtebileceğim.
Jansen, planını 23.2.1938 tarihinde ikmal etmiş, 10.3.1939 tarihinde plân, Dahiliye Vekaleti’nce onaylanarak yürürlüğe girmiştir.
Jansen evvelemirde demiryolunun Silifke’ye kadar uzatılmasını öngörmekteydi. Diğer hususları şöyle sıralayabiliriz.
1- Hanlar, hamamlar, camiler, kiliseler ve eski binalar kanun himayesine alınmalıdır.
2- Tren hattının kuzeyinde ve batı yöne doğru bir ‘Hava Alanı’ olmalıdır.
3- Askeri kışla şehir dışına çıkarılmalı ve yerine bir Kurhaus (Kür yeri) yapılmalı.
4- Planda stadyum, panayır yeri, plaj, pazar yerleri, kütüphane için yerler ayrılıyor.
5- Deniz kenarında 30 metre eninde yeşil alan, ayrıca müteaddit yeşil şeritler öngörülüyor.
6- Oteller için deniz kıyısı önerilmiştir. Jansen plânında Mersin üç bölgeye ayrılıyordu:
A- Endüstri Bölgesi B- Ticari Bölge c- İskân Bölgesi
Endüstri Bölgesi, İstasyon’dan batıya doğru tren hattı ile deniz arasındaki bölge.
Ticari Bölge, Endüstri Bölgesi’nden başlayarak Halk (şimdi Kurum) Sineması’nın önünden geçen sokağa kadar olan bölge.
İskân Bölgesi ise, Ticaret Bölgesi’nin sona erdiği yerden batıya doğru, Mersin Çayı’na kadar olan bölge.
Ayrıca şehrin kuzey batı yönünde bir Amele Mahallesi teşkil olunacaktır. Bu bölgelerin dışında batıda ve kuzeyde bahçeler yer almaktadır. Jansen, arsa büyüklüklerini 600-1000 metre olarak belirtmektedir.
Ticaret ve Endüstri Bölgelerinde yol genişliği her ne olursa olsun binalar bodrum katından sonra üç katı geçmeyecektir. Bodrum katı yüksekliği 2, kat yükseklikleri azami 4 metredir.
İskân mıntıkasında binalar bodrum hariç iki kat olacaktır. Bodrum iki metre, kat yüksekliği en çok 4 metre olabilecektir.
İşte Jansen 65 yıl önce Mersin’in geleceğine böyle şekil vermek istiyordu. Ancak birçok etkiler ve etkenler plânın bütün özelliklerini kaybettirdi.”
MERSİN’DE ULAŞIM – DEMİRYOLU
Şinasi Develi Mersin-Adana demiryolu sayesinde her gün Adana’ya gidip gelebilmiştir. Yıllar sonrada bu demiryolunun geçmişini araştırır:
“Mersin Adana Demiryolu, Dünya demiryolunun hizmete girişinden yarım asır gecikmiş bir hizmettir. Ancak Türkiye’deki benzerleriyle kıyaslanırsa pek geç kalınmış sayılmaz. Zira Türkiye’de ilk demiryolu İngilizler tarafından yapılan ve 23 km.si 1860, kalanı 1871’de hizmete giren 130 km.lik İzmir-Aydın demiryoludur. Haydarpaşa-İzmit hattı da bu tarihlere isabet eder.”
1883 yılının Ocak ayında hattın inşa ve işletmesine ait 99yıllık bir imtiyaz alınmıştır. Demiryolu 2 Ağustos 1886 tarihinde hizmete girmiştir.
MERSİN LİMANI
Mersin Limanı’nın yapımında ise çok gecikilmiştir. Gemiler açıkta demirler, tren yoluyla gelen yük,dekoville kıyıya taşınır, iskelelere yanaşan mavna ve şatlarla da gemilere götürülürdü.
“1961 yılına kadar, dili dönen her Mersinli hangi yetkiliyi görse, Mersin’e liman yapınız!” derdi.
11.2.1936. Gece yarısı şiddetli bir fırtına çıkmış ve ikisi yabancı olmak üzere beş vapur kıyıya sürüklenmiş, iki römorkör batmış, mavnalar parçalanmış, Belediye İskelesi de harap olmuş.
28.1. 1941. Şiddetli fırtınadan üç şat karaya oturmuştur.
15.4.1941. Çıkan fırtınada iki mavna parçalanmış; iki şat, 4 mavna karaya vurmuş. Cumhuriyet römorkörü ile Mete römorkörü batmış.
27.12.1941. Çıkan fırtınada limandaki Destro vapuru şamandıra tarlasına girerek iki mavna batırmış; beş mavna, bir şat karaya vurmuştur.
12.1.1951. Dün başlayan fırtına, bugün felakete sebep oldu;20 şat ve mavnadan beşi battı, diğerleri parçalandı.
19.1.1954. Gece yarısı çıkan fırtınada üç yerli, altı yabancı, gemi Karaduvar sahillerinde karaya vurdu.”
MERSİN LİMANI NASIL YAPILDI?
“Zaman zaman Mersin’i ziyaret eden yabancılar da limanımızın durumuna değinmişlerdir. 1875 yılında Mersin’i ziyaret eden Dr. Louis Charles Lorted, Mersin Limanı için ‘Gemiler açıkta kalmak mecburiyetindedir. İki tane uzun tahtadan yapılmış kazık temelli iskele, ticari malların mavna ile yükleme ve boşaltmalarını ancak temin edebilmektedir.’ diye; 1901’de de Dietrich Schafer, ‘Liman tesisleri ilkeldir. Dalgalı günlerde yanaşmak güç ve tehlikelidir’ diye yazarlar.”
1925 yılından itibaren liman yapımı için daha birçok teşebbüste bulunulmuş, ancak çeşitli nedenlerle sonuç alınamamıştır.
“Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Mersin’i ilk ziyaretinde de kendisinden ‘Mersin’e liman’ istenmiştir. Tek Parti Döneminde, bilindiği gibi, CHP’nin ocak, bucak, ilçe,il, kurultay gibi toplantılarında halkın dilekleri dinlenir,ilgili devlet büyüklerine iletilirdi. Ben bir vesile ile CHP Mersin teşkilatının ocak, bucak ve ilçe kongrelerine ait tutanakların bir haylisini inceleme fırsatını bulmuştum.Hemen tamamında Mersin’e liman’ isteği vardı.
…Liman yapılmasına dair hazırlanan yasalara geçmeden, biraz şaka yollu başımızdan geçen bir olayı anlatmak isterim. Yıl sanırım 1951 idi. Mersin’e Dünya Bankası’ndan, Mersin limanının gerekliliğini araştırmak üzere bir heyet gelecek denildi. Ben, Avukat Yakup Çukurova, Seyfi Çetiner ve Orhan Bilgiç bu heyete rehberlik edecektik. Mersin Valisi bizleri uygun bulmuş. Esasen yanında teknik kişiler vardı. Bizimki onlara Mersin’de kalacakları sürece arkadaşlık edip, Dünya Bankası’nın Mersin’e öncelik tanımasına yardımcı olmaktı, Ne kadar faydalı olurduk, bilemeyiz. Mersinli olarak liman yapılmasında gönüllendirildik.
Heyetin başı bir Macar’dı. Yanında eşi vardı. Bize fazla yükleri yoktu. Tüccar Kulübü’nde birlikte yemekteydik. İçki olarak votka istediler. Ne ile içeceklerini düşünürken kendilerine nar suyu karıştırmalarını tavsiye ettik. Hayatlarında böyle bir karışım içmemişler. Karı-koca çok sevdiler ve hayli içtiler. Yemekten kalkarken tercümana şöyle demişler: Eğer Mersin Limanı’nın inşası gerçekleşirse, bilsinler ki votka-nar suyu karışımının çok etkisi olacaktır.’ Votka-nar suyu karışımının etkisi olmadı, liman Karadeniz’e kaydı.
“Ve nihayet Mersin Liman inşaatının temeli 3.4.1954yılında atıldı. İnşaat Hollanda Kraliyet Liman İnşaat Şirketi tarafından ikmal edildi ve Avrupa’nın sayılı limanlarından birisi olan Mersin limanı, 27.4.1960 günü hizmete açıldı. Mersin limanının yapılmasında Refik Koraltan’ın büyük emeği vardır.”
İSKELELER
Mersin, limana kavuşmuş, yıllarca hizmet veren iskelelerin işlevleri sona ermiştir. Şinasi Develi,“İskeleler sahillerimizin süsleriydi” der ve devam eder:
“Liman, liman diye çırpınırken iskelenin hasretini çekmek anlamsız gibi görülse de sahillerimize yıllarca değişik bir görüntü veren iskelelerimizi hatırlamak yerinde olur.O günleri yaşayan bizler anarken, bizden sonrakilere duygularımızı böylece iletmiş oluruz.
» 1860 Gümrük İskelesi: Sonradan yenilenmiş. İskelenin uç kısmında bir yolcu salonu vardı. Mersin’in işgaline ait Mutasarrıfa verilecek mektubu İngiliz subayı burada görevli memura vermiş.
» 1866 Taş İskele: Azak Han’ın karşısında, Taş Han’ın yanında idi.
» 1880 Les Messageries Maritime İskelesi: Gümrük Meydanı civarındaymış. Cumhuriyet dönemine yetişmedi.
» 1883 Mavromati İskelesi: Bu da Cumhuriyet dönemine yetişemedi.
» 1909 Alman İskelesi: Almanların Toros tünellerini yaptıkları sırada, kendileri tarafından inşa edilmiş. Cumhuriyet dönemine yetişmedi. Uzun süre kazıkları kaldı.
» 1910 Gazhane İskelesi: Belediye’ye aitti. Umumi Mağazalar civarındaydı. Petrol ve buna benzer malların boşaltılması için kullanılıyordu. Liman yapıldığında yoktu.
» 1923 Belediye İskelesi: İşlek bir iskeleydi. Liman yapılıncaya kadar az da olsa hizmet verdi.
» 1928 Devlet Demiryolları İskelesi: Mersin’in en modern iskelesiydi. Tren hattı olduğu gibi, çok güçlü vinçleri vardı.» 1938 Umumi Mağazalar İskelesi: Umumi Mağazalar’ın özel iskelesiydi.”  Bunlardan başka Çamlıbel’de Deniz Hamamı’nın ve Millet Bahçesi’nin birer küçük, ahşap iskeleleri; Akkahve’nin yanında da Mersin İdman Yurdu Spor Kolu’nun iskelesi vardır. Kabotaj Bayramı kutlamaları ve su sporu gösterileri de burada yapılır.
MERSİN’DE TRAMVAY
“1888 yılında bir irade-i Seniye ile Mersin’e tramvay yapılması kararlaştırılmış ve Mersin Tramvayı 1910yılında çalışmaya başlamıştır. Müftü Köprüsü ile Gümrük Meydanı arasında sefer yapan bir tramvay hattı Fransız işgali sırasında sökülmüş ve sadece eşya taşımak için Uray Caddesi’nden geçmek üzere İstasyon ve Gümrük İskelesi arasında hizmete konulmuştur. İşgalden sonra buda sökülmüştür. Bundan 100 küsur yıl önce gerçekleşmiş olan raylı sistemin hâlâ gerçekleşmemiş olması hayli düşündürücüdür.
Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde 1995 yılında kurulan Çevre Müdürlüğü de, hava ve su kirliliğini devamlı kontrol altında tuttuğu gibi, deniz vasıtalarından kaynaklanan deniz kirliliği ile mücadelede başarılı çalışmalar yapmaktadır. Ayrıca, Kompost Gübre Fabrikası faaliyetini sürdürmekte olup, tıbbi artıkların üzerine kireç dökülerek ayrı bir yerde depolanmak suretiyle muhtemel zararların önlenmesi için gerekli tedbirler alınmaktadır.
Mersin’deki dört belediyemizin, kurulduğu üç yıllık dönemdeki yeşile yönelik faaliyetleri olarak park ve bahçeler müdürlüklerinden aldığımız bilgiye göre, bu dönem içerisinde ceman 194.092 adet ağaç dikilmiş ve280.511 m² yeşil alan kazandırılmıştır. Bütün bu gayretler Mersinimizi kolonya serpilmiş gibi kokan bir duruma getirecek mi? O günler geçti. Biz kentimizi yaşanır hale getirebilirsek, bu yeterli sayılır.”
Kentin adının “Mersin” bitkisinden kaynaklandığı düşünülürse, bu bölgenin bir zamanlar Mersin ağaççıklarıyla kaplı olduğu sonucuna varılabilir. Bitkinin meyvesi “Murt” diye bilinirdi (Hambeles de denirdi).Yeşilimsi beyaz renkte ve vişne-kahverengi arasında koyu renkte olan iki türü vardı. Eski Mersinliler, okul önlerinde de, el arabalarında satılan bu meyveyi çok iyi hatırlarlar. Peki, bu bitkinin günümüzdeki durumu nedir? Çevre konusunda duyarlı olan Şinasi Develi bir yazısında ona da değinmiş:
“Kaybolan değerlerimiz yanında, kaybetmekte olduğumuz değerlerin bulunduğuna da birkaç satırla değinmeden geçemedim. Mersin’e adını veren nesne, ‘Mersin’ bitkisidir. Yani bildiğimiz Murt. Biz küçükken bunu hemen Mersin çıkışında, dere kenarlarından toplardık. Şimdi dağlara yanaştı. Sınırsız kesiliyor. Vaktiyle Ege Bölgesi tamamen bu bitki ile kaplıymış. Herodot Tarihi’nde yazılı olduğu gibi, halen o bölgedeki kasaba isimleriyle de bu ispatlanıyor.
Bu nebatın koruma altına alınması için yerel basında yazım çıktı, ayrıca valiliğe de dilekçe verdim. Bir şeyler yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.
“Ziya Aykın, İçel Sanat Kulübü dergisi için yaptığı söyleşide Şinasi Develi’ye şu soruyu sorar:“Sizden önce böyle kapsamlı bir araştırma yapan, Dünden Bugüne Mersin ile ilgili yazılı bir şey olmadığı gibi, iskeleler, Gümrük binası, Gümrük Meydanı gibi Mersin’in yapı taşları da yok. Korumak kimsenin aklına gelmemiş.”
Şinasi Develi’nin cevabında bu konuda eski Mersinlilere sitemi vardır:
“Eser kalmadığı, gibi yazmamışlar da. Eski belediye başkanlarını düşünüyorum. Yetkili, etkili, kafası çalışan kişiler; ama hiçbir şey yazmamışlar. “Tuhafiyeciler Çarşısı, Bedesten, Posta sokağı’; buna benzer bir sürü isim.’Bunları kim bilir’ diye uzun süre araştırdım. 1927 yılında basılmış Fransızca bir broşür geçti elime. O broşürde Mersinli tüccarların ilanı var. İki ilanda adres olarak ‘Moskova Caddesi’ ve ‘Moskova Çarşısı’ geçiyor. Resmiyette kesinlikle böyle bir şey yok, bilen de yok. Gabriel Butros buranın en eskilerindendir. Ona sordum. ‘Olsa olsa şu Silifke Caddesi’nde, köşe başında Moskova Konsolosluğu vardı; adını oradan almış olabilir’ dedi.
Biz çocukken gidip seyrederdik, bir makarna fabrikası vardı. Sahibi İtalyan’dı. Onun ilanındaki adreste de Moskova Caddesi’ var. O zaman bunu Mozaik Dergisi’nde, şimdiki Silifke Caddesi’nin eski adı Moskova Caddesi’dir diye yazdım.
Şinasi Develi bu konuyu, bir diğer Mersin bilgesi Gündüz Artan’ın ardından yazdığı yazıda da dile getiriyor:
“Eğer, eli kalem tutan yaşlı Mersinliler, Gündüz Bey kadar Mersin’e ve Mersin geçmişine ilgi duymuş olsalar, biz yaşadığımız bu kenti daha iyi tanıyabilirdik. Rahmetli ile hep aynı şeyleri konuşurduk. Bu iş benim gibi Mersin eniştelerine kalmamalıydı’ diye dertlenirdi. Çok beraber olduk, her seferinde birçok konu olduğu halde, Mersin’in geçmişi hakkında konuşurduk. Ve derdi ki, benim miras olarak bırakacak başka bir şeyim yok ki.”
İÇEL Mİ, MERSİN Mİ?
Mersin, Osmanlı döneminde, mutasarrıflıktır.(İİ ile ilçe arasında idari bir kademe.). 1924 il statüsündedir. 1933 yılına gelindiğinde bir kanunla Silifke ilçe olur, Mersin’e bağlanır ve bu yeni ile İçel adı verilir. O arada başka illerde de benzer değişiklikler olmuştur. Ama zaman içinde hepsi eski haline getirilmiş, İçel adı ise değiştirilmemiştir. “İçel” adı ancak 2002 yılında “Mersin” olarak değiştirilecektir. Bu konuda büyük çaba harcayan Şinasi Develi süreci şöyle anlatır:
“Rahmetli Kenan Kayaselçuk ve Kemal Gülenler Mersin’in bu tür meseleleri ile uğraş veren hemşerilerimdendi. Kayaselçuk’la, ölmeden önce Soğucak’taki işyerinde bu mesele hakkında konuşmuş ve yayladan indikten sonra iyice bir çalışma yapalım, diye konuşmuştuk. Ömrü vefa etmedi.
Ben bu işi kendime görev bildim ve çok yönlü bir çalışmaya girdim. Kendimden söz etmek için değil, fakat gayretlerimin hemen hepsi belgeli olduğundan ‘İçel’ isminin ‘Mersin’ olarak nasıl değişmesinin önemine binaen detayı ile anlatacağım:
1999 yılında Mersin’de Kent Konseyi’nin ilk toplantısına katıldıktan sonra, o tarihte milletvekilimiz olan meslektaşım Av. Edip Özgenç, benim Mersin ile ilgili çalışmalarım olduğunu bildiği için bana şöyle demişti: Şinasi Abi, bana gerekli bilgileri verirsen Meclis’e kanun teklifi yaparım. İçel adının Mersin olarak değiştirilmesine çalışırım’
Bulabildiğim kadar bilgiyi bulup gönderdim. Kanun teklifini yaptı. Bazı milletvekillerinin teklife sıcak bakmadığını bana bildirince bütün milletvekillerine mektup yazıp postaladım. Muhaberemiz sürüyordu. Konu, İçişleri Komisyonu’nda görüşülmüş, ancak müşkülatçıkmış. O da şöyle:
Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgiye göre, İçel Valiliği’nin ‘İçel’ isminin Mersin olarak değiştirilmesi için 1987 yılında İçişleri Bakanlığı’na resmi başvuruda bulunduğu, ilgili başvurunun 1992 yılında. TBMM’ne kanun tasarısı olarak sevk edildiği, İçişleri Bakanlığı’nın 1996 yılında isim değişikliği isteğinin devam edip etmediği yolundaki yazısına İçel Valiliği’nin ‘İçel ilinin merkezi olan Mersin kenti ile değil, tarihsel kimliği ile bağlı birçok ilçenin bir bütün oluşturduğu’ gerekçesiyle isim değişikliği istenmediği bildirilmiş. Edip Özgenç’in kanun teklifine de İçel iline bağlı Tarsus, Silifke, Anamur gibi ilçelerinde yapılan arkeolojik kazılar, araştırmalar sonucu ortaya çıkan kültürel varlıklar ile İçel adının pekiştiği’ gerekçesiyle olumsuz görüş bildirilmiştir.
Durumu bana Edip Özgenç bildirince bu eski görüşün değiştirilmesi için Valiliğe başvurduğum gibi basında, bunun iyi bir gerekçe olmadığı konusunda da yazı yazdım ve isim değişikliğini halkın istediğini belirttim.
… Valiliğin vaktiyle bildirdiği gerekçenin tutarsızlığını medyadan savunduk. Valilik eski iddiasında ısrarlı olmadı. Silifke ve civarı ilçelerden de bir tepki gelmedi.
Milletvekilleri ekseriyeti teklifin kanunlaşmasında çalışmaya devam etti.
…Bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Haziran2002 günü kabul ettiği kanunla, Mersin’in isminin artık Mersin oluşuna karar verilmiş ve 1933 yılından beri alışamadığımız İçel ismi üzerimizden kalkmış oldu.”
Geçen bu süre içinde Şinasi Develi Mersin’deki gazete ve dergilere bu konuda sürekli olarak yazı yazmıştır. Bazılarının başlıkları şöyledir: “Mersin Mersindir,İçel değildir”; “Mersin ismine valilik engeli”; “İçel mi,Mersin mi?; “İçel takma adını daha ne kadar taşıyacak?”;”İlimizin adı Mersin değil, radyomuzun adı Mersin değil,NEDEN?”; “Nasıl İçel oldu? Bu böyle sürmeli mi?”.
Son yazısı ise “Ve... Nihayet” başlığıyla yayımlanır.

Biyografik Bilgi

scroll to top